
Çizer: Öner Hatipoğlu
Güneş bütün renkleriyle Osaka’nın gökyüzünde süzülüyor, altındaki ormanın üzerinde inci gibi parlıyordu. Işık huzmesi yeni yeşermeye başlayan ağaçların arasından yerdeki en küçük çiçeğe dahi varmayı başarıyordu. İpeksi gün ışığından nasibini alanlardan birisi de kaplumbağa Zen’di. Nasırlı ayakları kuru otların üzerinde hışırdarken, güneş kabuğunu ağır bir fırın gibi ısıtıyordu. Orman her zamanki sessizliğindeydi, ama yavaş kaplumbağaya dünyanın telaşı hep gereğinden fazla gürültülü gelirdi. Kelebeklerin cıvıltılı koşturmacası, sincapların tedirgin telaşı ve maymunların huzursuz neşeleri başını döndürdü uyuşuk kaplumbağanın. Bir yandan kendini şanslı hissederdi. Gece kalacak çadıra, gündüz sığınacak gölgeye, korkunca saklanacak köşeye ihtiyacı yoktu. Korksa, uykusu gelse, utansa, âşık olsa, sevinse, üzülse, hemen içine kaçar bir süre orada kalırdı. Zaman ve mekân fark etmeden çıt çıkarmadan kapardı gözlerini sert kabuğunun içinde. Günlerdir yürüyor, geceleri dinleniyordu. Son iki haftada sadece kuru çimen, tozlu papatya ve susuzluğu tatmıştı. Aklındaki tek hayal bir su kenarında önündeki haftaları geçirmekti.
Zen aceleci adımlarla ilerlerken birden, ormana ait olmayan ritmik bir ses kulaklarını yırtmaya başladı. Sıyrınnk, sırrt, sıyrınk, sırrt… Kulakları acı içinde ne olduğunu anlamaya çalıştı. Uzunca süre ritmik sesi dinledi. Kaçmalı mı, kabuğuna mı saklamalı, yoksa gidip ne olduğunu mu anlamalıydı. Ses o kadar yırtıcıydı ki kıpırdamadan, zaman durmuşçasına çakıldı kaldı. Bir yandan acınası yalnızlıktaki tını kulaklarını kanatıyor, diğer yandan da hipnotize etmiş gibi Zen’i kendine çekiyordu. Her adımda daha acı verici olsa da meraklı adımları onu seslere doğru götürdü.
Jin, kılıcını temizleme meditasyonundaydı. Katanasından başka bir şey görmüyordu. Üzerinde simsiyah bir kimono ve hakama vardı, kılıcını taşıyan kalın obisi de belini sımsıkı kavramıştı. Hareketini engellemesin diye kimonosunun kollarını sırtından çapraz yapıp omuzlarına toplamış, yolluk heybesini ise hemen sol yanına bırakmıştı. Elindeki ıslak, nehir yatağından çıkma siyah parlatma taşını, katanasından af diler gibi çeliğin sırtında ritmik ve tok bir sürtünmeyle gezdiriyordu. Öfkeli aklı sakinleşmiyor, vücudunun nefret dolu katılığı gevşemiyor, nefesinin şiddeti dinmiyordu. Her öne eğilmesinde nefesi ile katananın üzerinde bir kasırga estiriyor, su taşının çelik üzerindeki tozlarını güneş ışığı altında savuruyordu. Bileme ritüeli sırasında katanayla konuşur oldu bir an. “Sen mi keskinsin yoksa sana maruz kalan mı kesilmeyi hak ediyor? Sen mi acımasızsın yoksa kesilen mi çok naif?”
Jin katanasını keskinleştirirken, birden bütün bedenini kaplayan kaskatı refleksiyle katanasını havada ince bir yay çizerek tüm gücüyle çalıların arasına doğru savurdu.
Zen kafasını seslerin geldiği yöne doğru otların arasından tam çıkaracakken, öfkeli bir katana onu olduğu yere zımbaladı. Katananın ucu, kabuğuna değdiği an bembeyaz oldu her yer Zen için acıyla. Görmedi bir anlığına hiçbir şey. Sonra anladı ki katana son anda yavaşlamış ve Zen’in tam ortadan nizami şekilde ikiye ayrılmasını önlemişti. Yine de Zen kabuğuna düşen yıldırım ile kaskatı kesilmiş, ayakları iki yana açılarak göbeğinden yere yapışmıştı. Eskilerden tanıyordu bu hissi. Bir kere daha bu acıyı iliklerine kadar yaşamıştı, o yüzden bu Jin’den başkası olmazdı.
– Demek bunca yıl sadece buraya kadar uzaklaşabildin uyuşuk Zen.
– Merhaba eski dostum. Demek köyünden çok uzaklara gitmeye hâlâ niyetin yok.
– Köyden değil de Seishun’dan uzaklaşmak ağır gelirdi.
– Artık gelmiyor mu?
– Gelmesini gerektirmeyecek kadar renksiz artık dünyam. Mesela senin kabuğun Seishun varken rengârenk desenlerle kaplıydı, onun yokluğunda sıradan bir kaya parçası taşıyorsun sırtında.
– Seishun sabahları sana sıcak çayını hazırlamıyor mu artık?
– İçebileceğim hiçbir çay onun yokluğuna gece boyunca ağlayarak kuruttuğum boğazımı ıslatmaya yetmez.
– Evden çıkarken seni hafif başı öne eğik ama huzurlu bir hoşça kal ile uğurlamıyor mu artık?
– Onun yokluğundaki ev zemini dikenlerle kaplı, bütün odaları zifiri karanlık. Ben artık o boş evin sadece kapısında yatmaya layığım.
– Kurtaramadın mı onu?
– Kurtaramadım…
Zen ağır çekimde sopa gibi olan boynunu öne doğru eğmiş, zamanın yavaşlattığı kalbi cız etmişti. Seishun’un olmadığı bir dünyada Jin de olamayacak kadar onun aşkı ile kavrulmuştu. Bunu çok iyi biliyordu. Dilinin ucunda kıyıya vurup geri giden dalga gibi sürekli gelen ama çekindiği soruyu sormak üzereyken, Jin birden sesli şekilde ağlamaya başladı. Ağzından çıkan tükürüklerle, katanasını bir oraya bir buraya savurarak önüne geleni kesip hesap sormaya başladı.
“Ben ne yaptım size aşağılık herifler? Yıllarca sizin için savaşmadım mı? Bütün gücümü size vermedim mi? Savaş meydanlarında her döktüğüm kanı size atfetmedim mi? Neden şimdi? Neden dün değil, yarın değil, bugün? Neden onlarca yıl sonra değil de şimdi?”
Jin içindeki birikmiş öfkeyi taşan bir nehir gibi boşaltınca rahatlamıştı. Kılıcını saygıyla belini saran obisine soktu. Artık kesmek istemiyordu; sadece Seishun’un nefesiyle yüzünde esen rüzgârı, ona dokunduğu an avuç içlerine dolan sıcaklığı hissetmek istiyordu. Jin sırılsıklam ıslanmış yanaklarını bir eliyle silerken, diğer eliyle heybesinden bir resim çıkardı. Suratsız ve şaşkın bakışlı resmedilmiş bir adam ve güzeller güzeli çiçekli elbisesi içinde bir kadın. Adamın siyah beyaz resimde yüzünün patlıcan gibi kızardığı, kadının da yanaklarının pembeleştiği gün gibi ortadaydı. Jin, Seishun’un yanaklarını okşadı, teninde parmak uçlarını gezdirdiğini düşledi. Geceleri yanında kıkırdayarak yattığında karnından gıdıklamasını ve sonra ter içinde kalmalarını tekrar derinden hissetti. Yıllarca biriktirdiği anıları hatırlamaya çalışsa da nafile. Jin’in gözlerinin önünde Shoya’nın adamlarından birisi Seishun’un sırtına sinsi bıçağı sokmuş, çok kısa bir süre hınzır bir gülümsemeyle Seishun’un karnından çıkmıştı. O anda akmıştı Jin’in artık hiç unutamayacağı gözyaşları.
– Peki sen ne yaptın, Jin?
– Sadece izledim.
– Tamam ama izlerken ne yaptın?
– Ağladım sessizce, içime.
– Hımm… İçindeki çocuk neyi kaybetti?
– Yaşam amacını, anlamını. Sevebilme uçtu artık içimden, koskoca boşluk kaldı geriye.
– Peki yerine ne doldurdun?
– Öfke, nefret, bencillik…
– Hımm… Şimdi kim oldun Jin?
– Aaa. Ben kim oldum Zen? Ben gerçekten kimdim ve kim oldum.
Jin durdu ve başını iki elinin arasına koydu. Sanki yıkılmış gibiydi. Bir süre sessiz kaldılar ve Jin kendini dinledi.
– Seishun ile bağlantımı yitirince ben olamam ki artık. Onu geri getirmek istiyorum, onu sevmek, ona dokunmak, onu öpmek istiyorum. Nerede şimdi, sen biliyor musun?
– O artık sende ve seninle. Sis kaplı aklının içinde yönünü arıyor. Öfkeden açılmayan avucunda nefes almaya, yahut çatık kaşlarının ortasında tutunmaya çalışıyor. Ya da büzülmüş kupkuru dudaklarında bir yudum su arıyor.
– Ben ne zaman bu kadar acımasız oldum Seishun’uma. Nasıl sadece kendimi düşünür oldum.
– Peki şimdi kim olacaksın Jin?
Jin dörtnala iken çarptığı duvarın suratını dümdüz edişini hissetti. Öfkesi, nefreti, içini kaplayan kötülük dev bir buz kütlesine dönmüştü. Artık kim olacaktı? Hiç sormamıştı bu yaşına kadar kendisine. Sakince sildi yanaklarını ve topladı bütün eşyalarını. Uzun süre sonra gördüğü kaplumbağa arkadaşına bakmadı bir daha. Başı önde, yorgun omuzlarıyla sadece uzaklaştı. Ayakları onu ileriye değil geriye götürdü. Köyüne geri dönerken, neden gidemediğini düşündü. Aslında çok iyi biliyordu, aklındaki Seishun ile vedalaşmaya gittiğini. Köyün girişindeki kiraz ağacını gördüğünde hem dinlenmek hem de aklını hazırlamak için durdu. Soluklanmak için elini ağacın gövdesine dayadığı anda, sanki zihninde geçmişin kapısı aralandı.
Her yer bembeyaz kar ile örtülüydü. Etrafta hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Soğuk o kadar keskindi ki bu yıl, köylülerin hiçbiri gündüz dahi dışarı çıkmıyordu. Jin ve Seishun da bunu fırsat bilip birbirlerini ısıtarak bu soğuktan korunuyordu. Jin, daha kimseye söyleyememişti sevgilisini. Evlenmek bir yana, Seishun’u tam anlamıyla tanımıyordu bile. Neyi sever, neyden korkar, ne onu heyecanlandırır, en büyük hayali ne, en naif yanı hangisi… Ama adı gibi emindi ve gerisinin hiçbir önemi yoktu, kalbi sadece onun için çarpıyordu. Üzerini kar tanelerinin süslediği kiraz ağacının altında beklerken, uzaklardan beliren karartının Seishun olduğunu düşünerek ona doğru koşmaya başladı. Ama yaklaştıkça bir terslik olduğunu anladı. Bu sefer Seishun yerine annesi gelmişti. Jin, utancından yere kapandı ve annesinin önünde dizleri üzerinde alnını yere dayadı. Seishun’un annesi, kızı gibi güzel bir kadındı. Jin, yerlere kadar eğilip defalarca bağışlanma dilese de kadın cevap vermedi. Ağzından, “Haftaya evleneceksiniz, git babana söyle,” dedi. Ve arkasını döndü gitti. Jin, kalkamadı karın üzerinden. Sevinçten gözleri yaşlı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Kendisinin alamadığı kararı, Seishun annesine aldırtmıştı. Ağlayarak ayağa kalktı, cebindeki yüzüğü çıkartıp gülerek baktı. “Biz sürpriz yapacağımıza, o bize sürpriz yaptı.” dedi.
Kiraz ağacındaki anılar Jin’i bir hayli sarsmıştı. Gözleri kapalıydı. Yanaklarından yaşlar süzülürken bir avucu hala kiraz ağacına dayanıyordu. Sanki ağaç hatıralarının perdesini açmış, Jin’i de geçmişine bağlamıştı. Gözlerini açtı. İki yana sallana sallana, ayaklarını yere süre süre ve içini çekerek köye doğru yürümeye devam etti. Seishun’u hayal ederek birlikte yaşadıkları evin önüne kadar geldi. Daha sabah bu evden bir daha dönmemek üzere çıkmıştı. Ama şimdi baktığı yer artık onun evi değildi. Kırık dökük verandada gözlerini kapattı ve zihninde beliren son görüntüde Seishun’u hayal etmeye başladı.
Yazın en sıcak zamanlarından biriydi. Seishun, evinin önünden koşarak geçen çocukların sesleriyle uyandı. Uzaklaşıp gittikçe azalan sesleri anlamlandırmaya çalışırken gözleri birden kocaman açıldı. Komşu çocukları savaşın bittiğini müjdeliyordu. Seishun’un karnında kelebekler uçuşmaya başladı. Hem ağlıyor hem gülüyordu. Koşup kapıdan başını uzattı ama çocuklar çoktan gitmişti. Ne giyeceğini, ne yiyeceğini, neler hazırlayacağını düşündü durdu bütün gün. Müjdeli haberi aldığından beri evin verandasında Jin’i beklemeye başlamıştı. Günler geceleri, geceler sabahları kovaladı. İçindeki saf heyecan yüzünden tam bir haftadır evde uyuyamıyordu. Gündüzleri köy girişinde, geceleri verandada onu bekliyor, sabaha doğru da sızıp kalıyordu.
Tam bir hafta sonra, sabahın ilk ışıklarıyla Jin eve doğru yürürken evinin verandasında, güneşin aydınlattığı o güzelliği gördü. Bütün yıl üzerinde biriken savaşın yorgunluğu bir anda geçti. Utangaç bir gülümsemeyle adımlarını hızlandırdı. Minicik evinin sıcacık verandasına varınca sevgilisini uyandırmadan katanasını yere bıraktı, heybesini kenara koydu ve Seishun’un başını okşadı. “Ben geldim, kiraz dudaklım,” dedi. Saçlarını doyasıya öptü. Kokusunu içine çekti, gözlerini kapattı ve bu anı hiç unutmamak için aklına kazıdı.
Jin, yıkık verandada gözlerini yeniden açtı. Artık yüreğini yalnızca güzel anılarına çapalamıştı. Kimseye görünmeden köyden ayrılmaya karar verdi. Arınmış gibiydi. İçindeki öfkeyi aradı ama bulamadı. Avuçlarındaki yanma geçmiş, kasları gevşemişti. Kendini yeni biri olmaya hazırlamaya çalışırken sevdiceğinin canına kıymış Shoya adamının arkasından bağırmasını bile umursamadı. Adam, son nefesini verircesine bağırarak Jin’e yetişti. Tek derdi, bugün patronuna saygısızlık etmiş bu samurayın kellesini teslim etmekti. Jin’i öldürmek için kılıcını savurdu ama Jin yalnızca kendini korudu. Jin, adamı son kez uyardı ve gitmek için yeniden arkasını döndü. Adam, içindeki bütün kötülük ve hırsla tekrar hamle yaptı. Bu kez Jin de katanasıyla adamı ikiye bölmek için son gücüyle davrandı. Tam adamı kesecekken her yer bembeyaz oldu. Zaman durdu, hisleri yok oldu. Uzaklardan bir ses duymaya başladı: tanıdık, kadife gibi bir ses. “Jin,” diye fısıldıyordu. Sevgilisinin sıcacık sesini bir anda tanıdı.
“Yapma, sen bu değilsin.” dedi Seishun.
– Kendim için değil, senin için yapmalıyım.
– Sen de çok iyi biliyorsun, bunu kendin için yapmak istediğini.
– Ama sana kıydılar bunlar. İçimi söküp aldılar. Ormandaki çiçeklerin güneşini batırdılar. Ceylanların oluk oluk içtiği nehirleri kuruttular.
– Hayır, sen kendin için değil, insanlığın iyiliği için savaşan bir samuraysın. Kendin için kimseyi incitme.
Jin kendini son anda durdurmuştu. Adam ikiye bölünmekten kurtulmuştu ve parlayan çelik adamın kocaman burnunun ucunda kalakalmıştı. Jin, yüzündeki vahşi ifadeyi yavaş yavaş yumuşattı. Sakince geri çekildi, katanasını yerine yerleştirdi, arkasını dönüp uzaklaştı. Ölümün kıyısında donup kalan adam, büyümüş gözlerle Jin’in gidişini izledi. Sanki onu yeni yolculuğuna uğurlayan eski bir dost gibiydi.
Öner Hatipoğlu