Kimim Ben – 3. Bölüm

*Bu hikaye, “Kimim Ben” öyküsünün devamıdır.

Çizer: Nurşah Dincer

Çalan telefona normalde hiç yapmadığı bir atiklikle kendisine daha uzak olmasına rağmen Noah koştu. Martha yetişemedi bile. Noah ona aramaya devam etmesini ifade eden bir yüz ifadesiyle baktı. Martha da hiç sorgulamadan içeriye gitti. Tüm bunlar saniyeler içerisinde gerçekleşmiş ve Noah telefonu açmıştı bile.

-Alo, dedi karşıdaki.

Noah şaşkındı duyduğu ses karşısında ve cevap veremedi dondu kaldı. Karşıdaki kişi tekrarladı:

-Alo, Martha sen misin?

Hala cevap yoktu. Ama Noah duyduğu kişinin kim olduğundan emindi ama cevap veremiyordu. Sanki tüm kelimelerini çalmışlardı.

Birkaç saniye her iki taraf da bir şey diyemedi. İkisi de birbirinin tereddüt eden, heyecanlı nefes alışverişini duyuyordu. Sessizliği bozan karşı taraf oldu.

-Noah sen misin?

-E…, Evet, benim, diyebildi sadece Noah.

-Senin evde olacağını düşünmemiştim, dedi. Martha’ya Johannes’in durumunu soracaktım, diyerek de devam etti. Gayet soğuk kanlı, normal bir ses tonuyla.

Oydu. Daha yeni onu aklından geçirmiş. Ona ne kadar da ihtiyacım var diye düşünmüştü Noah. Aslında hep geliyordu bu başına. Ama şimdi canına tak eder derecesinde ona ihtiyaç hissetmişti. Fakat karşısındaki ses ona o kadar uzak, o kadar mesafeliydi ki. Zaten ona bunları söyleyebilecek ne cesareti ne de yüzü vardı. Kendini toparlamaya çalışarak,

-Artık geceleri çalışıyorum babamla ilgilenebilmek için.

-O nasıl?

Bu soruya nasıl cevap verebilirdi. O da bilmiyordu. Bildiği tek şey babasının şu an kimsesiz olduğuydu ve en kötüsü de buydu.

-Bilmiyorum, diyebildi ve derin bir iç çekti ağlamamak için kendini zor tutarak.

-Noah, bilmiyor musun, ne demek bu, sen… o iyi misiniz, dedi Emma endişeyle.

-Bilmiyorum…çünkü…çünkü…babam…o dün geceden beri kayıp.

-Nasıl? Ama bu nasıl olur? Martha bana sürekli kontrol ettiğinizi söylemişti. Yalnız bırakmıyoruz demişti.

Bütün her şeyi biliyor. Bizi terk etmemiş, diye düşündü Noah.

-Demek her şeyi biliyorsun.

-Evet Johannes’i merak ettiğim için Martha ile haberlerini alıyordum. Ona kızma sana söylememesini ben istedim.

Noah darmadağın olmuştu. Nasıl bugüne gelmişti. Babası nerede bilmiyordu. Her şeyi doğru yaptığını zannetmesine rağmen onu koruyamamıştı. Emma’yı da kaybetmişti. Yüzleşmek istemediği, kendisini sürekli haklı çıkarmaya çalıştığı bir konu da Emma’nın gidişiydi. O babasının hastalığı için her şeyi yapmaya çalışırken onu terk etmişti. Ama gerçek bu muydu? İlk defa bunu sorguluyordu. “Ona kızma söylememesini ben istedim”, böyle söylemişti ona Emma. Nasıl biri olmuştu ki Emma böyle davranmak zorunda kalmıştı. Sanki bir enkazın altında kalmış ve uzun bir süre sonra ilk defa canının yandığını hissetmişti.

-Noah…orada mısın?

-Evet, buradayım.

-Herhangi bir iz var mı nereye gittiğine dair? Polise haber verdiniz mi?

