Böyle Bakarsan Gidemem

Çizer: Ekin Aslanoğlu

“Böyle bakarsan gidemem, Sevda.” dedi Melih, o çok sevdiğim yumuşacık yeşil bakışlarını kaçırarak. Birbirimize sarılarak bir şeyler izleriz diye aldığımız, aylardır sofra kurmaya üşendiğim için yalnız başıma oturup yemek yediğim geniş, rahat koltuğumuza yaslanıp kalmıştım. Bir umut öyle bakmaya devam ettim. Çok da güzel gitti valla. Şaşırmadım.

Annesinin sesini duyar gibi oldu bir an Sevda: “Hadi kızım, hareket et. Elindekine sahip çık.” Hep böyle yapardı annesi, olayı sindirmesine izin vermeden, ondan önce hareket ederdi. Almadığı kararların kanadında sürüklenirdi Sevda. Melih’le tanıştığında “Evlen bu çocukla” demişti. Düğünden balayına kadar planlamıştı hevesle ve bütün iyi niyetiyle. Hayat annesinin oyun alanıydı, kendisiyse bir oyuncak. Ama bu sefer değil, şu an onu arkasından ittirecek hiçbir güç yoktu.

Aslında Melih kapımızdan son kez çıkmadan çok önce terk etmiştik birbirimizi. Bütün bunlar olurken bir şey hissetmiş miydim, emin değilim. Mesele iyi hissetmek değil, hissetmekte iyileşmek demiş bir zât-ı muhterem. Yani iyi değil, çok hissetmek biz insan evladına yakıştırılan. Oysa ben yıllardır pek az hissedebilmiştim. Sinir sisteminin ayarları bir kez bozulunca, karlı bir televizyon ekranına dönüyor insanın beyni. Ekranımın ayarlarıyla oynamaya cesaret edemiyordum, elimde kalıverir diye. Dünya benim sahnem, Oscar’a oynar gibi, hayatım buna bağlıymış gibi rol kesiyordum yıllardır. Sahi, nereye gider terk eden? Yadırgamaz mı yerini? Sadece terk edilen midir yalnız kalan? Gerçi ben Melih gidince yalnız kalmadım, yalnızlığımla baş başa kaldım. Beklemeye başladım. Döner diye bekledim. Arar diye bekledim. Baktım ondan hayır yok, kendi işimi kendim halledeyim dedim, unutmayı bekledim. Beklemek ne kadar insani bir hâl. Doğada bekleyen başka bir canlı var mı? Beklediği için hayatı erteleyen? Bir ağaç yanındakinin çiçek açmasını beklemez mesela, çiçek açmadı diye gönül koymaz. İnsan evladıysa bakıp büyüttüğü bitkinin çiçek açmasını bekler. Açmayınca bozulur, kabahat arar, kabahatli arar. Var mıydı kabahatli bu ilişkinin çiçeklerinin solmasında?

Annesinin onun iyiliği için söyledikleriyle, aldığı kararlarla paralize bir şekilde büyümüştü Sevda. Lise son sınıfta bir öğretmeni üniversitede hangi bölümü okumak istediğini sorduğunda, kendisi daha yeni ağzını açmışken annesi atlayıp bir çırpıda getirivermişti cümlenin sonunu. Öylece oturmuş, kendi tercihinin onun ağzından dökülmesini seyretmişti bir kez daha. Yanlış tercihti üstelik. Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşeliyse, Nimet Hanım cehenneme ustabaşı olabilirdi. Annesine minnettar olmasına rağmen, bu sevginin boğazını sıkmasını engellemek için şehir dışında üniversite okumak istemişti Sevda. İstakozlar büyüyüp etleri kabuklarına sığamaz olduğunda kabuklarını atar, yeni kabuğun gelişmesini beklermiş bir köşede. Bu bekleme sancılıymış, çünkü daha sağlam yeni kabukları gelişene kadar savunmasız kalırlarmış. Sevda kabuğuna sığamaz olmuştu ve en savunmasız hâliyle kalakalmaktan çekiniyordu. Bir yanı annesini yalnız bıraktığı için suçluluk içinde ezilirken, artık kendisine küçük gelen kabuğunun ruhunu acıtmasına da dayanamıyordu.

En yakın arkadaşı Hasret’le üniversitede tanışmıştı. Yurtta oda arkadaşıydılar, diğer dört kızla birlikte. Hayatın cilvesi olsa gerek, Hasret annesi gibi büyük yaşayan, güçlü ve biraz da kibirli bir genç kadındı. Ağız dolusu kahkahalar atmaktan ya da ayrılık acısıyla günlerce ağlamaktan çekinmezdi. Bu nevrotik süreçlerden bir anda çıkıverir, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ederdi. Annesinde kendisini çok yoran bu yaşam enerjisi, garip bir şekilde onu Hasret’e yakınlaştırmıştı. Yaşama yerleşmişliğine gıpta ediyordu. Sevda’nın kalbi kırıldığında Hasret onun yerine de kızar, küfreder, ayrılık acısını ondan beter yaşardı. Yanındayken yaşadığını biraz daha fazla hissediyor, Hasret’in doyasıya yaşadığı duygularının kendisine bulaşma ihtimali iyi geliyordu.

Melih’le tanıştıklarında henüz üniversitedeydiler. Bir arkadaşlarının verdiği partide Melih kalabalık içinde Sevda’ya çarpmış ve içkisinin üstüne dökülmesine sebep olmuştu. Sevda’nın üstünde kendisine çok yakışan orman yeşili askılı, beline oturan kısa bir elbise vardı. Neyse ki hava sıcaktı, ıslanmak o kadar koymamıştı ama güzelim elbise leke olmuştu. Özür üstüne özür diledikten sonra bir an duraksadı, sonra pırıl pırıl yeşil gözlerini Sevda’nın gözlerine dikerek “Ben Melih.” demişti sadece, sanki bu yeterliymiş gibi. Sevda yıllardır evin kadınlarını dinlemeye alışkın olduğu için iyi bir dinleyiciydi. Bu kadar içten dinlenilmek Melih’e iyi gelmişti. Sevda’nın dinginliğinde kendi sesi daha bir hoşuna gitmişti. Okuldan, havadan sudan konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Kendilerine gelip de etraflarına baktıklarında, Sevda’nın elbisesi çoktan kurumuş, partinin yarısı boşalmıştı. Gecenin sonunda Melih hiç tereddüt etmeden telefonunu istediğinde, içindeki çocuk parendeler atıyordu.

“Aramadın dün akşam.” dedi Sevda, konferans için başka şehirde olan Melih’e. Soru sormadan soru sormuştu, Melih’in en gıcık olduğu şekilde. Sevda’nın bundan haberi yoktu. “Fırsatım olmadı.” dedi Melih. Aslında canı Sevda’yla konuşmak istememişti. Sevda da aramasını beklememişti aslında. Bu iki kişilik oyunda mış gibi yapmaya başlamışlardı son aylarda. Aynı filmin senaryosunu yaşıyormuş gibi, hâlâ birbirlerine anlatacak bir şeyleri varmış gibi, umursamadan da yaşanırmış gibi… Okul biter bitmez evlenmişlerdi. Birkaç sene hiç de fena gitmeyen ilişkilerinde yolda bıraktıkları küçük şeyler aralarını açmıştı zamanla. Sevda’nın önceleri kendisine iyi gelen dinginliği, Melih’in bataklığı olmuştu, gömüldüğü yerden çıkamamak canını sıkmaya başlamıştı. Bu dinginlik değil, yaşamdan kaçmaktı. Sevda’ysa Melih’in uzaklaştığını ekranda bir dizi izler gibi izliyordu. Yapacak bir şey yoktu ona göre, bunu kabullenmekten başka. Araba buzda kayarken gaza veya frene basmak işe yaramazdı; teslim olup hayatta kalmayı umardın.

Önce birbirlerini kapıda karşılamayı bıraktılar. Biri eve girdiğinde diğeri işinden başını kaldırmadı. Bu ilk kez olduğunda ikisi de bir şey demedi, geçiştirdiler işlerine geldiği için. Sonra akşam yemekleri için birbirlerini beklemeyi bıraktılar. İşi bahane ettiler, yorgunluğu, aç olmayışlarını, iş çıkışı bir şeyler atıştırmış olmalarını… Akşamları iyi geceler öpücüğü vermeyi bıraktılar. Biri yatağa girip çoktan uyumuşken diğeri içten içe bu muhatapsızlıktan memnun yatağa girdiğinde, bunu da geçiştirdiler. Daha fazla yalnız kalmak ister oldular zamanla. Ne birlikteydiler artık ne de ayrı. Arafta olmak ilişki için en beteriydi; ne ileri gidebiliyorlardı ne de geri. Aşka düşmenin nasıl bir sebebi yoksa, aşktan düşmenin de bir sebebi yoktu anlaşılan. Nasıl biterdi sevgi sahi? Aslında bitmiyordu da el değiştiriyordu galiba. Neticede sana sevgisi biten insan, gidip başkasının yağmuru olabiliyordu.
Sevda dairenin önüne geldiğinde çelik sokak kapısı hafif aralıktı. Ağır kapıyı hafifçe itti, aralanan kapıdan içeriyi görmeye çalıştı. Kulakları radara döndü, her sese dikkat kesildi. Sanki apartmanda kimyasal bir saldırı sonucu herkes ölmüş, etrafı huzursuz bir sessizlik kaplamıştı. Ne gerilim ne de korku filmi severdi. Ekranda bile dayanamadığı sahneleri gerçekte yaşamaksa hiç ona göre değildi.

Telefonunu sıkı sıkı tutarak bütün cesaretiyle içeri girdi. Girer girmez koridordaki masanın üstünde duran vazonun yerde tuz buz olduğunu fark etti. Cam kırıklarının arasından ufak adımlarla ilerledi, sanki yanlış bir adım atarsa sahne dağılacaktı. Salona açılan koridorda adım adım ilerlerken salonda da cam kırıkları olduğunu gördü. Tereddütlü bir sesle “Hasret?” diye seslendi. Ses gelmedi. Hasret daha yarım saat önce onu ağlayarak arayıp çağırmıştı. Kalp atışı, üstüne bastığı ezilen cam kırıklarının sesini bastırır olmuştu. Yine de yürümeye devam etti. Salona açılan kemeri geçince darmadağın olmuş bir film setiyle karşılaştı.

Salonun girişine bakan balkon kapısı aralıktı, rüzgârla yer yer hafif hafif çarpıyordu. Perdenin yarısı raydan çıkmış, kapının arasına sıkışmıştı. Kapıya bakan yemek masasının üstünde devrilmiş bir sürahi ve kırık bir bardak vardı. Bu manzaraya tezat bir sükûnetle masadan yere damla damla su akıyordu. Yemek masasına arkası dönük koltuk takımının yastıkları yerlerdeydi. Kahve masasını gelişigüzel kenara itmiş, koltuk takımının ortasında yere oturmuştu Hasret; sırtını koltuklardan birine dayamıştı. Elinde külü yere düşen bir sigara tutuyordu. Sakince, ara ara sigarayı ağzına götürüp içine çekiyordu. Onu görünce biraz olsun rahatlamıştı Sevda. “Kale düşmüş.” diye geçirdi içinden. Alışıktı Hasret’in bu dibe vurmalarına.

Annesinin de böyle günleri olurdu. Can havliyle sığındığı evlat sevgisinde, canını boğduğunun farkında olmamıştı hiçbir zaman. Sevda’nın hislerine sıra hiç gelmezdi. Hasret’in yanında en azından sıra geliyordu Sevda’ya ya da öyle sanıyordu. Hasret’inki erkek meselesiydi muhtemelen. Son erkek arkadaşına çok tutulduğunun farkındaydı, gözünden sakınıyordu adamı. Sevda’yla bile tanıştırmamıştı ısrarlarına rağmen.

