*Bu öykü, “Şimdi Değil” adlı hikayenin devamıdır.

Çizer: Hüleyde Şenlikçi
Montunun iç cebinden anahtarını çıkardı. Apartmanın ışığı yine bozulmuştu. Bir eliyle telefonunun fenerini yakıp kapıya doğrulturken, diğer eliyle anahtarı yuvasına yerleştirdi; iki kez çevirdi. Kapıyı itti. Eve girer girmez koridorun ışığını yaktı. Kapıyı kapattı. Montunu ve ayakkabılarını çıkardı. Ardından uzun koridordan geçip yatak odasına girdi. El yordamıyla düğmeyi buldu ve ışığı yaktı. Siyah kazağını, kot pantolonunu çıkarıp üzerine kahverengi sweatshirtünü, altına da gri eşofmanını giydi. Banyoya geçti. Ellerini yıkarken başını kaldırıp aynaya baktı. Gözleri kendi yüzünde dolaşıyordu. Bir an, sanki baktığı kişi kendisi değilmiş gibi hissetti. İçini tarif edemediği bir sıkıntı kapladı. Akan soğuk suyu avuçlarına doldurdu, üç kez yüzüne çarptı. Solunda asılı duran gri havluya uzanıp ellerini ve yüzünü kuruladıktan sonra aynı sessizlikte mutfağa yöneldi. Balkondan kül tablasını aldı. Sigara paketi mutfak masasında duruyordu. Sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip yaktı. Canan’ın yumuşak ve güven veren bakışları zihninde canlandı.
Mehmet 38 yaşındaydı. Çalışkan bir adamdı. Zengin değildi ama ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilecek kadar kazanıyordu. Annesi ve babası, ikisi de emekli öğretmendi. İkisi de hayattaydı. Ailesi tarafından sevildiğini bilerek büyümüştü, şanslıydı. Bir abisi, bir de kız kardeşi vardı. Kardeşleriyle de arası iyiydi. Eğitim hayatı başarılarla doluydu. Herkes kadar onun da zorlukları olmuştu elbette. Yine de çoğu insana göre, görece daha kolay bir hayatı olmuştu. Fakat Canan başkaydı. Mehmet için bu hayatta çoğu şey ya kolaylıkla olur ya da biraz çabalaması yeterdi. Canan içinse pek çok şey mücadele gerektiriyordu. Önce babasını, ardından annesini kaybetmişti. Onun hayatına, izin verdiği kadarıyla tanıklık etmişti. Ondan çok hoşlanıyordu. Ama bir yandan yetememekten korkuyordu. Geçenlerde kız kardeşiyle Canan hakkında konuşurken, Sevgi, “Hala bu kadar seviyorsan artık konuş; yoksa yine başkası senden önce davranacak. Onun ne istediğini, neye ihtiyacı olduğunu kafanda kurarak bulamazsın. Ayrıca duygularını açtın diye arkadaşlığınızın bozulacağını düşünmüyorum. Sizin bağınız bu kadar kırılgan değil.” demişti. Sonra düşününce, asıl korkusunun onu incitme ihtimali olduğunu fark etmişti. Canan, onun gözünde incitilebilecek biri değildi. Nitekim öyle bir adam değildi. Ama yine de bazen düşünceleri onu “ya öyle olursa” adlı karanlık ihtimaller kuyusuna çekiyordu. Belki de sadece korkaklık ediyorum, diye düşündü. Telefonuna gelen mesaj sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. “Bu akşam için teşekkür ederim, seni görmek iyi geldi. Konser için bilgileri şimdi gönderiyorum. Yarın yine haberleşiriz, iyi geceler.” yazmıştı Canan. Mehmet gülümsedi. “Seni görmek bana da çok iyi geldi, seni özlemişim. Konsere birlikte gitmeyi çok isterim. Tatlı rüyalar.” yazdı.
Canan, yatağında uzanmış Mehmet’in mesajını okuyordu. Yıllar önce lisede yakın bir arkadaşı ona, “Bu Mehmet sana aşık, benden söylemesi.” demişti. Canan, “Yok canım,” diyerek geçiştirmiş, buna hiç ihtimal vermemişti. Bu akşam kafede Mehmet’in ona bakışlarını hatırladı. Sanki söylemediği bir şey vardı. Sanki orada, aralarında asılı kalmış bir cümle duruyordu. Mehmet’in ondan hoşlanma ihtimalinin onu heyecanlandırdığını fark etti. Telefonunu başucundaki komodine bıraktı. Canan, iki hafta sonra bir konsere gidecekti ve aylar öncesinden biletini almıştı. Taksiden inmeden önce konsere Mehmet’i de davet etmişti. Mehmet de kocaman gülümsemesiyle “Olur.” demişti. Canan, gülümseyerek yorganını üzerine çekti, bedenini uykuya bıraktı.
Kiremit rengi duvarda farklı boylarda renkli çerçeveler asılıydı. Çerçevelerin altındaki ceviz rengi büfenin üzerine defterler, kitaplar dağınık bir şekilde yayılmıştı. Gözleri, sol yanında tüm duvarı kaplayan camlara kaydı; beyaz tülün ardından şehrin ışıkları parlıyordu.
“Okuldan kaçtığımız günü hatırlıyor musunuz? Hani Mehmet, Canan, ben, Seda, Yasin hep birlikte Kadıköy’e gitmiştik de orada Mehmet’in annesine yakalanmıştık.” dedikten sonra bir anda kahkahayı patlattı Müzeyyen.
Müzeyyen’in neşeli sesiyle Canan, dalıp gittiği pencereden döndü.
“Evet yaa, kırk yılın başı kurallara karşı gelelim demiştik, o da elimizde patlamıştı,” diye güldü.
Mehmet de “Annemi görünce Yasin’in eli ayağına dolaşmıştı. Durumu kurtarmaya çalışırken iyice saçmalamıştı. Keşke Seda ve Yasin de burada olsaydı,” dedi.
“Seda haftaya erkek arkadaşıyla birlikte İstanbul’a geliyormuş, geldiğinde yine bir program yapalım, bu sefer benim evimde buluşuruz.” dedi Canan.
Müzeyyen, “Harika olur canım, ayarlayalım. Yasin de eşini ve kızını alır gelir. Bu akşam kızı hasta diye gelemediler. Ayrıca Mehmet, senin de sonunda Almanya’yı bırakıp evine dönmene sevindim. Buluşmalarımızda hep seni anıyorduk, tek eksiğimiz sendin, tamamlandın.” diyerek göz kırptı.
Muzip ve hınzır bir edayla, “Gerçi gelir gelmez geçen hafta sonu Canan’la buluşmuşsun,” diye ekledi.
“Evet, bir kahve içtik, sohbet ettik. Önümüzdeki hafta sonu da konsere gideceğiz.” dedi Mehmet.
“Haberim var,” dedi Müzeyyen, Canan’a bakarak.
Haberi vardı çünkü Mehmet’le buluştukları günden sonra Canan, Müzeyyen’i aramıştı. Yıllar önce lisede Mehmet’in ona aşık olduğunu söyleyen kişiydi Müzeyyen. İkisini birbirine oldum olası çok yakıştırıyordu. Müzeyyen her fırsatta Mehmet’e durumunu bildiğini ima eder, onu alttan alta Canan’a açılması için yüreklendirirdi. Hepsi farklı üniversitelere gitmiş olsa da yazın mutlaka buluşurlardı. O buluşmalardan birine gitmeden önce Mehmet tüm cesaretini toplamıştı; Canan’la bu sefer konuşacaktı. Fakat buluşma günü Canan, bir sürpriz yapıp erkek arkadaşıyla birlikte gelmişti. Mehmet’in payına düşen susmak olmuştu.
Müzeyyen’in eşi Burak, “Ya geçen bunca zamana rağmen kopmamış olmanıza imreniyorum vallahi,” dedi ve ekledi: “Benim lise arkadaşlarımla birbirimizi sosyal medyada takip etmek dışında hiçbir bağımız yok.”
“Kıyamam sana, benim lise arkadaşlarım senin de lise arkadaşların sayılır aşkım.” diyerek kahkaha atıp eşi Burak’ın yanağına bir öpücük kondurdu.
“Ee Mehmet, hayatında biri var mı?” diye bir anda Mehmet’e döndü Müzeyyen.
“Hayır, yok.”
“Hmm, aklında biri de mi yok?”