Noah sorularına cevap vermeden birden kendisi bile söylediğine şeye şaşırarak,

-Buraya gelebilir misin, dedi.

Soru ağzından çıktığında sanki o değil de başkası konuşmuş gibi şaşırdı. Ama istediği de buydu ta en başından beri.

Emma bir süre hiçbir şey diyemedi. Noah’ya kızgındı hala, daha da önemlisi kırgındı. Onun yanında olma çabalarına karşı hep onu itmişti. En sonunda da ona gitmekten başka bir seçenek bırakmamıştı. Ama şu an önemli olan Johannes’in bulunmasıydı. Tüm kırgınlığını ve kızgınlığını bir kenara bırakarak;

-Bir saate orada olurum, dedi.

Bir saat Noah için geçmek bilmedi. Evi sayısız kez dolandı. Polisi defalarca aradı babasıyla ilgili. Evin altını üstüne getirdi belki bir ipucu bulabilmek umuduyla. Martha’ya bile ona yardım etmesi için fırsat vermedi. Martha da çaresiz Emma’nın geleceğini öğrendiği ve Noah’nın sabahtan beri bir şey yemediğini bildiğinden bir şeyler hazırlamak için mutfağa gitti.

Emma o kadar zaman gelmemiş olmasına rağmen sanki dün gelmiş gibi bir ezbere yol tutuşla evin sokağına varmıştı. Eve doğru attığı her adım ayrı bir tereddüt ama aynı zamanda da kararlılık içeriyordu. Her adımında kendine adeta bir zırh hazırlıyordu Noah’yı gördüğü zaman için. Sürekli kendine “Johannes için” deyip duruyordu. Ama yine de evin kapısına geldiğinde kalbinin yerinden çıkacak gibi atmasına mâni olamadı. Evet kapıdaydı. Birkaç kez eli zile gitti ve elini geri çekti. En sonunda buna bir dur demesi gerektiğini de bildiğinden zile bastı. Kapı hemen açıldı. Bu kadar çabuk açılmasını beklemiyordu ama artık çok geçti ve geri dönüş yoktu. Yavaşça sokak kapısını açtı ve merdivenlerden ağır ağır çıkmaya başladı.

Daire birinci kattaydı. “Ne kadar uzatabilirim ki yolu” diye düşünmeden edemiyordu. Ama “ne kadar uzatabilirsem kâr” diye de kendi kendini savunmaya geçiyordu. Kontrollü, sakin bir duruş sergilemek istiyordu. Ama nefesi ve kalbinin atışı buna müsaade etmemekte kararlıydı. “En azından kapıda karşılayan Martha olsun” diye dualar ettiyse de dairenin kapısına geldiğinde karşısındaydı Noah. Saçı başı dağılmış, yorgun ve uykusuz olduğu her halinden belliydi. Yüzünde üzgün, çaresiz bir ifade vardı. Ama ona bakışında gizli bir memnuniyet hatta mutluluk olduğunu sezinledi Emma. Tüm yorgunluğu ve çaresizliği gözlerinden okunan adama üzüldü. O da istemsiz, belli belirsiz bir gülümseme ile Noah’ya karşılık verdi.

“Saçlarını mı kesmiş, yakışmış. Biraz zayıflamış sanki.” diye geçirdi içinden Noah.

-Hoş geldin, gerçi hoş bir durum değil ama ne diyeyim bilemedim.

-Hoş bulmak isterdim.

-Bayan Emma nasılsınız? Buyurun lütfen, diyerek söze katıldı Martha.

Salonda camın yanında çok değil daha dün babasıyla karşılıklı oturdukları koltuklara oturdular. İkisi de nasıl davranacaklarını, nasıl söze başlayacaklarını bilemez haldeydiler.

-İçecek bir şey alır mısınız? Çay, kahve ya da başka bir şey, dedi Martha.

-Hayır teşekkür ederim. Şu olayı baştan anlatsanıza neler oldu?

