Sıfır İz

Çizer: A. Silvia Aydoğan

Zifiri karanlıktan bir ses yükseldi:

“Geçmişin izleri üzerinize mi yapıştı? Çitilemekten yoruldunuz mu? Yeni formül ‘Sıfır İzi’ deneyin. Sadece sıkın ve arkanıza bile bakmayın. Sizi ancak bu mucize kurtarabilir!”

Halil uyukladığı koltukta korkuyla gözlerini açtı. Ekrandaki kadının ürkütücü derecedeki gülümsemesiyle karşı karşıyaydı. Gözlerini ovuşturdu. Kadın, mermer tezgâha boca edilmiş vişne reçelini tek bir hamlede sildi ve kameraya dönüp kusursuz bir rahatlıkla tekrar gülümsedi. Halil bir televizyondaki kanala bir de elindeki kumandaya baktı. Belli ki uyurken saçma bir tele satış kanalına basmıştı. Bir anlığına hala böyle kanallar kaldı mı diye düşündü. Fakat ekrandaki kadının sehpa, bardak, peluş oyuncak, koltuk, duvar, araba gibi birbirinden alakasız şeyleri temizleyip gülümsemesi sinirini bozmuştu. Bu kadın belli ki hayatında hiç icra tebligatı almamış, aynı şeyleri yemekten midesine kramp girmemiş, kimseye beş kuruş borçlanmamış olmalıydı.

Ne kadar zamandır bu çekyatta şuursuzca yattığını hesaplayamadı. Bir saat de olabilirdi, bir asır da… Üzerine sinmiş ekşi uyku kokusuyla birlikte, tiftiklenmiş battaniyeyi üzerinden sıyırdı. Dizlerinin arasına sıkışmış üç kiloluk plastik yoğurt kovası kucağındaki varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Kapağı ortadan ikiye çatlamış; içi dünden, belki de önceki günden kalma tuzlu ay çekirdeği kabuklarıyla tepeleme doluydu. Dudaklarının kenarında hala o fazla tuzun yaktığı kuru, acımsı bir tat vardı. Kovayı, kıymetli bir arkeolojik kalıntı gibi boyası neredeyse tamamen yok olmuş sehpanın üzerine nazikce bıraktı. Doğrulmaya çalıştığı an, ayak parmaklarının ucundan saç diplerine kadar elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Ev serin falan değildi; resmen buz tutmuştu!

Oysaki Halil, iki yıl öncesine kadar gayet makul bir hayat sürüyordu. Bir medikal firmasında Almanca tansiyon aleti kataloglarını çeviriyordu; heyecansız ama ayın birinde yatan maaşı garanti bir işti. Gel zaman git zaman şirketin parlak fikirli genel müdürü ‘’Biz bu çevirileri yapay zekaya bedavaya yaptırırız, hem de zamandan tasarruf ederiz’’ demiş, Halil’i de ihbar tazminatı ve şirket logolu promosyon bir çelik termosla kapının önüne koymuştu. O termos da şimdi mutfak lavabosunda küflü bir ıhlamur poşetine ev sahipliği yapıyordu.

Tazminat bittiğinden -yani yaklaşık iki yıl- beri Halil, evden dışarı adımını atmaya cesaret edememişti. İşten çıkarıldığı ilk zamanlarda boş durmamıştı elbette, bildiği tek iş katalog çevirmek ve biraz da Almanca mırıldanmaktan ibaret olunca kariyer sitelerindeki ilanları dibine kadar kazımıştı. Çağrı merkezlerinden tercüme portallarına, medikal depolardan ayak işlerine kadar bütün düğmelere basmış, tek bir otomatik teşekkür mesajı dışında hiçbir dönüş alamamıştı. Bir yerden sonra dışarısı, sadece nefes almanın bile masraf yazdığı pahalı bir karnavala dönüşünce gardını düşürmüş, kendini eve kapatmıştı. Şimdi günlerini, zaman zaman televizyonun önünde zaman zaman da parasızlığın tüm duvarlara sindiği bu evde, kendi kendine nasıl ufalandığını izleyerek geçiriyordu. Artık en büyük derdi de salondaki tül perdede iki yıldır duran vişne suyu lekesiydi. Eski sevgilisi Ayfer, Halil’in bu haline daha fazla dayanamayıp, iki yıl önce kapıyı çarpıp giderken, “Ben işsizliği, benim üzerimden yemeni içmeni falan geçtim Halil, sorun o tuvaletin sifonuna tam dokuz aydır çatal sıkıştırarak basıyor olmamız! Bir tornavida alıp sıkmaya üşendiğin o plastik vida yüzünden ben her gün çatal büküyorum evde!’’ diye bağırmış, hırsını alamayıp sehpadaki bardağı perdelere doğru fırlatmıştı. Ne saçma. Oysaki sorun – Halil’e göre- tam da işsizliğiydi… Ayfer gitmişti. Ondan geriye bükülmüş çatallar ve tül perdede bir türlü çıkmayacakmış gibi duran o vişne suyu lekesi kalmıştı. Halil perdeyi yıkamamıştı; çünkü yıkarsa bir şeyleri düzeltmeye gücü yetiyormuş da sırf canı istemediği için yapmamış gibi görünecekti. Ayfer’e haklı çıkma payı bırakmamak adına, o lekeye iki koca yıl boyunca bir sabır abidesi gibi katlanmıştı.

‘’Artık inatçı lekelere katlanmayın! Kökten temizlik için daha neyi bekliyorsunuz?’’

Televizyondaki kadının tiz ve son derece neşeli sesi, Halil’i girdiği zaman tünelinden çıkarmıştı. Yeniden ürpertiyle televizyona odaklandı. Kadın elindeki bezi sallıyor, sanki doğrudan Halil’in gözlerinin içine bakarak konuşuyordu: “Çıkmayan leke yoktur, pes eden insan vardır!” Halil’in kaşları çatıldı. İki yıldır evi paylaştığı lekeyle aralarındaki sessiz anlaşmaya üçüncü bir şahıs burnunu sokmuş gibi sinirlendi. Ekranda kocaman kırmızı puntolarla bir numara ve hemen altında parlak bir şerit akıyordu: “Kökten temizlik için arayın. İlk arayan 50 kişiye kargo bedava, memnun kalmazsanız tek kuruş ödemeyin!”

Halil sinirine yenik düşmeyecekti, kumandayı eline aldı.

‘’İlk elliymiş… Sanki gecenin üçünde, bu kanalı izleyen elli tane avanak bulacaksınız’’ dedi televizyona doğru. Bir yandan da gözlerini tüldeki vişne lekesinden alamıyordu. Bunca zaman sonra ilk defa o lekenin sinirlerini bozduğunu hissetti. Kadın ise dur durak bilmeden resmen Halil’in üzerine geliyordu.

‘’Yıllardır sakladığınız o leke aslında bir anı değil, sadece çaresizlik! Çıkartamadığınız her leke sizin yenilginizdir!’’

Halil homurdanmaya başladı.

‘’Alt tarafı dandik bir deterjansınız, neyin felsefesi bu?’’

Bu homurtusunun üzerine ekranda ‘’Ücretsiz danışma hattı’’ yazısını görünce içi gıdıklandı; sırf o ukala kadının tezini çürütmek, birilerini azarlayıp stres atabilmek için telefona uzandı. En kötü ihtimalle dolandırılırdı; bu da son bir yıldaki en hareketli olayı sayılırdı. Ekrandaki numarayı tuşladı. Hat çalmadı bile.

’’Sıfır İz Müşteri Hizmetleri, merhaba Halil Bey’’ dedi neşeli bir kadın sesi.

Halil irkildi.

‘’Adımı nereden…’’

’’Bizi aramayı hak eden birinci kişisiniz Halil Bey. Bu sebeple deterjanımızın deneme sürümüne katılmaya hak kazandınız. Kargo sabah tam 09.15’te kapınızda. Tertemiz bir geçmişiniz ve geleceğiniz olması dileğiyle, iyi geceler Halil Bey.’’

Telefon hemen kapandı. Halil elinde telefonla öylece kalakaldı. Adres vermemişti, kredi kartı numarası girmemişti, hatta alo bile diyememişti. Bir dolandırıcılık şebekesinin bile en azından bir nezakete, adınız soyadınız diye soracak bir bürokrasiye ihtiyacı olurdu.

Ertesi sabah tam 09.15’te kapı iki kere çaldı. Halil kapıyı açtığında, sarı tulumlu, gereksiz neşeli bir kurye elindeki karton kutuyu kucağına tutuşturdu.

‘’Merhaba Halil Bey. İmza gerekmez, deneme sürümünüz başladı! Memnun kalmazsanız iade edersiniz ama emin olun, iade edecek bir şey bulamayacaksınız. Bol şans!’’

Kurye, Halil’in ağzını açmasına fırsat bırakmadan merdivenlerden kayarcasına indi. Halil şaşkınlıkla kutuyu açtığında üzerinde marka, barkod ya da içerik listesi bulunmayan mavi bir fısfıs şişe çıktı. Şişenin üzerine basılmış tek bir ibare vardı: “Çalkalayınız. Hedefe doğrultunuz. Fazla düşünmeyiniz.”

Halil şişeyi iyice evirip çevirdi.

’’Bildiğin camsil bu’’ dedi homurdanarak. Salona geçti. İki yıldır ona bir ayıbı hatırlatan vişne lekeli perdeye yaklaştı. Şişeyi salladı ve tetiğe bastı. Şişenin içinden tok bir sıvı sesi geldi. Odaya keskin bir nane ve ozon kokusu yayıldı. Leke, kaşla göz arasında kumaşın üzerinden bir toz bulutu gibi usulca kalktı ve havada eriyip yok oldu. Halil perdeye dokundu; kumaş ne ıslaktı ne yıpranmıştı. Halil aynı zamanda kafasında da bir hafiflik hissetmeye başladı. Ayfer’in yüzünü hatırlamaya çalıştı. Zihninde beliren tek şey, gri bir mont giymiş belirsiz bir siluetti. Ayfer’in sesini, o sifon kavgasını düşündü; kulağına sadece bozuk bir radyo cızırtısı geldi. Leke silinirken, lekeyi var eden kavga da hafızasından sökülüp gitmişti.

’’Kökten temizlik derken şaka yapmıyorlarmış’’ diye mırıldandı Halil.

Tam o sırada kapı yumruklanmaya başladı.

‘’Halil! Aç şu kapıyı! Ayakkabın dışarda, içerdesin biliyorum!”

Dışardan gelen ses, hiçte yabancısı olmadığı ev sahibi Cevdet Bey’in sesiydi. Halil son altı aydır kirasını ödememişti. Her ayın birinde başlayan o meşhur köşe kapmaca, ayın onuna doğru Cevdet Bey’in tansiyon krizleriyle taçlanırdı. Halil ise her seferinde ya ‘’Almanya’dan telif bekliyorum’’ yalanına sığınır ya da adam kapıya dayandığında içerde nefesini tutup ölü taklidi yapardı. Aralarındaki husumet artık sadece bir para meselesi olmaktan çıkmış, Cevdet Bey’in ‘’Ben bu daireyi sana yar eder miyim!’’ hırsıyla Halil’in ‘’Çıkarabiliyorsan polis çağır da çıkar’’ arsızlığı arasında süregelen bir kavgaya dönüşmüştü.

Halil, elindeki şişeyle panikle kapıya koştu. Kapıyı araladığı gibi Cevdet Bey kapı aralığına ayağını uzattı. Suratı mosmordu.

‘’Halil Bey, her ay olduğu gibi ayın onu geldi! Yani ne demek? Kiranın son günü! Daha doğrusu altı aydır biriktirdiğin kiranın son günü! Ya bugün o para toptan yatar ya da eşyalarını kapının önüne koyarım!’’

Halil, gayri ihtiyari elindeki spreyi bir kalkan gibi kapının arasından uzattı. Niyeti yalnızca araya mesafe koymaktı fakat panikten olsa gerek parmağı tetiğe takıldı. Yeniden o keskin nane kokusu etrafa yayıldı. Cevdet Bey’in yüzündeki o vahşi öfke bir anda eridi. Gözleri hafifçe kaydı, sonra boş boş koridora bakmaya başladı.

‘’Şey…’’ dedi kafasını kaşıyarak. Halil, kapıyı biraz daha araladı.

‘’Kardeşim afedersin, bu katta üçüncü daire neresiydi? Ben birine aşure getirecektim ama kaseyi de evde unuttum galiba.’’

’’Burası üçüncü daire Cevdet Bey.’’

‘’Öyle mi?’’ dedi adam dalgınca. Etrafını baştan aşağı süzdü.

‘’Ben sizi çıkaramadım evladım?’’

Halil kapıyı tamamen açtı.

‘’Halil ben. Kiracınız.’’

Cevdet Bey bu kez şaşkınlıkla etrafını süzmeye başladı.

‘’Benim burada dairem mi vardı? Allah allah…Neyse, hayırlı günler evladım, tansiyon ilacımı almadım herhalde bugün…’’

Ev sahibi merdiven tırabzanlarına tutuna tutuna, kendi kendine homurdanarak aşağı inerken Halil kapıyı yavaşça örttü. Kilidi iki tur çevirdi. Sırtını kapının soğuk ahşabına yaslayıp derin, titrek bir nefes verdi. Kalbi adeta kulaklarında atıyordu. İçini daha önce hiç tatmadığı, zehir gibi tatlı bir güç dalgası kaplamıştı. Elindeki şişeye gururla baktı. Bedava bir ev. Sıfırlanmış altı aylık kira borcu… Bu inanılmaz bir güçtü!

İşte tam o an, Halil’in zihninde ampüller yanmaya başladı. Dudaklarının kenarına tehlikeli bir gülümseme yayıldı. Ardından sehpaya yaklaştı. Üzerinde kırmızı puntolarla “Son Ödeme Uyarısı” yazan aylardır açmaya bile korktuğu o kabarık kredi kartı ekstrelerine doğru yürüdü. Hiç tereddüt etmedi ve şişeyi üzerlerine doğrulttu. Kağıtlar incecik bir duman halinde havaya karışıp kayboldu. Halil kahkaha atarak salonda volta atmaya başladı. Madem kökten temizlenecekti, o zaman hiçbir pürüz kalmamalıydı. Çalışma masasına yöneldi. İki yıldır hiçbir işverenin yüzüne bakmadığı, içine her baktığında kendinden utandığı o yalanlarla dolu, süslü püslü özgeçmiş dosyasına nişan aldı. Hızını alamıyordu, adeta gözü dönmüştü. Mutfak tezgahına koştu; bayat ekmek poşetine, buzdolabındaki o buruşmuş, yeşillenmiş yarım salçaya sıktı. Salona koşarak geri dönüp konsolun üstünde duran, teyzesinin hediyesi zevksizliğiyle gözünü tırmalayan yaldızlı kuğu biblosuna sıktı. Ev git gide hafifliyordu. Sanki salonun tavanı yükseliyor, duvarlar nefes alıyordu. Bütün suçlulukları, utançları, ödenmemiş bedelleri ve çaresizlikleri buharlaşıyordu. İşte gerçek temizlik bu demekti! Halil kendini yerçekiminden kurtulmuş bir tüy kadar hafif, neredeyse dokunulmaz hissetti.

Ta ki on dakika sonra telefonuna art arda gelmeye başlayan bildirimlere kadar…Telefon sehpanın üzerinde aralıksız titreşmeye başladı. Bildirimler ardı ardına ekranı dolduruyordu. Halil zafer sarhoşluğuyla telefonuna uzandı. Bu bildirimlerin sebebi muhtemelen artık borçsuz bir adam olmasının bankalar tarafından kutlanmasıydı. Hemen banka uygulamasını açtı. Açılış ekranı her zamankinden uzun döndü, döndü, döndü… En sonunda parlak kırmızı bir kutucuk belirdi.

‘’Girdiğiniz T.C. Kimlik Numarasına ait aktif bir müşteri kaydı bulunamamıştır.’’

Halil kaşlarını çattı.

‘‘Nasıl yani?..’’

Masanın üzerinde duran cüzdanı alıp telaşla açtı. Kredi kartını çekti; kartın üzerindeki kabartmalı isim, on altı haneli numara, çip… Hepsi silinmişti. Kart, dümdüz, mat beyaz bir plastik parçasına dönüşmüştü. Hesabındaki son dört yüz lira da gitmişti; çünkü borcu yok etmek, borcun bağlı olduğu hesabı ve o hesabın sahibini de sistemden silip atmıştı. Halil’in kafasında alarmlar çalmaya başladı. Aceleyle çalışma masasına koştu. Özgeçmiş dosyasını silerken spreyin dumanı hemen yanındaki duvara, oradan da çerçeveli üniversite diplomasına sıçramıştı. Halil duvara baktı. Çerçevenin içindeki diploma, üzerinde tek bir imza, mühür ya da harf dahi kalmamış, bembeyaz, tertemiz bir A4 kağıdı gibi duruyordu. Almanca çevirmen Halil, artık resmiyette liseyi bile bitirmemiş bir hiçti.

Ve tam o saniyede…Dairenin içindeki bütün elektrik kesildi. Buzdolabının boşluktan oluşturduğu, Halil’in alıştığı derin uğultusu aniden bıçak gibi kesildi. Kombinin ekranındaki soluk yeşil ışık söndü. Ev, bir anda derin bir sessizliğe gömüldü.Halil donakaldı. Kapıyı açıp koridora fırladı. Merdiven otomatiği pırıl pırıl yanıyordu. Karşı daireden televizyonun sesi, yan komşudan düdüklü tencerenin ıslığı geliyordu. Apartmanda hayat akıyordu. Elektrik sadece, ama sadece Halil’in dairesinde kesilmişti. Bunun tek sorumlusu, Cevdet Bey’in silinen hafızasıydı. Cevdet Bey daireyi unuttuğu için, Cevdet Bey’in kimliğine kayıtlı olan ana elektrik, su ve doğalgaz abonelikleri de sistem tarafından “sahipsiz ve aktif muhatabı yok” sayılarak otomatikman şebekeden düşürülmüştü. Halil kapıyı kapatıp, sokak lambasıyla aydınlanmaya çalışan loş salonun ortasında dikildi. Ev daha da soğumuştu. Ağzından çıkan her nefes artık havada beyaz bir buğuya dönüşüyordu. Kira yoktu, borç yoktu, hesap soracak bir ev sahibi ya da terk eden bir sevgili yoktu; ama elektrik, su, para, diploma ve kimlik de yoktu. Halil, varoluşun tam ortasındaydı!

Pencereye doğru yaklaştı. Şişeyi sokak lambasının en yoğun geldiği yöne doğru çevirdi. Şişenin arkasında, daha önce dikkatini çekmeyen, ancak büyüteçle okunabilecek mikroskobik boyutlarda bir metin vardı. Halil gözlerini kısarak okudu:

“Kullanım Koşulları – Madde 4/B: Silinen her yükümlülük, sistemdeki karşılık gelen hakkınızı da hükümsüz kılar. Kökten temizlik çift taraflı çalışır. Müşterinin varoluşsal kayıplarından şirketimiz sorumlu tutulamaz.”

’’Allah belanızı versin…’’ diye fısıldadı Halil.

Tam o sırada, salonun zifiri karanlığında şiddetli bir statik elektrik cızırtısı koptu. Prizde tek bir volt elektrik olmamasına rağmen, duvardaki televizyonun ekranı karlı, kör edici bir beyazlıkla aydınlandı. Ekranda yine dünkü kadın vardı. Ama bu kez türlü gariplikteki yerleri silmiyor, ellerini cebine sokmuş, doğrudan ekrandan dışarı, Halil’in gözlerinin içine bakarak arsızca sırıtıyordu. Hemen ardından, o şen şakrak sesi, buz gibi odanın duvarlarına çarpa çarpa yankılandı.

“Biraz fazla mı temizlediniz? Hayatınız bomboş ve anlamsız mı kaldı? Üzülmeyin! Sildiğiniz kredi kartı borçlarını, her ay kapıya dayanan o tatlı ev sahibinizi, ödenmemiş faturaları ve eski sevgilinizin sinir bozucu sesini sistemden geri yükleyen yeni ‘Tövbe Formülü’ şimdi sadece 9 taksitle! Üstelik ilk arayan yüz kişiye, iki yıllık unutulmuş vicdan azaplarını geri kazanma şansı!’’

Ekranın altında kırmızı puntolarla yeni bir numara yanıp sönmeye başladı.

Halil karanlıkta, önce hafifçe kıkırdadı. Daha sonra kahkahalarına engel olamayarak gülmeye başladı. Burnunu çekti. Soğuktan titreyen parmaklarıyla telefonunu tuttu. Ekrandaki ‘Şebeke Yok’ uyarısıyla bir süre bakıştı. Yine de arama yerinden ekrandaki numarayı tuşlamaya başladı. Telefon çalmadan açıldı.

‘’Sıfır İz Müşteri Geri Dönüşüm Merkezi, merhaba Halil Bey. Bizi aramayı hakeden birinci kişisiniz!’’

A. Silvia Aydoğan

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık