
Çizer: Hesna Gül
Halime Hanım kırk beş yaşındaydı ve görünürde hiçbir şeyi yoktu. Bu, doktorların değil, akrabaların teşhisiydi.
“Senin neyin var Allah aşkına?” diye soruyordu ablası.
Annesi daha inançlı yaklaşıyordu:
“İki tane pırlanta gibi çocuğun var. Şükret, şükret!”
Pırlantalardan biri üniversite sınavına hazırlanıyor, öteki ise odasının kapısını annesinin yüzüne kapatıyordu (kısacası, fena hâlde ergendi). Ama neticede ikisi de pırlantaydı.
Kocası Adem desen, kötü adam değildi. İçki yok, kumar yok, başka kadın yok. Eve gelirdi. Faturaları öderdi. Arabanın bakımını yaptırırdı. Kombinin basıncı düşünce ne yapılacağını bilirdi. Yirmi yıllık evlilikte Halime’yi bir kere bile aç bırakmamış, bir kere bile el kaldırmamış, hatta sesini yükselttiği zamanların toplamı iki elin parmaklarını geçmemişti.
Evleri vardı. Arabaları vardı. Yazın bir haftalığına denize gidiyorlardı. Kışın doğalgazı kısmıyorlardı. Buzdolabında peynirin üç çeşidi bulunuyordu. Bir insanın mutsuz olması için gerekli bütün şartlardan mahrumdular, anlayacağınız.
Fakat yine de… Halime mutsuzdu.
Daha doğrusu, mutsuz da değildi. Mutsuzluk bile bir çeşit duyguydu çünkü. İnsan mutsuzken hiç değilse mutsuz olduğunu hissederdi. Halime’nin başına gelen daha tuhaf bir şeydi: Hayatın tadı kaçmıştı. Duygular hissedilemez olmuştu.
Eskiden cumartesi sabahlarını severdi mesela. Şimdi cumartesi de salı gibiydi.
Eskiden okulda çocuklardan biri saçma bir cevap verdiğinde gülerdi. (Söylemeyi unuttuk, Halime çok sevilen bir ilkokul öğretmeniydi.) Şimdi de gülüyordu gerçi. Çocuklar üzülmesin diye hep gülerdi ama gülmesi gereken yerde güldüğünü bildiği için gülüyordu. Yoksa mesleğinin ilk yıllarındaki o masum komiklikleri hatırlayıp hatırlayıp gülme işi çoktan tarih olmuştu…
Öğretmenliği severdi. Şimdi de seviyordu… Galiba…
İnsan, yirmi iki yıldır yaptığı bir işi sevip sevmediğini nasıl anlar? Sabah kalkıp gidiyorsa seviyor mudur? Gitmeyince maaşı kesilecekse bu sevgi sayılır mı?
Bunları düşünmeye başlayınca psikiyatriste gitmişti. Psikiyatrist, genç sayılabilecek bir adamdı. Halime ilk görüşmede ondan hiç hoşlanmamıştı. Çünkü adam, Halime’nin anlattıklarına şaşırmıyordu.
Halime:
“Hiçbir şey yapmak istemiyorum.” diyordu.
Adam başını sallıyordu.
“Eskiden sevdiğim şeylerden zevk almıyorum.” dese yine başını sallıyordu.
“Bazen eve gidip herkes bir yere kaybolsa da tek başıma otursam diyorum.” dese adam bunu da gayet normal karşılıyordu.
Halime sonunda dayanamadı:
“Ben size çok korkunç şeyler anlatıyorum, farkında mısınız?”
Psikiyatrist gülümsedi.
“Yirmi yıllık evlilikten sonra insanın bir akşam evde yalnız kalmak istemesi, psikiyatride korkunç şeyler listesine aday bile olamaz.”
İşte o zaman doktoru biraz sevmişti.
Bir ilaç başladı. Sonra konuştular. Haftalar geçti. Sonra aylar…
Bir sabah Halime, mutfakta çay koyarken radyoda eski bir şarkıya eşlik ettiğini fark etti.
Bunu doktora anlattı.
Doktor, “Güzel.” dedi.
Halime, “Ne güzel ki?” diye sordu.
“Şarkıya eşlik etmeniz.”
“Eskiden her gün ederdim.”
“Demek ki geri geliyor.”
Halime bunu duyunca nedense sinirlendi. Neyin geri geldiğini sormadı. Çünkü insanın kendisinin bir yere gidip sonra geri gelmesi biraz ayıp bir şeymiş gibi geldi. Bir de bunu psikiyatrist söyleyince aklı gitmiş de geliyormuş gibi geliyordu…
Yaklaşık bir yıl böyle geçti. Daha iyiydi ama “iyi” değildi. İnsan bunu anlatmakta zorlanıyor. Sanki evin bütün ampulleri yanıyordu da voltaj düşüktü. Her şey görünüyordu ama hiçbir şey parlamıyordu.
O gece bir rüya gördü.
Rüyasında yirmi yaşındaydı. Bu kısmına çok memnun olmuştu. İnsan, rüyasında bile olsa yirmi yaşına dönünce itiraz etmez.
Rüyasında evlenmek üzereydi. Eşi Adem de yanındaydı; âdeta evlilik danışmanı, seçimine yardım eden biri gibiydi. Rüya bu ya, Adem de bu işten hiç rahatsız gibi değildi.
Sorun şu ki iki talibi vardı.
Birincisi düzgün bir adamdı. Ciddi, ağırbaşlı, karizmatik. Parasını nereye harcadığını bilen, geleceği olan, güvenilir biri. Halime onu sevmiyor değildi ama adam biraz sıkıcıydı. Neşesizdi. Hayatın bütün işlerini doğru yapıyor ama hayatın kendisini biraz yanlış yaşıyor gibiydi.
İkinci adamın ise bir mesleği olsa da fazla parası yoktu. Gençten biriydi. Lakin sevimli bir gençti.
Hep gülümsüyordu. Halime’ye bakarken yüzü değişiyordu. Sevgisini saklayamıyor, heyecanı gözlerinden pırıltılar saçarak fışkırıyordu. Bununla kalsa iyi, komik şeyler söylüyor, saçmalıyor, yürürken aniden kolundan çekip onu başka bir sokağa sokabiliyordu. Neşeliydi. Sevimliydi. Tatlıydı anlayacağınız.
Birinci adamı seçmek mantıklıydı. İçinden gelense ikincisini seçmekti.
Rüyasında uzun uzun düşündü Halime. Sonra, “Ben ikincisini seçiyorum.” dedi.
Her güzel rüya gibi bu rüya da, Halime bunu der demez bitiverdi…
Etrafı saran hafif bir horultuyla sabaha uyandı. Yanında Adem uyuyordu.
Ağzı hafifçe açıktı. Yirmi yıllık kocası… Halime karanlıkta ona baktı; biraz utanarak. Her ne kadar rüyasında ona kızmamış olsa da gerçekte kızacağını, kırılacağını biliyordu.
Kendini tutamadı ama. Bir süre rüyasındaki ikinci adamı düşündü. Sonra kocasına baktı. Sonra yine ikinci adamı düşündü. İçinden, insanın kırk beş yaşında böyle rüyalar görmesinin biraz terbiyesizlik olduğuna karar verdi. Ama çok da pişman olmadı.
Ertesi gün zaten psikiyatristle görüşmesi vardı. Rüyayı anlatıp anlatmamak konusunda randevusuna gidene kadar karar veremedi. Bu psikiyatrist ise rüyalara takmıştı kafayı. Kesin sorar diye içinden geçirdi.
Doktor, “Nasıl geçti haftanız?” diye sorunca, “İyi.” dedi. Sonra sustu.
Doktor bekledi. Çok da değil, kısacık birkaç saniye boyunca. Ama daha o sormadan Halime dökülüverdi:
“Bir rüya gördüm.”
“Anlatmak ister misiniz?”
“Pek sayılmaz.”
Doktor güldü.
“Öyleyse niye söylediniz?”
Halime de güldü.
“Anlatmak istiyorum demek ki.”
Başladı anlatmaya.
İki adamı anlattı. Birincinin ciddi, güvenilir, karizmatik oluşunu… İkincinin parasız ama neşeli, sevimli oluşunu…
“Ve ben,” dedi biraz utanarak, “mantıksız olanı seçtim.”
Doktorun yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Halime hemen yakaladı.
“Niye gülüyorsunuz?”
“Bir şey düşündüm.”
“Ne düşündünüz?”
“İkinci adamı tarif ederken yüzünüz…”
Halime toparlandı.
“Ne olmuş yüzüme?”
“Gülümsediniz.”
“E, komik çünkü.”
“Peki, ilkini anlatırken?”
“Ne olmuş?”
“Hiçbir şey.”
Halime adama baktı.
Psikiyatristlerin en sinir bozucu tarafı buydu. Bir şey söylemeden bir şey söylemiş gibi yapıyorlardı.
“Yani?”
Doktor arkasına yaslandı.
“Bu rüyayı illa yorumlamamız gerekmiyor. Ama madem getirdiniz, o zaman analiz etmeden olmaz.”
“Nasıl bir analiz?”
“İki adamın da kim olduğunu bulalım.”
