Sonra Gülersin

Çizer: Hesna Gül

O gün izinliydi. Kahvaltısını yapmış kahve içerken bir dizi açmış keyif yapıyordu. Telefonu çaldı. Arayan İpek Böceği’ydi. Daha dün birlikte vakit geçirmişler ve son üç haftanın bütün önemli olaylarının üzerinden geçmişlerdi. Atom Karınca ve İpek Böceği biraz bütün kadınlar gibiydiler… Birbirlerinin büyümeyen o çocuk taraflarını üniversiteden kalma sıkı fıkı dostluklarıyla sürekli beslerlerdi. Atom Karınca ve İpek Böceği isimleri de o günlerden kalmaydı zaten. Birisi narin ilmek ilmek hayatını dokuyan İpek Böceği, diğeri her işi büyük bir pratiklikle halleden Atom Karınca… Hâlâ aynıydılar.

Telefonu açtı Atom Karınca. İpek Böceği ağlamaklı bir tonla liseye başlayan oğlunun ilk gün yeni başladığı okuldan hoşlanmadığını, bu konuda huysuzluk yaptığını anlattı bir çırpıda. Ebeveyn olmak böyleydi işte. İpek Böceği tüm yaz boyunca eşi ile birlikte oğlunun geleceği konusunda en iyi kararı vermek için çabalamıştı. Ömercik çok zor bir sınavdan yüksek bir puan alarak kazandığı bu okula büyük umutlarla başlamıştı. Fakat okuldaki ilk gününde üst sınıflar “o kadar yüksek puanla bu okulda ne işin var” diyerek zorbalamışlardı Ömercik’i. Üstüne bir de ertesi sabah okula gitmek için servise 6’da binmesi gerektiği gerçeğiyle yüzleşmişti yavrucak… İpek Böceği de oğlunun durumuna çok içerlemiş sabah sabah dertleşmek için aramıştı Atom Karınca’yı.

Duydukları karşısında İpek Böceği’nin ağlamaklı halini umursamadan dolu dolu bir kahkaha patlattı Atom Karınca. Çok uzun zamandır böyle keyifli gülmediğini fark etti içten içe…

Lise hayatı Atom Karınca için “gözlerini kapattığında kendini, kendin olarak nerede görüyorsun?” sorusunun cevabıydı. 15 yaşında bir çocukken (hoş o zamanlar olgun ve yeteri kadar büyük bir insan olduğundan emindi) kazandığı okulda tüm arkadaşları gibi yatılı okumuştu. Ergenliğin en çatışmalı zamanlarını ailesiyle aynı şehirde ama arkadaşlarıyla birlikte kalarak geçirmiş olmak gerçekten çok büyük değer katmıştı Atom Karınca’nın hayatına. Her sabah koridordaki ankesörlü telefonundan annesini arayıp duasını almıştı. Fakat anacığının gün boyu yaptıklarına ve yapmadıklarına karışma fırsatı olamamıştı. Sadece sevgileri ve destekleriyle bir telefon kadar yakınında olmuştu ailesi lise hayatı boyunca.

İpek Böceği’nin telefondaki serzenişi okuldaki ilk gecesini hatırlatmıştı Atom Karınca’ya. Kız yurdu okulun arkasındaki ormana bakıyordu. Akşam etütünde ortalık sessizleşir, yatakhanenin odaları daha bir soğuk olurdu. Nöbetçi öğretmen etütten sonra yurdun kapısını kilitleyip çıkardı. Erkek yurdunun önünden geçer, öğretmen lojmanlarındaki evine giderdi, zifiri karanlıkta.

Atom Karınca İpek Böceği’ne kahkahasının sebebini anlatmaya başladı:

İlk akşam taş binanın soğuk odalarına ailelerimiz bizi yerleştirmişlerdi. Ayak ayağa bitişik nizam duran bir çift ranza kapının yanındaki duvarda, çifter kişilik iki çalışma masası, aralarında her öğrenci için bir demir dolap karşı duvarda. Ailelerimiz gittikten sonra bir yandan kimseye çaktırmadan gözyaşı döküp, bir yandan dolaplarımızı yerleştirmiştik. İşler bitince ben ranzanın alt katındaki yatağıma oturdum. Diğer ranzanın alt katında kalan arkadaşım Gül şehir dışından gelmişti. Kendimi ev sahibi gibi hissediyor, Gül’ü avutmaya çalışıyordum. Keyifli bir sohbet tutturmuştuk. O sırada Gül şaşkın bakışlarıyla, arkamda kalan yastığımı işaret ederek “ne o? Uyku oyuncağını yastığın altına mı sakladın?” diye takıldı bana. Neyden bahsettiğini anlamadım. Başımı çevirip yastığımın altından uzanan kıvrımlı, sıçan tüyü renkli, peluş görünümlü… bir de ıııı HAREKETLİ şeyi görünce ikimiz birden çığlık atarak koridora fırladık.

Yeniler giriş katta kalıyorlardı. Sesi duyan herkes kapısını açmış şaşkın şaşkın bize bakıyordu. Uğultu şeklinde artan seslerin içinden kulaklarıma gelen tamamlanmamış cümleler vardı. “Aaaa ben ilk girdiğimde koridorda görmüştüm sanki”, “Ormanın içindeyiz olur buralarda böyle şeyler”, “Ohooo bu ne ki?”. Sesler duvarlarda yankılanırken nöbetçi öğretmen kapısından başını uzatıp tiz sesiyle “Kızlaaaaaar! Bu ne curcuna böyle, ne oluyor?” diye bağırdı. Biz bir yetişkine sığınma ihtiyacı ile yanına kadar koşup gördüğümüz manzarayı heyecanla o günün nöbetçisi, aynı zamanda okulun edebiyat öğretmenine aktarıyorduk ki… Aldığımız cevap kulaklarımıza küpe olacak cinstendi: “Naaaapayım yavrum ben kedi miyim?”

Neyse ki deneyimli üst sınıflar vardı da küçük fareyi bir kutunun içine koyup yurdun dışına çıkardılar. Bana temiz çarşaflar verdiler sağ olsunlar. Biraz da bizimle muhabbet edip sakinleşmemize yardımcı oldular. Vakit ilerleyince ışıklar teker teker kapandı, herkes yatmıştı. Biz de bir şekilde heyecanımızı yatıştırıp yataklarımıza geçtik. Gece bir ara gözlerimi açtığımda Gül odanın içinde volta atıyordu. Biraz daha içim geçti. İkinci kez uyandığımda bu sefer valizini toplamış, masanın üzerine koymuştu eşyalarını. Göz göze gelince “sabah dönüyorum, kalamam burada” dedi. Sabah ne dediysek ikna edemedik Gül’ü kalması için… İki gün sonra Gül’ün babası koridordaki ankesörlü telefondan bizi arayıp durumu anlattı. O gün ailesi okulda kalması ve biraz sabır göstermesi için Gül’e bir konuşma yapmışlar telefonda, bunun üzerine bizim akıllı kız hazırladığı valizi alıp Çorum’daki anneannesinin yanına gitmiş. Sonrasında da anne babasıyla konuşmayı kabul etmiyormuş. Babası bizden medet umarak aramış, siz ikna edin diye…

İpek Böceği’nin yüzüne kocaman bir tebessüm oturmuştu telefonun diğer ucundan Atom Karınca’nın anlattıklarını dinlerken…

Huleyde Şenlikçi

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık