
Çizer: Ekin Aslanoğlu
Doğu İtalya’nın taş sokakları sabahın ilk ışıklarıyla ağır ağır uyanıyordu. Trieste’de, Adriyatik’ten gelen tuz kokulu rüzgâr, dar kaldırımlara döşenmiş yüzyıllık taşların arasından süzülerek eski binaların duvarlarına çarpıyor, nemli ve serin bir sabahın habercisi oluyordu. Kiremit çatılı evlerin pencereleri henüz açılmamıştı. Yalnızca birkaç kilisenin çanı, sabah duası için şehri usulca çağırıyordu. Uzun ve dar sokakların iki yanına dizilmiş solgun sarı ve toprak renkli binalar, zamana direnen yorgun yüzler gibiydi. Pencerelerden sarkan beyaz perdeler rüzgârla hafifçe kıpırdıyor, taş merdivenlerin üzerine düşen gölgeler şehrin yorgun geçmişini anlatıyordu. Sokak aralarında küçük fırınların dumanı yükseliyor, sıcak ekmek kokusu kilise taşlarının soğukluğuna karışıyordu. Şehrin tam ortasında yükselen büyük kilise, gri taş duvarları ve sivri kulesiyle gökyüzüne doğru uzanıyordu. Çanın her vuruşunda güvercinler havalanıyor, gölgeleri meydanın taş zeminine düşüyordu. Meydanın ortasındaki mermer çeşmeden akan su, sabah sessizliğini bozan tek şeydi.
O sabah, siyah bir pelerinle meydanın köşesinde duran genç bir kadın vardı. Yüzü solgun, gözleri uzaklara dalmıştı. Elleri titriyordu; sanki her çan sesiyle kalbi biraz daha parçalanıyordu. Bekliyordu. Belki gelecek birini, belki hiç gelmeyecek birini… Ama en çok da beklemenin ona vereceği acıyı. Çünkü bu şehirde aşk, çoğu zaman kilise duvarları kadar soğuk ve taş sokaklar kadar sertti. Ve bazı aşklar daha başlamadan mezar taşına yazılmış bir isim gibi sessizce ölürdü. Siyah pelerinin içinde nadir bulunan güzellikte kırmızı elbisesiyle Isabella Serafina duruyordu. Elinde bir tek gül vardı, eşi benzeri görülmemiş güzellikte narin bir gül. Beyaz tenini süsleyen siyah kaşlarının altına gölge gibi düşen uzun kirpikleri ve katran karası gözleri, ince bir sis perdesinin ardından etrafa dalgın dalgın bakıyordu. Gelmeyecek birini beklemesine rağmen her nefesi umutla doluyordu. Sanki ona kavuşacak gibi bekliyordu. Ama biliyordu: Leandro gelmeyecekti. Bir daha göremeyecekti doyamadığı sevgilisinin yüzünü.
O sabah, güneş öyle güzel vuruyordu ki Trieste’nin soğuk duvarlarına, ağaçlarda çiçekler açmaya başlamıştı; bahar gelmişti. Genç Isabella, fırından ekmek almak için evden çıkmıştı. Etrafı izlerken neşe içinde turuncu ve sarı elbisesinin etekleri uçuş uçuş etrafa salınıyordu. Etek uçlarındaki çiçek motifleri, ağaçlardan salınan tomurcuklara benziyordu. Yol üzerinde, tomurcukların arasından yeni açmış bir gülü kopardı Isabella. Uzun siyah saçlarının arasına, kulağının arkasına iliştirdi; kırmızının en güzel tonu, saçlarıyla bütünleşiyordu. Fırına girdiğinde bir anda mis gibi ekmek kokusu ve sıcak fırının havası yüzüne vurdu. Yüzünü kısa bir an için eliyle kapadı sıcağın etkisi ile. Sonra her zamanki güleryüzü ile merhaba deyip Pane Bianco ekmeğinden aldı. Sabah açlığıyla en sevdiği ekmekten canı çekmişti. Focaccia ekmeği yoktu tezgahta. Tatlı sesiyle ekmek ustası Alfredo amcaya sordu:
“Benim ekmeğimden yok mu?”