Halime güldü.
“Birincisi Adem’e benziyor zaten.”
“Emin misiniz?”
“Yirmi yıldır aynı adamla evliyim, doktor bey. Ciddi, sorumluluk sahibi, güvenilir, biraz sıkıcı… Daha ne kadar ipucu lazım?”
“Peki, ikinci?”
Halime sustu.
“Bilmem.”
“Hiç tanıdık gelmedi mi?”
“Gelse size söylerim herhâlde… Gerçi belki de söylemem.”
İkisi de güldüler.
Sonra doktor sordu:
“Adem Bey’le nasıl tanıştınız?”
Halime’nin yüzündeki gülümseme bir anda durdu.
“Üniversitede.”
“Nasıl biriydi?”
Halime cevap vermedi. Pencereye baktı. Dışarıda, karşı binanın çatısına bir güvercin konmuştu.
“Saçları vardı.” dedi.
Doktor kahkahayı bastı. Halime de güldü.
“Yani vardı tabii, şimdi biraz seyrelse de… Neyse. Çok komikti. Çok konuşurdu. Parası da yoktu zaten. İlk buluşmamızda hesabı bölüşmüştük. Sonra dolmuşa verecek parası kalmadı diye eve kadar yürümüştü.”
Doktor bir şey söylemedi.
“Çiçek alamazdı.” diye devam etti Halime. “Bir gün yol kenarından papatya toplamıştı. Ben de çok romantik bulmuştum. Şimdi olsa ‘Belediyenin çiçeğini niye koparıyorsun?’ diye kızarım herhâlde.”
Güldü. Sonra sustu. Gülümsemesi yavaşça kayboldu.
Doktor:
“Rüyadaki ikinci adamı bir daha tarif eder misiniz?”
Halime ona baktı. Artık anlamıştı.
“Yok artık.”
Doktor omuzlarını kaldırdı.
“Ben bir şey demedim.”
“Demeyin zaten.”
Bir süre ikisi de sustular. Halime’nin gözleri dolmalıydı tam burada ama dolmadı. Onun yerine tuhaf bir öfke geldi.
“Yani ben başka bir adama âşık değilim.”
“Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Kocama âşığım.”
“Onu da ben söylemedim.”
“E, ne söylüyorsunuz siz?”
Doktor gülümsedi.
“Belki siz Adem Bey’in yerine başka birini istemiyorsunuz. Belki Adem Bey’in yerine eski Adem Bey’i istiyorsunuz.”
Halime sustu. Cümle, odanın ortasına bırakılmış bir eşya gibi kaldı.
Doktor devam etti:
“Belki rüyanızdaki iki adam iki ayrı kişi değil. Hatta danışmanınız olan adam da onların kendisi.”
Halime başını eğdi.
“Biri şimdiki Adem…”
“Diğeri?”
Halime cevap vermedi. Doktor da vermedi.
Bazen insanın kendi söylediği cümle, başkasından duyduğundan daha çok can yakar. Ama yine de gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır…
“Yirmi yaşındaki Adem.” dedi sonunda Halime.
Sonra güldü. Ama bu sefer gülüşünde bir acılık vardı.
“İyi de haksızlık değil mi bu? Ben de yirmi yaşındaki Halime değilim.”
“Belki rüya zaten tam olarak bunu söylüyordur.”
“Neyi?”
“Adem Bey’in eski hâlini özlerken kendi eski hâlinizi de özlüyor olabilir misiniz? Rüyanızda kısa da olsa yirmi yaşınızı yaşamıyor mu beyniniz?”
Halime’nin yüzü değişti. Bir şeyi anlayınca yüzümüze gelen o ifade belirdi yüzünde. Birden yirmi beş yıl önceki kendisini hatırladı.
Otobüsü kaçırınca koşan kızı… Yağmur başlayınca saçları bozulacak diye umursamadan, ıslanmak hoşuna gittiği için yürüyen kızı… Maaşını alınca hesap kitap yapmadan kitap alan kızı… Adem’le bir simidi bölüşüp akşam eve dönerken kendisini dünyanın en zengin insanı sanan kızı…
Ne olmuştu ona?
Ölmemişti. Kaybolmamıştı. Kimse onu kaçırmamıştı. Yalnızca yıllar boyunca çok önemli işlerle uğraşırken bir yerde unutulmuştu.
Çocukların ateşi çıktı. Kredi ödendi. Bulaşık makinesi değişti. Okul toplantıları yapıldı.
Anneler hastalandı. Babalar yaşlandı. Arabalar değişti. Çocuklar büyüdü. Dolaplar küçüldü. Ev büyüdü. Banka hesabı büyüdü.