Tüm olan biteni Martha ve Noah Emma’ya anlattı. Emma şaşkınlık ve kaygı dolu gözlerle onların anlattıklarını dinledi ve bir çıkış yolu aramaya başladı onlarla.

-Odasına baktığınızı söylediniz, eksik bir şey var mı? Belki bize bir ipucu olabilir.

-Annenizin kürkü, üstünde o gün giydiği kıyafetler ve ayakkabısı…, dedi Martha ve duraksadı.

-Ne oldu, dedi Noah. Aklına bir şey mi geldi?

Martha onlara cevap vermeden önce mutfağa koştu tüm raflara ve dolaplara telaşla baktı. Daha sonra Johannes’in odasına gitti. Orada da aramaya devam ediyordu.

Emma ve Noah ne olduğunu anlamak için peşinden gittiler.

-Ne oldu Martha, ne arıyorsun, dedi Noah.

-İlaç kutusu… ilaç kutusunu koyabileceğim yerlere bakıyorum. Ama hiçbir yerde yok, dedi.

Kendini yere bıraktı ve ağlamaya başladı.

-Hepsi benim suçum.

Emma onu yerden kaldırdı ve teselli etmeye çalıştı. Noah tüm bu duygusallıktan kendini sıyırmış bir şekilde donup kaldı. Emma Martha’yı biraz teskin ettiğinden emin olduğunda,

-Senin suçun değil, kimse böyle olacağını bilemezdi, değil mi Noah?

Noah’dan cevap gelmiyordu. Noah’ya doğru döndüğünde donup kaldığını fark etti ve yanına gitti.

-Noah…Noah.

Cevap yoktu. Emma iki eliyle omuzlarına şefkatle dokundu ve onun gözlerine gelecek hizada olacak şekilde gözlerinin içine baktı. Emma’nın omuzlarına dokunuşları adeta vücudunun buz kesen halini ısıtmıştı. Yavaşça kaskatı hali geçti ve o da Emma’nın gözlerine baktı. O güzel, yemyeşil gözlerine. Yine o istemsiz gülümseme belirdi yüzünde. Emma da mı gülümsüyordu ama aynı zamanda endişeli bir gülümsemeydi bu.

-Noah iyi misin? Korkmaya başlıyorum artık.

Noah ancak şimdi onu duyabilmişti. Gözlerindeki korkuya son vermek için,

-İyiyim dedi.

-İyisin değil mi? Bak bu ilaç kutusu belki işimize yarayabilir. Polise bildirelim.

Emma’nın son söyledikleri Noah’yı iyice kendine getirdi.

-Nasıl? Ne işe yarayacağını bilmiyorum. Ama yine de polise bildirelim tabi.

Noah polise haber verir. Fakat polis zaten hastalığı sebebiyle bilgileri ve kullandığı ilaçların alındığı eczanelerle irtibata geçmiştir. Henüz bir haber yoktur.

-İlaçlarını otomatik bir alışkanlıkla yanına almıştır belki de. Bunda ne var ki! Polisten de bir şey çıkmadı, dedi Noah.

Emma ve Martha her ne kadar ona yardım etmek ve umut olmak isteseler de Noah’nın haklı olduğunu biliyorlardı.

O sırada eczanede Johannes’in kurduğu cümle karşısında Sebastian ve Friedrich durumun hassasiyetinin net bir şekilde farkına varmıştı. Sebastian Friedrich’e sakin kalmasını yüz ifadesi ile adeta emretti.

-Merak etmeyin sizinle en iyi şekilde ilgileneceğiz, dedi Sebastian Johannes’e ve sakince onun yanından kalkıp Friedrich’in yanına gitti.

-Kim olduğunu öğrenmemiz lazım Friedrich, bu tür hastalar çok hassas olur. Yapacağımız her hareket onun aleyhine olabilir.

-Şu anda şok mu geçiriyor sence? Kim olduğunu unuttu baksana.