Mehmet sessizleşti. “Var biri ama…”
“Ama senin hala konuşacak cesaretin yok. Yine beklerken kaybedeceksin.”
Müzeyyen ile Mehmet arasındaki diyaloğu dinlerken Canan, kalp atışının hızlandığını fark etti. Heyecanlanmıştı. Mehmet’in aklındaki kişi gerçekten ben miyim, diye düşündü. Müzeyyen’e de iyi ki buluştuğumuzu, konsere gideceğimizi söyledim. İlla bu durumun üzerine gidecek. Mehmet gerçekten benden hoşlanıyor olsa bile… benim bir ilişkiyi sürdürecek gücüm var mı? Hazır mıyım? İstiyor muyum? Ya Mehmet’in kalbini kırarsam? Aman, yine doğmamış çocuklara don biçmeye başladım.
“Nereye daldın Canan?”
Burak’ın sesiyle odaya tekrar döndü. “Hiç, öyle dalmışım.”
“Canan, peki sen daha ne kadar yalnız kalmayı planlıyorsun? Hayat devam ediyor, öyle değil mi?”
Müzeyyen’in sorusuna, “Düşünmedim. Bir planım da yok. Sen sormadan söyleyeyim, aklımda biri de yok. Yani… yoktu,” dedi.
“Şimdi var yani?”
Bu sefer Mehmet’in kalp atışları hızlanmıştı. Canan’ın yüzündeki her ifadeyi, ses tonunu dikkatle inceliyordu; orada kendine dair bir iz bulmayı umarak…
Canan, “Müzeyyencim, sen bizim gönül işlerimizi bırak da hadi kalk, öve öve bitiremediğiniz şu şarabı aç bakalım,” diyerek konuyu dağıttı.
O gece hep birlikte uzun uzun sohbet ettiler. Gecenin sonunda Mehmet, Canan’ı evine bırakırken birden, “Canan… benim sana çok uzun zamandır söylemek istediğim bir şey var. O kadar uzun zamandır içimde duruyor ki bazen onu nasıl dışarı çıkaracağımı bilmiyorum.” dedi.
Canan, bakışlarını Mehmet’e çevirdi. “Ne söyleyeceğini sanırım biliyorum… Ama… daha sonra konuşsak olur mu? Bu akşam biraz yoruldum, üstelik şarap uykumu getirdi. Daha doğru bir zamanda konuşalım. Hafta sonu konserde görüşürüz.” dedi. Uzanıp Mehmet’in yanağından öptü.
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Canan apartmana girip gözden kaybolana dek Mehmet orada bekledi. Ardından arabasını çalıştırdı ve gaza bastı. İçini tarifsiz bir neşe kapladı; duygularının karşılıksız olmayabileceğini ilk kez hissetti. Islık çalarak arabasını eve doğru sürdü.
Konser günü gelmişti. Canan’ın sol yanında bir çift oturuyordu. Bir adam ve bir kadın. Birbirlerine bakıp gülümsüyor, şakalaşıyorlardı. Kadın, “Engin yaa, bak kızacağım ama,” dedi oyunsu bir edayla. Adam güldü. “Sezen’im. Kızınca çok tatlı oluyorsun, hoşuma gidiyor, ne yapayım,” dedi. Aralarındaki sıcaklık ve sevgi Canan’ın gönlünü ısıttı. Isınan kalbiyle bakışlarını Mehmet’e çevirdi. Olurları ve olmazları bırakıp yaşamaya karar verdi; bu sefer içindeki isteğe karşı koymayacaktı. Hayat, mantığın ötesindeydi. Başını Mehmet’in omzuna bıraktı. Mehmet bir an için nefesini tuttu; şaşkındı. Gözleri Canan’ın sağ avucuna çekildi. Yavaşça elini Canan’a uzattı, dokundu, tuttu. Canan da karşılık verdi. Mehmet’in varlığına açtı elini; bedeninin çözüldüğünü hissetti. Salonun ışıkları söndü, sahnenin ışıkları yandı. Konser başlamak üzereydi.
Tuğba Atamer
Bayıldım öyküne Tuğba’cım. Bazı kavuşmalar uygun zamanı bekliyor belki.☺️ Canan ve Mehmet’in hikayesinin devamını merak ediyorum.🌸