Ve iki insan, hayatlarını düzene sokmak konusunda öyle başarılı oldular ki sonunda hayatın kendisini de düzene soktular.
Neşenin başına gelen buydu belki. Fazla düzenlenmişti her şey.
Halime eve döndüğünde Adem salonda oturuyordu. Televizyonda haberler açıktı. Önünde bilgisayar, elinde telefon vardı.
Halime kapıda durdu. Yirmi yıl önceki çocuk orada değildi. Ama dikkatli bakınca tamamen gitmiş de sayılmazdı.
“Ademmm…”
“Hı?”
“Bana hiç papatya almıyorsun.”
Adem telefondan başını kaldırdı.
“Ne?”
“Papatya.”
“Şimdi mevsimi mi?”
İşte buydu!
Halime kahkahayı bastı. Adem şaşkın şaşkın baktı. Adam papatyayı sebzeyle falan karıştırmıştı…
“Ne gülüyorsun?”
“Hiç.”
“Psikiyatrist ne dedi?”
“Başka bir adama âşıkmışım.”
Adem’in telefonu elinden düştü.
“Ne?”
Halime montunu çıkardı.
“Merak etme. Adam sensin.”
Adem birkaç saniye karısına baktı.
“İlaçlarını değiştirdi mi bu doktor?”
Halime daha çok güldü. Sonra yanına oturdu.
“Adem, sen eskiden daha komiktin.”
“Sen de eskiden daha kolay gülerdin.”
Cevap o kadar çabuk gelmişti ki Halime sustu.
Adem de sustu. İkisi birbirine baktı.
Yirmi yıllık evlilik bazen böyledir. İnsan, karşısındakini çok iyi tanıdığı için bir yerden sonra bakmayı bırakır. E hâliyle bakmayı bırakınca görmeyi de bırakır.
Halime o akşam ilk kez uzun zamandır kocasının yüzüne dikkatlice baktı. Gözlerinin kenarı kırışmıştı. Saçları seyrelmişti. Biraz kilo almıştı. Yorgundu. Ama oradaydı. Yıllardır her şeye rağmen bırakıp başka bir yere, başka birine gitmemişti.
Rüyadaki neşeli çocuk da bir yerlerde onun içindeydi belki. Tıpkı yirmi yaşındaki Halime’nin kırk beş yaşındaki bu kadının içinde bir yerlerde olması gibi.
“Çıkalım mı?” dedi Halime.
Adem saate baktı.
“Nereye?”
“Bilmem.”
“Ne yapacağız?”
“Bilmem.”
“Çocuklar?”
“Evde kalırlar.”
“Araba?”
“Yürüyelim.”
Adem karısına şüpheyle baktı.
“Sen gerçekten psikiyatristten mi geliyorsun?”
“Evet.”
“İyi geliyor mu bari?”
Halime düşündü.
“Galiba.”
Montunu tekrar giydi. Adem homurdanarak kalktı.
“Dur, üstümü değiştireyim.”
“Değiştirme.”
“Böyle mi çıkayım?”
“Böyle çık.”
“Niye?”
Halime kapıyı açtı.
“Çünkü her şeyi bu kadar düzgün yapmak zorunda değiliz.”
Sokağa çıktılar. Nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Bu, uzun zamandır başlarına gelen en güzel şeydi.
Biraz yürüdüler. Adem bir ara elini uzattı. Halime tuttu. Eli aynı eldi. Aynı sıcaklıkta, aynı büyüklükte; yalnızca biraz daha yaşlı.
Köşeyi dönerlerken küçük bir parkın önünden geçtiler. Çimlerin arasında birkaç papatya kalmıştı.
Adem durdu. Halime hemen:
“Sakın!” dedi. “Belediyenin çiçeğini koparma.”
Adem şaşkın şaşkın bakakaldı. Bu kadınların ne istediğini anlamak imkânsızdı. Papatya istiyor muydu, istemiyor muydu?
Sonra ikisi birden gülmeye başladılar.
Demek ki bazı şeyler kaybolmuyordu. İnsan yalnızca onları o kadar uzun süre kullanmıyordu ki kendisinde o özellik artık yok sanıyordu. Gülmek gibi…
Halime o gece eve dönerken hâlâ distimisi olan kırk beş yaşında bir kadındı. Ertesi sabah yine işe gidecekti. Adem yine faturaları ödeyecek, çocuklardan biri yine odasının kapısını kapatacak, öteki sınav stresinden yakınacaktı.
Hayatları mucizevi biçimde değişmedi. Zaten mucizeler, çoğunlukla hikâyeyi bitirmek isteyen yazarların başvurduğu tembelce çözümlerdir.
Hesna Gül