-Olabilir ama şu an önemli olan sakin kalmasını ve kendini tehlikede hissetmemesini sağlayıp varsa eğer ailesini bulmak.

-Polise haber verelim.

-Evet, tam da öyle yapacağız. Sen sokaktaki telefondan polisi ara ve haber ver. Alzheimer olduğunu da özellikle belirt, dedi Sebastian.

Friedrich telefon etmek için çıkınca Sebastian elinde bir bardak su ile Johannes’in yanına döndü. Johannes sakince oturuyordu.

-İçmek ister misiniz, diye sordu Sebastian.

Johannes sanki bu sorunun sorulmasını beklemiş gibi biraz önceki sakinliğinden eser olmayacak bir atiklik ile aniden ayağa kalktı. Ona çok yakın olan Sebastian’ın elindeki bardak yere düştü ve kırıldı.

-Kimsin sen? Neredeyim ben?

-Sakin olun, sakin olun, bakın oturalım, geçecek.

Sebastian bunları söylerken bir yandan onu nazikçe tutmaya ve sakinleştirmeye çalışıyordu ama nafile. Her hamlesi ile Johannes daha da sinirlendiriyor ve daha agresif davranmasına sebep oluyordu.

-Bırak beni, gitmem gerek, gitmem gerek.

Johannes etrafta ne varsa fırlatmaya ve kırmaya başlamıştı. Sebastian artık baş edemeyeceğini anladı. Önce gidip zar zor eczanenin kapısını kilitledi ve hemen gidip bir sakinleştirici iğne hazırladı. Johannes’in arkasından gelip iğneyi ona vurdu. Johannes bu hamle karşısında tüm kuvveti ile Sebastian’ı itti ve eczanenin bir köşesine onu fırlattı. Başını çarpan Sebastian sersemledi ama Johannes’in son haline de şahit olabildi.

Johannes yavaş yavaş yere yığıldı ilacın etkisiyle ve bayılmadan önce son sözleri,

-Bırakın beni, gitmem gerek… gitmem gerek… ama nereye bilmiyorum, oldu.

Bir süre sonra Friedrich eczaneye geri döndü ve gördüğü manzara onu dehşete düşürdü. Bir yanda gizemli adam yerde, bir yanda arkadaşı başı kanlar içinde.

-Ne oldu burada Sebastian, dedi ve yanına gidip başına baktı.

-Sen gittikten sonra çok sinirlendi. Ona hâkim olamadım ve sakinleştirici vurdum. Ama o sırada olanlar oldu.

-Bayıldı yani sadece.

-Evet. Sen ne yaptın?

-Polisi aradım. Bakacaklar ve bize haber verecekler. Ambulans da birazdan gelir.

-İyi bari onlar bizden daha iyi ilgilenirler.

-Şimdi senin başına bir bakalım. İyi dikişe gerek yok gibi. Pansuman için malzeme getireyim, dedi Friedrich.

Ecza dolabından malzemeleri alırken de Sebastian’a seslendi:

-Baygınken kimliği üzerinde mi diye baksak mı? Hem gelenlerin de işini kolaylaştırmış oluruz.

Sebastian bu sorunun üzerine yerden yatan adama baktı ve o anda başı tekrar sızladı. Bu sırada Friedrich ona doğru gelmişti bile.

-Ne dersin, diye tekrar sordu.

-Olabilir aslında, dedi Sebastian.

Friedrich perişan olmuş arkadaşına zahmet vermemek adına sen dur diye bir işaret yaparak Johannes’e yaklaştı. Bir insanın bu halde olması ve bunlara şahit olmak üzücüydü. Ama bunu onun iyiliği için yapmak zorundaydı. Tüm duygusallığı bir tarafa bırakarak ceplerine bakmaya başladı. Arka cebinde nihayet aradığını, yani cüzdanı buldu. Cüzdanı almasıyla bir fotoğrafın yere düşmesi bir oldu. Merak işte, fotoğrafı yerden aldı önce cüzdana bakması ve kimliği bulması gerekirken. Fotoğrafta bir kadın kucağında bir bebek ve yanında da bir adam vardı. Bir fotoğrafa, bir yerdeki gizemli adama bakmadan edemedi. “Herhalde fotoğraftaki adam gizemli adamımız ve yanındaki de ailesi” diye geçirdi içinden.

