Umudun Peşinde

*Bu hikaye, “Havada Asılı Kalan Sözler” öyküsünün devamıdır.

Çizer: Gülsün Göknur Demirbaş

Sabah burnuna gelen mis gibi çiçek kokusuyla gözünü açtı. Uzaktan sahile vuran dalgaların sesi duyuluyordu. Güzel bir rüyadan uyandığını fark edince önce hafif gülümsedi, sonra kalbinde ılık bir sızı hissetti. Rüyasında, çocukluk anılarına ait bir yerdeydi. Ayçiçeği tarlasının ortasında durmuş, gökyüzüne bakıyor, uçan kuşları sayıyordu. Ne kadar da çoklardı… Sonra, bembeyaz bir kuş tüyü süzülerek omzuna kondu. “Buradayım, iyi gidiyorsun Elif,” der gibi. Sanki biri vardı arkasında. Uyandı o an… Bir süre tavana bakarak rüyasını düşündü, “Neydi bu şimdi? Kimdi o?” dedi.

Yatağında sakince doğruldu sonra. Dalgalı saçlarını yarım topuz yaparak topladı, yerinden kalkıp üzerine hırkasını aldı. Sabah serinliği vardı. Balkona çıkıp derin bir nefes aldı ve gökyüzüne baktı. Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemişti. Sahi, gökyüzüne uzun uzun bakmayalı ne kadar zaman olmuştu? Bir düşündü, bilemedi. Oysa hep orada, bizimleydi. Kızlarını özlediğini fark etti, birkaç gün de olsa yanlarında olmadığı için suçluluk hissi geldi oturdu boğazına, bir düğüm gibi sanki… Sonra, Nusret hocanın son seansta söyledikleri aklına geldi.

“Hayatın içinde bir yanımız güçlü, bir yanımız kırılgan olur. Kendimizi iyi hissetmek için çabalarız. Yorgun hissettiğimiz anlarda ise destek istemek en doğal ihtiyaçlarımızdan biridir,” demişti.

Bu seanstan sonra sorumluluklarından biraz uzaklaşmayı denemeye karar verdi. Bir süredir kendini ihmal etmişti. En yakın arkadaşı Ece’yi aradı, izindeymiş.

“Bozcaada’ya gidelim mi birkaç gün? İster misin?” dedi Ece hemen.

O gün planladılar bu tatili. Elif, ajanstan birkaç gün izin aldı. Üç günlüğüne kızları Leyla ve Ayşe’yi anneanne ve dedeye bırakabileceğine ikna etti kendini. İçi rahat olmasa da bu kısa kaçamağa ihtiyacı vardı. Anne ve babası Zonguldak’tan gelmişlerdi birkaç günlüğüne.

“Bizi, çocukları düşünme git kızım, biraz kafan değişsin,” demişlerdi.

Eşi Levent’in ölümünün üzerinden beş yıl geçmişti, kızlarıyla ilk defa ayrı kalacaklardı. Elbette kolay olmuyordu bazı şeyler ama her daim ailesinin arkasında olacağını, destekleyeceğini biliyordu. Bunu da hatırlayınca düğüm hissi azaldı.

Terapiye iki ay önce başlamıştı. İlk zamanlar zorlasa da buna ihtiyacı olduğunu hissediyordu. Bazen adım atmak bile zor geliyordu fakat devam edecek gücü bir şekilde buluyordu, en başta çocuklarını düşünerek. Bir de, terapiye başladığından beri Hakan’ı düşünüyordu. Tekrar karşılaşmamışlardı henüz. O’nun hikayesini dinleyememişti. Kısacık metro yolculuğunda kendini anlatmaktan adamın konuşmasına fırsat vermemişti. Sonrasında çok kızmıştı kendine. Prof. Dr. Nusret Arslan’ın kliniğine her gidişinde tekrar karşılaşma umuduyla heyecan ve gerginlik iç içe geçiyordu. Aslında içi içini yiyordu, asistan Eylül’e sormak istemişti kaç defa ama çekinmişti. Olmamıştı bir türlü. En sonunda cesaretini toplamış, iki hafta önce usulcacık yanaşıp soruvermişti seansını beklerken:

“Hakan Bey’i göremedim ne zamandır. İyi mi, gelmiyor mu artık?”

Azaltmış seansları, ayda bire düşürmüş. Acaba seansı aynı güne ayarlar mıydı Eylül? O gün sormamıştı, şimdi yine kızdı kendine, “Neden sormadın?” diye. “Biraz daha bekle,” dedi içinden. Sorsa, istese ne olurdu sanki? Bir şey olmazdı, biliyordu. Hayat beklemeler için uzun değildi, bunu da biliyordu ama yapamadı. Biraz daha zamana ihtiyacı vardı anlaşılan. Zaten bir süredir kafası karışıktı. Zihni tanıdık bir labirentin içinde gibiydi. Umut ve umutsuzluğun iç içe geçtiği bir dönemdeydi. Yeni adımların, yeni kararların düşüncesi bazen geriyordu sinirlerini. Kendiyle çelişkiler yaşıyor, belki korkuyordu. Ama elbet karşılaşacaklardı bir gün çünkü aynı terapiste geliyorlardı. Öyle rahatlattı içini. Yolları kesişirdi. Tatilde, sabahın erken saatinde yine aklına üşüşmüştü bu düşünceler.

“Bencil demiş midir bana? Sanmam… Umarım dememiştir. Terapiste gelenin hâlinden o da anlar bence,” diye içinden konuştu da konuştu.

“Burcu neydi acaba? Kesin su grubu burcudur. Of, neden buna takıldım şimdi?” diye devam etti içindeki sesler.
“Belki Eylül anlamıştır neden sorduğumu, kendi düşünüp ayarlar aynı güne bir randevu. Yapar mı bunu? Belli olmaz. Aman, nereden anlayacak…”

Böyle söylenerek balkondan içeri girdi. Su ısıtıcısının düğmesine bastı. Tuvalete gitti. Elini yüzünü yıkadı. Güneş kremini yüzüne sürerken kendine aynadan bir öpücük gönderdi. Güldü sonra hâline, gülünce sağ yanağındaki gamzesi belirdi.

“Aferin Elif, iyi gidiyorsun. Devam et,” dedi karşısındaki yansımasına.

Çabasını seviyordu bazen. Kaynayan suyla kahvesini hazırladı, sabahları bir fincan kahve içmeden güne atılmazdı. Telefonu henüz eline almadığını fark etti o an. Oysa her gün uyanır uyanmaz mesajlara bakardı. Kendine şaşırdı. Başucunda duran telefonunu gidip eline aldı, ekrana bakarak tekrar balkona çıkıp sandalyeye oturdu. Herhangi bir mesaj gelmemişti, evde her şey yolunda olmalıydı. Aile grubuna sesli mesaj attı:

“Günaydııın. Leyla, Ayşe, anne, baba… Nasılsınız canlarım? Hadi bir ses verin!”

Ardından yan odada kalan Ece’ye mesaj yazdı:
“Güzelim, günaydın. Uyanınca kapıyı tıklatsana. Kahvaltıya gidelim.”

Sonra telefonu çaldı, kızlar arıyordu. İkisiyle de görüntülü konuştu, keyifleri yerinde görünüyordu. İçi rahatladı. Üzerine Ece aradı, bahçede sabah yogasını yapmış, rahatsız etmemek için ses etmemişti. 10 dakika sonra kahvaltıda buluşmak üzere telefonu kapattılar. Kahvaltı sırasında Elif rüyasını anlattı arkadaşına.

“Değişik bir histi,” dedi.

Ece anladı hemen kalbinden geçenleri ve sıraladı:

“Belki Hakan’dır o arkandaki kişi. Dilerim karşılaşırsınız yakında. Sosyal medyaya baktın mı, Nusret Bey’i kimler takip ediyor? Yorumları vardır belki şu Hakan’ın. Arkadaşlık uygulaması kullanıyor mudur acaba?”

“Eceee, yapma kuzum. Karşılaşırız yakın bir vakitte. Var bir umudum, kısmet.”

Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Böyle demişti Elif, aslında bunu yapmayı aklından geçirmiş, cesaret edememişti. O uygulamalara güvenmiyordu, bu nedenle hiç girmemişti o mecralara. Bir baksa, kim ne diyebilirdi ki?

Ece’nin, “Nerelere daldın yine güzelim?” diyen neşeli sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
“Öyle aklıma takıldı bir şeyler. Ne yapalım bugün? Ayazma’ya gidelim mi ne dersin?”
“Olur, bu akşam için bir yer düşündün mü? Çok tavsiye edilen bir meyhane var, oraya gidelim mi? Yer ayırtayım mı, ne dersin?”
“Tamam, gideriz tabii.”

Rezervasyonu yapıp odalarına geçtiler, birkaç dakika içinde hazırlanıp Ayazma Plajı’na doğru yola çıktılar. Akşama dek sahilde vakit geçirdiler. Adanın berrak ve serin denizinde yüzmek, miskinlik yapıp biraz kitap okuyup sohbet etmek iyi gelmişti ikisine de. Akşamüzeri pansiyona döndüler. Elif, evdekilerle tek tek konuştu. Herkesin neşesinin yerinde olmasına sevinmişti. Telefonu kapatınca kızlarının hızla büyüdüğü gerçeği aklına takıldı. Aylar yavaş, yıllar hızlı mı geçiyordu, öyle bir söz okumuştu geçenlerde. Anımsadı şimdi yine. Leyla 15, Ayşe 7 yaşına gelmişti. Babasız büyüyorlardı, kolay değildi elbette. İçlerinde hep derin bir eksiklik vardı. Çocukluğun o saf hâli korunabilse keşke, diye geçirdi aklından. İçi buruldu kısa bir an.

Sonra ılık bir duş aldı ve çabucak hazırlandı. Sarı renkli, üzerinde kırmızı gelincik deseni olan, askılı, uzun elbisesini giydi. Saçlarını omuzlarından aşağı salmıştı. Hafif bir makyaj yaptı. Şalını eline aldı. Sandaletlerini giydi. Artık hazırdı. Ece de her zamanki gibi sade ve şıktı. Açık mavi renkli, askılı, mini bir elbise giymiş, gözlerine siyah renkli kalem çekmişti. Ayağında beyaz spor ayakkabıları vardı. Merkezde, rezervasyon yaptıkları meyhaneye gidip masalarına yerleştiler. Adadaki insanların neşesi Elif’e iyi gelmişti. Bir süre sonra duyduğu tanıdık bir sesle durdu bir an. Etrafına bakındı, iki arka masadaki adamlardan birinin Hakan olduğunu gördü. Profilden dövmesini görünce tanıdı anında. Hemen önüne döndü.

“Ece, Hakan arka masamızda!”
“Ay, ne harika! Dünya küçük!”

İki arkadaş birbirlerine baktı şaşkın ve muzurca. Sabah konuştukları rüyayı da hatırlamışlardı.

Hakan, birkaç gün için kuzeni Can’ın adadaki yazlığına gelmişti. Demans hastası annesinin yanında yardımcı vardı bir süredir. Arada zor da olsa şehirden uzaklaşabiliyordu. Özel bir bankadan üst düzey bir pozisyondayken emekli olmuştu ani bir kararla. Kardeşinin kaybı çok sarmış, hayatındaki öncelikleri ve anlamlı şeyleri değiştirmişti. Özel bir üniversitede uzaktan dersler veriyordu. Gençlerle bir arada olmak, deneyimlerini paylaşarak onların vizyonuna katkı sağlamak iyi geliyordu.

“Dönmeden önce dışarıda bir akşam yemeği yiyelim,” demişti kuzeni.

Hakan’ın o gün kalabalığa karışmaya niyeti yoktu ama kuzenine itiraz edemedi. Rezervasyon yapılmıştı, tanıdık mekandı, geri çevirmek olmazdı. Sırtı Elif’in masasına dönük oturduğu için, onu fark etmemişti henüz. Can ile sakin sakin sohbet ediyor, içkilerini yudumluyorlardı. Derin konulara girmek üzerelerdi.

Bir anda bir uğultu duyuldu. Birkaç metre ileride, yolun ortasında biri bayılmıştı. “Panik atak” ve “Kalp krizi” sesleri birbirine girdi. Ece doktor olmanın refleksi ile o tarafa gitti, müdahale edip sakinleştirdi. Ambulans geldi, görevlilere “Panik atak” bilgisini verdikten sonra yerine döndü. Bu olay yaşanırken Elif ayağa kalkmış, olanları uzaktan endişeyle izliyordu. Hakan sesleri duyunca arkasını dönüp olay yerindeki kalabalığa bakmıştı. O anda, hemen orada ayakta duran Elif’i görünce yanına gitmişti.

“Elif, merhaba!”
“Aa, Hakan! Merhaba!”

Gülümsedi Elif, sağ yanağında gamzesi belirdi yine, biraz mahcup olmuştu sanki.

“Gördüm seni ama gelemedim yanınıza,” diyemedi.

Neden diyemediğini de bilemedi, olayın şaşkınlığından mı, Hakan’ın beklenmedik bu adımından mı, bilemedi.
“Ne güzel tesadüf burada karşılaşmak, diyeceğim ama… Umarım iyidir, ciddi bir şey yoktur,” dedi Hakan, olayın olduğu tarafı başıyla işaret ederek.

“Öyle görünüyor. Panik atak sanırım. Yoksa bırakmazdı Ece. Bak, geliyor,” diye yanıtladı Elif.
Sanki uzun zamandır yakın arkadaşlarmış gibi bir samimiyetle konuşuyorlardı. Ece gelince, Hakan’la tanıştırdı. Hakan, Can’a doğru baktı. Hakan’ın Elif’e ilgisi, Ece’nin enerjisi Can’ın dikkatini çekmiş, sandalyesinden kalkıp yanlarına gelmişti. Artık hepsi birbiriyle tanışmıştı. Kısa bir ayaküstü sohbetin ardından herkes masasına geri döndü.
Bir süre sonra, “Davet etseydik,” dedi Ece.

“Ayıp olurdu, olmaz mıydı?” diye yanıtladı Elif.

Hesabı ödediler. Sonra, Hakan tekrar yanlarına gelip “Zamanınız varsa kahveyi beraber içelim mi?” teklifinde bulundu.

Elif ve Ece birbirlerine baktılar. Elif, sağ eliyle yanağına düşen saç tutamı kulağının arkasına getirirken “Olur, tabii,” dedi. Ardından dudağını hafifçe ısırdı istemsizce.

Nihayet dördü aynı masada toplanmıştı. Yaklaşık bir saat sohbet ettiler, telefon numaralarını aldılar, sosyal medyada birbirlerini takip ettiler. Ertesi gün aynı feribotla dönmek için sözleştiler. Sonra Elif ve Ece kaldıkları pansiyona, Hakan ve Can eve doğru yöneldiler. Herkesin aklında bazı sorular kalmıştı ama kimse dile getirmese de bir şeylerin olacağını hissediyorlardı, güzel şeylerin…

Bu akşam yaşanılanlara, her şeyin bu kadar hızlı olmasına şaşırmıştı Elif. Erteleyip durduğu, “Zamanı var,” dediği bir dönem şimdi başlıyordu sanki. Kontrolcüydü ama içinden bir ses “Biraz akışına bırak. Kendine bir şans ver,” diyordu. Yatağına uzanırken masada konuşulanlar zihninde dönüp durdu. Hakan’la baş başa kalamamışlardı ama konuşurken hikayesinden bazı parçaları yakalamıştı. Satır aralarını iyi okur, söylenmeyenleri de sezerdi.

“Kardeşimi kaybettikten sonra,” demişti konuşmanın bir yerinde. “Dönmem lazım, valide hanımın yardımcısı izne çıkacak,” diye devam etmişti başka bir cümlesinde, yumuşak ve şefkatli ses tonuyla.

Bunları duyunca, içi sızlamış, “Ne kadar çok acı var hayatta. Herkesin acısı kendine has, biricik” diye yanıtlamak istemişti. Ama dökülememişti kelimeler ağzından. Bu sefer çoğunlukla o dinlemişti.

Dört gün sonra 42 yaşında olacaktı Elif, konusu olmadı o akşam ama görüşmeyi sürdüreceklerinden neredeyse emindi. Kırılgan ve güçlü hâlleriyle birbirlerine iyi yol arkadaşı olurlardı belki.

“Hayatta güzel tesadüflerin bir sebebi olmalı. Bundan sonra ertelemek yok,” dedi içinden. “Korkma Elif,” diye fısıldadı uyumadan önce.

Kendine sımsıkı sarıldı. Ruhunun eksik parçalarını sevgiyle tamamlayacak olan doğru insanı bulmak zordu. Biliyordu ve şimdi içinde büyük bir umut vardı. Bu umuda tutunacak gücü de artık hissediyordu içinde. Bunun peşinden gidecekti…

Nihan Makaskesen

“Umudun Peşinde” için 1 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top