
Çizer: Ayşın Bayram
Gözümü açtım, uyandım. Karşımda, koyu gri perdelerin arasında bir röntgenci… Siyah, kara, kapkara gözler; buz karası gözler. Kırpmadan, iri siyah kristalleriyle dikkatlice bana bakıyor pencere pervazından. Üzerinde simsiyah, jilet gibi parlak bir pardösü. Sabahın bu saatinde “Burada ne işin var?” der gibi bakıyor. Ulan, pazar bugün. Burası benim yatağım, benim. Asıl senin ne işin var? Sanki asayiş memuru… Öyle bakıyor ki, mübarek ruhsatımı iptal etmeye gelmiş. “Buraların asayişi bizden sorulur şekerim. Bu caka bu fiyaka nedir böyle? Destur!”
Başım ağrıyor, resmi görevli gagasını kaşıyor pervazın ardında. “Kışt, hadi cicim! Buraların tapusu zaten karışık.” Gagasını cama vuruyor bu sefer, tak tak. Sanki dün gecenin o “Mekânın tozu dumanı bizden sorulur şekerim.” goygoyunu teybe almış da şimdi bana dinletmeye hazırlanıyor. Bakışlarında bir tutanak katılığı, bir “biz bu filmi çok gördük” genişliği. “Lan şerefsiz karga, kışt! Sen git kendi çöplüğünde kehanet sat.”
Pazar sabahı ilk aklıma gelen, Hitchcock. Tövbeler olsun. “Alfred, o kuşlar filminde insanlara saldıranlar, martı mıydı yoksa karga mı?” Bizim çılgın kıza gidiyor aklım, ha ha deli! Kelebekten ve kuşlardan korkan başka bir insan evladı daha yoktur sanırım ondan başka. Tamam, belki olabilir de bu şekli şahane halde yoktur. Eda, bu kanatlıgillerin yeryüzüne inmiş bir zebani türü olduğuna inanıyor. Üstüne, burun deliklerimizden içeri girip beynimizi yavaşça kemirecekleri kanısında. “Senin hayal gücünün esamesi okunmaz Hitchcock, bizim çatlağın yanında.”
Yatağın solundan kalktım. Sol, yani kalbin olduğu taraf ama kalple pek alakası olmayan bir yerden. Uğursuzluk diyorlar buna. Sabahın ilk mesaisini buz karası bir bekçiyle açmışım, yatağın yamuk tarafından inmişim; asayiş de dün geceden kalmış…
Banyoya vardım yedi adımda. Yedi. Sanki kutsal bir yolculuk gibi saydım. Aynaya baktım. Yüzümde yine dün geceden kalmış bir “keşke” duruyordu. Rimelim akmamış, sadece ikametgahını yanağıma taşımıştı. Siyah bir hüzün hattı; göz pınarımdan çeneme doğru, sanki bir kaçış planı çizer gibi. “Şu, keşkeleri ne vakit bir paçavra gibi fırlatıp atmayı öğrenecektim. Şairin dediği gibi yolun yarısına vardığım yaştaydım, fakat henüz ve hâlâ öğrenememiştim amaların güvenli kollarına sığınmayı.” Bir cümle aradım ama ile başlamaya uygun. Bulamadım. “Hiçbir şey yoksa, çay vardı. Demli çay her derde devaydı ve pazara en yakışandı.”
Saat on bire çeyrek var. Zaman, sanki bir yere gitmek istemiyormuş gibi kapının eşiğine çökmüş, ayakkabılarını bağlamaya üşeniyor. Mutfakta tek başımayım ama maşallah Viyana Filarmoni Orkestrasını dün gece eve atmışım, yakmışız ne var ne yok beraber. Şimdi enkazın altından, paslı gürültüyü birlikte topluyoruz sanki. Çaydanlık, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu; muhtemelen doğalgaz faturasına söyleniyor olmalıydı zannımca. Buzdolabının motoru, “buralardan gidelim” der gibi bir ritim tutturmuştu. Pimapen camın titrek uğultusu da konserin soprano solisti gibi; bütün o gürültü perdesini yırtıyor gibiydi.
Bir bardak çay koydum. Demli. Sanki demli olunca dertler daha az şeffaf olacaktı. Bir yumurta kırdım. Sarısı dağıldı. Dağılsın. Hayatım sanki çok mu bütündü? Soprano camdan dışarı baktım. Pazar gününün sağır edici sessizliği… Sokakta, pazar kahvaltısı ekmeği alan adamların telaşlı adımları…Herkes bir yere ait gibi. Adımlar, sıcak ekmeği sofraya tam vaktinde yetiştirmenin telaşında, gönüller aidiyetlik hissinin kaygısızlığında.
Dağınık yumurtanın yanına, bir simit aldım dünden kalma. Sertleşmiş. “Hayat da böyle işte; tazeyken susamları parlar, bayatlayınca dişini kırar.” diye sesli söyledim, ikametgâhı kaymış rimelim üstünden masanın boş tarafına takılıp. Bazen dengeyi kaçırıyorum, şu iç-dış ses karışıyor. Akşamdan kalma olduğum için, yüklenmiyorum bu sefer kendime, ama…
Üç lokmada bitiriyorum kahvaltıyı. Dişimi kırmadım. Türbe yeşili mini köşe koltuğun üzerine varınca, iyice salıveriyor yorgun bedenim kendini. Yorgunluğun sebebi, geceki yüksek anason yüklenmesi de olabilir belki diye geçiriyorum eş zamanlı aklımdan. Televizyonu açmıyorum. Açarsam, birileri bana diş macunu ya da mutlu bir gelecek satmaya çalışacak. Ah bir de şu macun reklamlarında beş saniyede bir tüküren insanlar… Kâbus yahu, çikolatalı kurabiye yiyorum belki o vakit. RTÜK iletişim hattı diye bir şey var mı? Varsa, ne kadar ilişebiliyoruz?
Sahi neden türbe yeşili? Belki de penceredeki o resmi görevli uğursuz karganın kehanetlerine karşı bilinçsizce yaptığım tercihlerdendir vakti zamanında. Neticede imanın rengi bu, her türlü uğursuzluğu bir ‘neyse’ ile savuşturacak kadar mübarek. Kim bilir bu kasvetli karizmanın, ölüm, zekâ ve kehanet simgesi olma serüveni nerden geliyor? Şayet pembe bir flamingo olsa pervazımda, muhtemelen ondan daha çok korkardım. Tıpkı benim gibi saçları siyah; ebruzen tüy defterinin de yalnızlık ve ürkütücülük kat sayısı mı artırıyor bu kuzguni renkten ötürü? Saçlarımızı pembeye boyasak, uçup gider miydi ki Pazar kasveti? Hoş, kalbini nasıl boyayacaktın ki “Süveyda”. Kara ile barışığım ben doğuştan. Bak şimdi, sarıp sarmalasaydım keşke hayvanı.
Hakkı yeniyor bunların. Düşününce, medeniyetin şafağında, insana ilk merhameti, kendi türüne karşı ‘gömmeyi’ öğreten de oydu. Tamam ilk meyyit vukuatı da ondandı amma, olsun. Asayişi bozan namı köklerinden, fakat insanoğluna yön gösteren, tabiri caizse ilmi ilk öğreten de ta kendisi yani. Habil ile Kabil’in o ilk cinayetinde, yeryüzü ilk kez kana bulandığında, iki karga gelmiş, kavgaya tutuşmuş. Biri diğerini öldürmüş, ruhuna ‘El-Fatiha’ yani. Tam anlamıyla cuk! Duanın, kelimenin de Türkçe karşılığı başlangıç demek değil mi zaten, ‘El-Fatiha’. Nihayetinde, toprağı kazarak kardeşini gömmesi gerektiğini göstermiş şaşkın Kabil’e. Mesele sadece renk değildi zannımca, kadim bir lanet olmalıydı.
Telefon…Eda… Pazarın bu saatinde arıyorsa, dün geceki kaçışımın yankıları hala sönmemiş demektir. Başkası olsa reddederdim ama Eda’nın bitmek bilmeyen enerjisi, bazen benim bu sessiz dünyamın tek havalandırma deliği oluyor.
– Ölmedin değil mi? Bak vasiyetinde o antika aynayı bana bırakmadıysan kapına dayanırım.
Sesi, her zamanki gibi sabah kahvesinden bile daha uyarıcıydı. Gülümsemem çatlamış dudağımı hafifçe sızlattı.
– Yaşıyorum Eda, sakin ol. Sadece günün anlamını yansıtan sükunetinin ve kendimin tadını çıkartıyorum.
– Bak hala yalnızlıktan söz ediyor. Kızım dün gece o masada yalnız değildin ki! Herif tam senin o buğulu ve mesafeli tavrına methiyeler düzerken, sen ne yaptın arıza? Gittin masadaki tüm peçeteleri tuzlukları topladın, yetmedi yan masadan da bir tane kaptın. Herkes sana bakarken sen pürdikkat o kulenin dengesini ayarlıyordun. En son viyola rengi fularını o tepedeki tuzluğun üstüne bayrak niyetine dikip, “mimarisi bitti, şimdi yıkılmasını bekleyin” diyerek kalkıp gittin. Herkes dondu kaldı.
– Devrildi mi bari?
– Devrilmedi! Kimse dokunmaya cesaret de edemedi. Ama suç sende değil ki…Delisin işte Süveyda kabul et. Adını boşuna koymamışlar senin, kalpteki o siyah nokta… Küçücük bir yere koca bir dünya sığdırıp bizi hep kapıda bırakıyorsun.
Güldüm. Eda bazen hiç okumadığı kitapların en can alıcı cümlelerini kurabiliyordu. Fakat artık sesi Kordon’un sabahki iyot kokusundan bile daha keskin bir hal almaya başlamıştı.
– Tamam biraz abartmış olabilirim belki, azıcık, kabul. Ben sadece o çiğ yığınını somutlaştırdım Eda’m, kötü bir niyetim yoktu. Kule, boş konuşmaların anıtıydı.
– Biraz mı? O cümleye “biraz” fazla gelir tatlım. Çıkaralım. Herkes büyülenmiş gibiydi, yemin ederim. Çocuk arkandan “galiba performans sanatçısı ve gemiyi ilk terk eden o oldu” dedi. Rezil olduk diyemiyorum işte tam olarak bu yüzden. Ah garson bile “kaldırmalı mıyım?” diye sordu. “Dokunma o bir enstalasyon” dedim, bozmadım seni. Yemin ederim totem gibi bıraktın gecenin ortasına tuzlukları. Bir de çocuk ısrarla numaranı istiyor, vereyim mi?
Kahkahamı bastıramadım. O gürültünün ortasında yapılabilecek en sessiz en dürüst şeyi yapmıştım bence ama…
– Kuzum, Allah aşkına o gemideki herkes birbirinin üstüne basarak yükselme ya da fark edilme arzusundaydı. Kordon’un bağında, lüks şatafatlı gece kulübü tadında yüzen dev disko topu. Ayrıca mönüdeki bir şişe şampanya fiyatına bir ay boyunca evini geçindiren insanlar var bu ülkede. Numaramı da sakın verme, o çocukla benim aramda fersahlarca sessizlik farkı var. Benim kalem dün gece o masada düştü, bir daha geri dönmeye niyetim yok.
– Aman iyi, yine başladık felsefeye! Of senin o siyah kuyularının içinde boğulacak değilim. Hadi kalk bir kahve iç de kendine gel. Akşamüstü ararım, yine bir şeyler inşa etmeye kalkma! Seviyorum seni.
Telefonu kapattım. Kendi kendime gülümsedim. Performans sanatçısı ha? Aslında yaptığım şey bir sanattan ziyade, o gemideki çiğliğin resmini çizmekti. Anladım. Ben o geminin müjdeci beyaz güvercini değildim. Ağzımda zeytin dalıyla o birbirine benzeyen suretlere dönüp “Kurtuluş burada!” diye yalan söyleyemezdim. Ben o ilk kafes açıldığında kanat çırpan, sonsuz griliğin içinde kendi siyahını bulan o firari kargaydım.
Düşünsene, Nuh bugün bir gemi yapsa ve “Her türden bir çift gelsin!” diye seslense, kapıda nasıl bir kaos çıkardı? Ama hayvanlar için değil, insanlar için. Muhtemelen aynı doktordan çıkmış, aynı elmacık kemiklerine ve aynı şablon gülüşlere sahip binlerce kadın; aynı berberde düzeltilmiş sakalları ve aynı başarı hikayeleri ile birbirinin kopyası binlerce erkek birbirini ezerdi içeri girmek için. Nuh şaşkınlıktan asasını düşürürdü. Çünkü ortada farklı bir tür kalamamış ki! Herkes o kadar birbirine benzer, o kadar yapay ve o kadar seri üretim ki; gemiye kimi alsa aslında tek bir kişiyi almış gibi olacaktı. Birbirinin üstüne basarak yükselme arzusundaki ve dünyanın merkezi hep kendisinin olduğuna ikna o insan yığını, aslında tek bir prototipin farklı bedenlerdeki tezahürüydü sadece.
Hepsi o devasa gururlarının altında eziliyor. Hani derler ya, ‘Çocuklar neden mutludur? Çünkü guruları yoktur.’ diye… O gemideki herkesin o kadar büyük o kadar hantal gururları vardı ki; kimse o ağırlıkla ne mutlu olabiliyordu ne de gerçek. Nuh ‘un meşhur gemisinin update edilmiş hali; kopya kalyonu, yüzen disko topu, seri üretim insan pazarı… Olsa olsa curcuna gemisinden başka bir şey değildi dün geceki; elbette hayatı kurtaracak bir öz bulunması imkansızdı içinde.
Döndüm. Baktım. Resmi görevli hala pervaza vuruyordu. “Boşuna uğraşma şekerim, gemi çoktan kalktı, içi de kibrinden geçilmeyen aynı modellerle dolu. Bizim siyahımız onlara fazla gelir.” dedim yüksek sesle.
Yatağın yamuk tarafından inmiş olabilirim, ama en azından hangi denizde boğulmayacağımı biliyorum. Asayiş bende değil ama firar bende.
Ayşın Bayram
Dev kalplimmmm💜💜💜 kocaman öpüyorum 💋💋💋
Kalemine sağlık şefim başarıların daim olsun