“Benim evliliğim bitti de bu kadar dağıtamadım.” demek geldi dilinin ucuna ama henüz Hasret’e bile anlatmamıştı bunu; şu an hiç zamanı değildi. “Hasret, canım…” diyebildi ancak, ona doğru hızlı birkaç adım atıp yanına oturdu. “Gitti.” dedi Hasret, son gücünü kullanırcasına. “Kim gitti canım?” diye sordu Sevda.

“Ayakta uyu sen daha, Sevda.” dedi dişlerinin arasından, her an tırmalamaya hazır bir kedi gibi.
“Pardon? Ya doğru düzgün anlatsana, ne oldu? Bunu da atlatırız bebeğim.”
“Gitti diyorum, neyi atlatacağız be? Senin yüzünden gitti.”

Sevda’nın iyice kafası karışmıştı. Hasret’i seviyordu ama böyle zamanlarda hiç çekilesi olmuyordu.
“Ne alaka Hasret?”
“Melih gitti, Sevda. İkimizden de vazgeçti. Seni üzmemek için.” Bunu söylerken gözlerini meydan okurcasına Sevda’nın gözlerine dikmişti. Sanki Sevda onun saçını başını yolsa, kendisini bir temiz dövse, rahatlayacaktı. Alev alev yanan gözleri Sevda’nın buz gibi bakışlarıyla çarpıştığında ortamda huzursuz bir sislenme olmuştu. Yakınında patlayan bombanın insanı bir süreliğine sağır etmesi gibi, Hasret’in söyledikleri de Sevda’nın kulaklarına hasar vermişti. Gözlerini kaçırmak istedi Sevda ama kendi bedenine hükmü yoktu sanki. Hasret’in gözlerinin elasından alamıyordu kendini. Ağlamaktan gözleri kızarmış, makyajı bozulmuştu. Elindeki sigaranın külü düşmemek için direniyordu. Sevda’nın dili damağı kurumuştu, öyle ki yutkunurken canı acıdı.

Babasının cenazesi geldi aklına, hayal meyal hatırlıyordu. Babasının tabutu indirilirken Nimet Hanım’ın feryat figan öne atıldığını, anlaşılmayan bir şeyler bağırarak ağladığını… Sevda içinde bir şeylerin tıkandığını hissetmiş ve bir adım geri çekilmişti. Sanki annesinin acısı dünyasını doldurmuş, Sevda’nın gözyaşlarına yer kalmamıştı. O günden beri araba farına bakan geyik gibi donup kalmıştı.

Hasret’e bakıyor ama görmüyordu artık. Boşluğun uğultusunu, çarpan balkon kapısının sesi kesti. İrkildi aniden Sevda. Kendine geldiğinde kaç dakika geçtiğini bilmiyordu. Sakince ayağa kalktı. Salondan çıktı, uzunca bir süredir ilk kez yürüyormuş gibi bir acemilik ve merakla sokak kapısına doğru yürüdü. Sanki yanlış bir adım atarsa sahne dağılacaktı. Bu kez umursamadı. Yerdeki cam kırıklarının ezilirken çıkardığı sesler kalbinden mi geliyor, ayaklarının altından mı, emin olamadı. Kapının karşısındaki duvarda asılı duran aynada kendi silüetini görünce durdu. Boş bakışlar, ifadesiz bir yüz, gergin bir çene. Bu donuk hâlinden nefret ediyordu. Dişlerini sıktı nefretle, içinde bir ateş yandı sanki o an. Aynaya bir yumruk indirdi.

Hasret yerinden fırladı, salonun kapısından Sevda’yı izliyordu. Sevda’nın eli kan içinde kalmıştı ama hareket edemiyordu. Kalbi her çarptığında kırıklar batıyor, içi sızlıyordu. Yavaşça başını çevirdi, Hasret’e baktı son kez. Hasret’in gözlerindeki hırçın nefret yerini şaşkın bir tedirginliğe ve suçluluğa bırakmış gibiydi ya da Sevda öyle olmasını istedi. Kapıdan çıktı, merdivenleri teker teker inerken her bir basamağa kan damlıyordu. Apartmandan çıktığında ufak bir tebessümün ardından yıllardır ağlayamadığı her şey için bağıra bağıra ağladı.

Nazlı Medeni

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top