Isabella ekmeklere o kadar odaklanmıştı ki, etrafına hiç bakmamıştı. Son kalan Focaccia ekmeğini, Isabella içeri girdiğinden beri onu izleyen Leandro almıştı çoktan. Alfredo amca da, “Son kalan da satıldı,” dedi. Isabella’nın o güzel yüzü şımarık bir ifadeyle düştü. Delikanlı bir yandan içten içe gülüyor; bir yandan da gözlerini bu güzel kızdan alamıyordu.
“Anlaşılan, bu ekmek olmazsa yüzünüz gülmeyecek, küçük hanım,” dedi Leandro tebessüm ederek. Isabella o an delikanlıyı fark etti.
“Daha önce gelseydim son ekmeği ben alacaktım ama bu güzel bahar sabahının tadını çıkarırken geç kalmışım fırına” dedi şımarık bir tebessümle.
Leandro ekmeği ona vermeyi teklif etti ancak Isabella teşekkür ederek red etti. Eve giderken, adını bile öğrenemediği delikanlının yüzünün çok tanıdık geldiğini düşündü. Oysa daha önce hiç görmemişti. Neden böyle hissediyordu? Gözleri açık kahverengi, saçları dağınık ve gür, yağız bir delikanlıydı. Fırına giderken coşkuyla giden Isabella, eve dönüşünde baharın o serin rüzgarını bile hissedemiyor gibiydi. Ağır adımlarla yürürken, taze ve sıcak ekmeğin ucundan ucundan koparıp ağzına atıyor, kendi kendine “Ben bu delikanlıyı nerede gördüm? Çok tanıdık geliyor,” diye soruyordu.
Eve geldiğinde annesinden azar işitince toparlandı. Kocaman açılmış zeytin gözlerini annesine dikti. Annesi, ekmeği fare gibi tırtıkladığını görünce bağırmaya başlamıştı. Isabella kaçıyor, annesi kovalıyor. Masada oturan küçük erkek kardeşi ve babası ise gülüyordu. Neyse ki babası müdahil olunca konu kapandı. Güzelce kahvaltılarını yaptılar. Isabella odasına çekildiğinde, yiyemediği Focaccia aklından çıkmıyordu. Acaba aklı sadece ekmeğe mi gidiyordu, yoksa adını bilmediği delikanlıya mı? Tanıyormuş hissi onu bir an heyecanlandırmıştı. Ama onu ilk defa gördüğünü biliyordu.
Ertesi gün yine karşılaşırım ümidiyle fırına koştu. Oysa bu sefer o delikanlının yerinde bir yaşlı teyze bide amca vardı. Ekmeklerini ve Focaccia’sını aldı, etrafına bakınarak evine döndü. Birkaç gün boyunca böyle devam etti. Ancak o delikanlı bir daha görünmedi. Acaba fırına uğramıyor muydu, yoksa zamanını mı uyduramıyordu? düşündü durdu. Belki de yabancı biriydi. Geçerken uğradı fırına ve başka bir şehire gitti . Bu kadar düşünmek de Isabella’yı rahatsız etti.
Boş zamanlarında Rengarenk tablolar çiziyor, cıvıl cıvıl eserler çıkarıyordu. Çok da yetenekliydi İsabella. Babasının da merakı vardı resme. Isabellaya resim yapmayı o aşılamıştı. Trieste de çok fazla bulunmuyordu malzemeler. Venedik veya İspanya’dan temin ediyordu babası her gittiğinde. Sanki Isabella ressam olmak için doğmuştu.
Yine bir gün güneşin en güzel sarısı yansırken camından içeri, gezintiye çıkmak istedi Isabella. Sepetine birkaç renk boya, hayvan kılından yapılmış fırça ve birkaç ısırık aldığı focacciasını koydu. Ormana doğru yol aldı. Renkli çiçeklerle kaplı yeşilin her tonuna ev sahipliği yapan bağlardan bahçelerden geçiyordu. Doğayı çizmeyi, o renklerle bütünleşmeyi çok seviyordu. Liman kasabasıydı yaşadığı yer. Maviliği sevse de onun aklı hep çiçeklerde ağaçlardaydı. Ormanın içinde kimsenin bilmediği sessiz köşesi vardı. Her zaman gittiği. Etrafı çiçek bahçesi ve kocaman gürgen ağaçları ile kaplı küçük bir göletti burası. İsabellanın Cennet Bahçesiydi. Her zaman oturduğu koca taşa doğru gidiyordu ki duraksadı. Yerinde birinin oturduğunu gördü. Neşeli ve cilveli bir ses ile “ O taş benim taşım yanlış yere oturmuşsun bayım” dedi. Oturan kişi arkasına bakmadı. Isabella daha yüksek bir sesle, daha sert şekilde haykırdı.
“Heyy size diyorum. Orası benim yerim diyorum!” Şapkalı bey arkasını dönüp Isabella’nın gözlerine baktı. Genç kız o siyah zeytin gözlerini kocaman açtı yine. Şaşkındı çünkü karşısında Focaccia ekmeğini kaptırdığı, adını bilmediği, yüzünü daha önce görmüş gibi anımsadığı o delikanlı vardı.
“Adım Leandro Moretti!” dedi alaycı bir tavırla delikanlı.
Isabella bu tavrın karşısında iyice sinir olmuştu. O sempatik halinden çıkıp haşin bir kıza döndü. Sert ve ciddi bir tavırla tek nefeste konuşmaya başladı.
“Bakın bayım! Ah pardon! Leandro Moretti bey, bu cennet köşesi benim renkli alanım. Gizli bölgem ve benim ilham aldığım tek yer. Siz bayım, ahhh pardon! Leandro Moretti. Benim yerime yerleşmiş ilhamımı çalıyor ve ruhumu gasp ediyorsunuz!”
Huhhh diye nefes vererek cümlesini bitirdi. Kolunun biri sepetini tutuyordu, diğer eli belindeydi bunu söylerken. Leandro inceden dudak kenarından gülümsedi.
“İsminizin yazdığını göremiyorum, adınız her ne ise” diye gülümsedi.
“Isabella Serafina” dedi İsabella. Biraz sinirli, biraz muzip, birazcık da alımlı bir tavırla. Sonra bir anda genç delikanlının elinde bir defter ve karakalem gördü. Haliyle ilgisini çekti. Hemen ciddiyetini toparladı ve derin bir nefes alarak konuştu.
“Bayım, aa pardon Leandro Moretti, ben bu yaşıma kadar bir kere seyahat ettim. Bu çevreden başka bir yeri keşfedememiş, bu koca dünyayı şu küçücük yerde bulmaya çalışan, renk aşığı resim tutkunu bir genç kızım! Ve siz şuan benim dünyamı karartıyorsunuz.”
Leandro hayranlıkla baktığı bu rönesans tablosu gibi kıza gülerek “bakın burda daha yer var” dedi. Isabella oğlanın yanına oturdu. Birkaç dakika etrafa bakıp sessizce etrafa bakındılar. Isabella dayanamayıp “çizimlerinize bakabilir miyim?” diye sordu genç oğlana.
Genç ise ikiletmeden gösterdi hepsini tek tek. Isabella şaşkınlık içindeydi. Her bir detayı eksiksiz çizilmiş hayvanlar resimleri sayfalarda. Isabella tablolarında, bütün renkleri kullanırken, Leandro sadece kara bir kalem ile bir hayvanı bu kadar kusursuz çizebiliyordu. İçi ısınmıştı oda Boyalarını ve malzemelerini çıkardı. Renklere ne kadar aşık olduğunu anlatmaya başladı delikanlıya. “Sen renk ile anlatmayı seçmişsin ben ise siyah ile” dedi Leandro. Sohbet derinleşmeye başlamıştı. Leandro konuştukça İsabella’nın gözlerinin içi gülüyordu. Birkaç ay her gün buluşup böyle devam ettiler muhabbete. Isabella ve Leandro aşık olmuşlardı birbirlerine. Her gün görüştüler ikisi de. Çok aşık oldular hiç ayrılmak istemiyorlardı. Isabella yatağına uzandığında, Lenadro ile kuracağı bir gecenin hayaline sarılıp uyuyordu. Günler geçti böylece.
O sabah içi acıyarak uyandı Isabella. Bilmediği bir sebepten güne kötü başlamıştı. Dışarda adeta gök yarılıyormuşcasına yağmur yağıyordu. Hava o kadar griydi ki akşam olmuştu sanki.O gün Leandro ile buluşacaklardı. Yağmura aldırış etmeden hazırlanıp gitti sevdiğinin yanına. Leandro değişik bir ruh halindeydi. Gözleri sanki bulutları içine hapsetmiş gibi buğulu ve ıslaktı Isabella’ya bakarken. Isabella kaygı ile sevdiğine bakıyordu. Karşısına oturdu ne olduğunu anlamaya çalıştı. Leandro ona çizimlerini Roma’ya gönderdiğini ve ordan büyük teklifler aldığını, artık oraya gitmek istediğini söyledi. Roma çok uzaktı. küçükken bir kez babası ile gitmişti. Isabella gözyaşlarını silerek evlenip birlikte gidelim dedi Leandro’ya. Ama delikanlı tek gitmeye karar vermişti çoktan. Adının tüm dünyaya duyurup, eserlerini tüm dünyaya göstermek istiyordu. Evlilik ona başka bir sorumluluk yükleyecekti biliyordu. Bu yüzden emin bir duruş ve biraz da kırıcı bir tavırla düşüncelerini dile getirdi. Ardından cebinden bir adet gül çıkardı ve uzattı Isabella’ya.
“Ben tüm derin duygularımla sevdim seni ama gitmeliyim. Yalnız gidip, kendimi ıspatlamalıyım. Seni ilk gördüğümde bu gül yeni açıyordu. Siyah saçlarının arasında bana göz kırpıyordu. Şimdi sana dünyanın en güzel gülünü veriyorum. Senin gibi açmış olgunlaşmış bu gülü…”
Isabella almıştı gülü eline. Masum bir tebessümle gözlerine baktı sevdiğinin. Bilmiyordu Leandro İsabella onunla gelse dünyası rengarenk olacaktı.
“Senin kapkara bir kalemin var. Bu karanlık, yüreğini de boyamış. Bu gülü ömrümün sonuna kadar saklayacağım. Yolun açık olsun Leandro Moretti” dedi ve arkasına bakmadan gitti.
Isabella mutsuzdu artık. Güneş de açsa her yer karanlıktı artık onun için. Ailesi bu duruma üzülüyordu. Uzun bir süre Isabella’nın bu haline saygı duydular. Ama Isabellanın gözleri artık öyle neşeli bakmıyordu hayata. Babası onu karşısına alıp, bir arkadaşının tüccar oğlunun onunla evlenmek istediğini ve çok efendi, sakin, işinin peşinde bir adam olduğunu söyledi. Isabella artık bu aşkın hüsranın’dan kurtulmak ve yeni bir hayata kavuşmak için kabul etti evliliği. Evlenip taşındığı ev renksiz, dışı taştan, içi ahşap kaplı bir evdi. Sadece yaşamak için yiyor, içiyor, sohbet ediyor ve gülüyordu. O gülün hayalini nereye gitse elinde götürüyor hiç bırakmıyordu.
Zaman geçti, bir kızı oldu. Saçları kahverengi, teni bembeyaz. Hayata kızı ile tutundu, kocası varla yok arasında sadece işe gidip gelen bir adamdı. Isabella bütün vaktini kızı Elena ile geçiriyordu. Yıllar geçti Isabella hep yalnız ve mutsuzdu. Kızı büyüyor, büyüdükçe annesinin bu soğukluğunu babası ile arasında bir aşk olmamasına bağlıyordu. Babası annesini hiç sevmiyor, ilgilenmiyor, hatta görmüyordu. Oysa o kadar güzeldi ki annesi. Elena bakmaya doyamıyordu. Isabella bazen çiziyor, bazen yazıyor ve saklıyordu o sayfaları. Elena annesinden habersizce okuyordu yazdıklarını. Bakıyordu kara kalemle çizilmiş, kapkaranlık, acı çeken resimlere. Hiç renk yoktu çizdiği resimlerde. Isabella yazılarında büyük aşkını, kavuşamadığı aşkını anlatıyordu isim vermeden.
Isabella artık çok yaşlanmıştı. Kocası ölmüştü ama zaten yaşarken de ölü gibiydi. Bu yüzden ne Isabella ne Eleni eksikliğini hiç hissetmedi. Sabah Eleni, annesinin hâlâ kalkmamış olduğunu görünce uyandırmak için odasına gitti. Kapıyı araladı, İsabella yatağındaydı. Zeytin gözleri tavana sabitlenmişti. Kımıldamıyordu. Gözleri açıktı ama içinde hayat yoktu. Eleni annesine seslendi, “Anne…”dedi titreyen bir sesle. Yanıt gelmedi.
Bir adım daha yaklaştı, tekrar seslendi. Yine yanıt gelmedi.
Annesi ölmüş olamazdı; gözleri açıktı. Sanki birazdan dönecek, ona gülümseyecek gibiydi. Eleni donmuştu. O an dünyanın bütün sesleri susmuş, odanın içinde yalnızca sessizlik kalmıştı. İsabella’nın eli kimsenin farketmediği hayali bir gülü tutuyordu.
Eleni annesinin baş ucunda duran kağıda uzandı. Simsiyah boyanmış sayfanın tam ortasına kırmızı bir gül çizilmişti. Gül, kırmızı ve yeşilin ahengiyle karanlığın ortasında parlıyor sanki yaşayan bir şeymiş gibi duruyordu.
Kâğıdın Arkasına şu sözler yazılmıştı:
“Isabella Serafina Moretti Adımdan tanı ve bul beni.”
Isabella, kavuşamadığı Leandro’suna son bir mesaj bırakmıştı sanki. Eleni çok ağladı.
Annesinin kavuşamadığı aşkına, kuramadığı aileye, içinde büyüttüğü yalnızlığa ağladı. Gözyaşları ile annesini toprağa emanet etti.
2 ay sonra meydanda bir kalabalık dikkatini çekti. Bir Resim sergisinin açılışı vardı. Her bir Resim rengarenk ve çok etkileciydi. Oysa o, annesinden hep karakalem resimler görmüştü; karanlık, hüzünlü ve sessiz. Resimler adeta renkli bir çiçek bahçesi gibiydi. İnsanlar hayranlıkla resimlere bakıyordu. Eleni bir tablo da takılı kaldı. Yemyeşil bir ormanın ortasında, dünyanın en güzel kırmızı gülü duruyordu. Gül, sanki karanlığın içinden doğmuş bir umut gibiydi.
Altındaki imza:
“Leandro Moretti”
Eleni’nin kalbi duracak gibi oldu.
Bu, annesinin kavuşamadığı o büyük aşkı olabilir miydi?
Annesinin adını yazdığı Moretti…
Annesinin el yazısından yazılan bu isim, şimdi karşısında duruyordu. Etrafına bakındı. Bir köşede sessizce oturan yaşlı adamı gördü. Uzun boyluydu. kahverengi gözleri solgun, saçları bembeyazdı. Eleni’ye bakıyordu. Sanki o tablonun önünde duracağını biliyormuş gibi. Eserlerin sahibini bulduğunu anladı adamın yanına gitmek istedi yapamadı hızla ordan uzaklaştı.
Leandro İsabellasının gençliğini gördüğüne yemin edebilirdi. Genç kadının ardından fırladı nereye gittiğini tahmin ediyordu. Bir dükkânın önünde durdu. İçeri girip küçük bir şey aldı. Kalbi yıllar sonra ilk kez bu kadar hızlı atıyordu. İsabellasının evine vardığında. Bahçenin kenarındaki mezar taşının başında az önceki genç kadını gördü.
Eleni Leandro ile göz göze geldiğinde “Kalk anne… Leandro’yu getirdim sana… Kalk… Gözlerin açık biliyorum… Bak o burada…” dedi.
Leandro olduğu yerde donakaldı.
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Yetişememişti Isabella’ya.
Roma’da eserleri sergilenmiş, birçok ülkeyi gezmiş, adını dünyaya duyurmuştu. Bütün bu şöhretin yolculuğunun içinde Trieste’ye dönememişti. Onu bekleyen kadına yetişememişti.
Usulca mezarın başına yaklaştı.
Eleni, annesinin son isteğini anlamış ve mezar taşına “Isabella Serafina Moretti” yazdırmıştı.
Leandro çantasını açtı.
Dükkândan aldığı focaccia ekmeğini toprağın üzerine bıraktı.
Sonra koynundan bir gül çıkardı.
Mezarın başına dikti.
Yine kavuşamamışlardı.
Isabella, karanlık ruhunu renklendirmişti Leandro’nun; ona ilham olmuş, onu siyahtan renge dönüştürmüştü.
Leandro ise Isabella’ya karanlığı bırakmıştı.
Isabella’nın eli hep kimsenin göremediği kırmızı bir gülü tutuyordu, o gülle birlikte bu dünyadan sessizce ayrılmıştı.
Ebru Kürya Diler
Anlatımındaki o zarif sadelik ve akıcılık, okuyucuyu hiç zorlamadan hikâyenin içine çekiyor. Kelimeleri kullanışındaki özen ve duyguyu aktarma biçimin gerçekten çok etkileyici; bazı cümlelerde durup tekrar okuma isteği uyandıran bir gücü var. Satır aralarında hissettirdiğin o derinlik, yazını sıradanlıktan çıkarıp çok daha özel bir yere taşıyor. Karakterlerin doğallığı ve anlatımındaki içtenlik de metne ayrı bir samimiyet katmış. Böyle bir kaleme sahip olmak gerçekten çok kıymetli… Yazmaya devam etmeni içtenlikle isterim, çünkü ortaya çıkan şeyler sadece okunmuyor, hissediliyor. Devamını büyük bir merak ve heyecanla bekliyorum….
Kaleminin hep ileriye gitmesi dileğiyle. Emeğine sağlık!
Ebruuuummm 🥺 o kadar akıcıydı ki resmen film izliyor gibi gözümde canlandı… Tek nefeste okudum..
Hiç bir erkek görmedim gerçekten seven bir kadın kadar sadakatli..
Çok etkileyici ve harika bir hikayeydi…Eline emeğine yüreğine kalemine sağlık güzelim benim 👏👏👏👏❤️
Canım ablam, Isabella’yı okurken senin kalbini satırlarda hissettim resmen. O kadar duygulu, zarif ve içine çeken bir hikâye olmuş ki bitince insanın aklında kalıyor. Seninle gurur duydum, iyi ki bu güzel hayal dünyanı insanlarla paylaşıyorsun. ❤️🌸
Kalbini ruhunu verdiğin çok güzel etkileyici bir yazı olmuş kalemine emeğine yüreğine sağlık.