-Ne yapıyorsun orada, o fotoğraf ne, buldun mu kimliği, dedi Sebastian gergin ve telaşlı bir ifadeyle.

-Cüzdanın içinden bu fotoğraf düştü, herhalde ailesi dedi ve fotoğrafı Sebastian’a uzattı.

Kızgınlıkla fotoğrafı aldı Sebastian ve Friedrich’e,

-Şimdi meselemiz bu fotoğraf mı, başımın halini görmüyor musun? Lütfen şu cüzdana bak artık dedi. Hiç fotoğrafa bakmadan onu bir kenara koydu.

-Peki, peki kızma bakıyorum. Veeee işte burada Johannes Jung.

-Tamam hiç vakit kaybetme, hemen polise haber ver.

Friedrich arkadaşını sinirlendirmemek için hemen telefona doğru koştu. Johannes ise her şeyden bihaber hala yerde yatıyordu.

-Akşam oldu, bir gün oldu neredeyse, hala babamdan haber yok, ben ne yapıyorum burada böyle, sadece duruyorum.

Durmadan kendi kendine söyleniyor ve evin içinde dört dönüyordu Noah. Martha sessiz sessiz bir köşede çaresizce ağlıyordu.

-Ne işe yararsın Noah, o seni bu yaşa getirdi, o olsa seni ne yapar eder bulurdu, sen… sen, derken Emma aniden önüne dikildi. Noah ile yine göz göze geldiler.

-Ne yapıyorsun sen, ne yapıyorsun Noah, baban hasta, kabul et artık bunu, ona zarar vermek hiçbirimiz istemeyiz ve onu bulmak, ona iyi gelmek için elimizden geleni yapıyoruz. Anla artık bunu. Sen de yapıyorsun elinden geleni ama başına gelenleri değiştiremezsin. Kendini suçlaman bir fayda sağlıyorsa biz de aynısı yapalım. Faydası var mı? Söyle…söyle…

Noah Emma’nın bu çıkışıyla biraz önceki öfkesi üzüntüye dönüştü ve acılar içinde, gözleri dolu dolu ona baktı.

-Onu da kaybetmek istemiyorum, diyebildi sadece.

Noah’nın bu söylediği cümleden sonra Emma’nın da gözleri doldu. Gözyaşlarını tutmak için verdiği çaba boğazını düğüm düğüm etti. Ama yine de ona gülümsemeye çalıştı.

-Bunun olmaması için elimizden ne geliyorsa yapacağız. İster misin biraz yürüyelim babanın yürüyüş yaptığı kanal boyunca. Etrafa da sorarız gören var mı diye. Temiz havada belki aklımıza yeni bir fikir de gelir.

Noah karşısında çırpınıp duran bu kadına artık daha fazla dayanamadı ve evet der şekilde başını salladı ve dışarı çıktılar.

-Her gün burada yürüyüş yapıyordu, ben de arkasında takipte tabi. Ama geçen gün biraz geç kalmışım dönüşte ona yakalandım. Nasıl toparlayacağımı bilemedim.

-Biliyorum.

Noah hem şaşırmış hem de şaşırmamıştı. “Nasıl bu kadar kör olabildim ve seni kaybettim” diye geçirdi içinden ama,

-Her şeyi biliyorsun. Bunu bile, diyebildi ona sadece.

-Şu bankta biraz oturalım mı?

Noah cevap bile vermedi. Banka gidip oturdular. Noah gelip geçenleri ve kanalı boş gözlerle seyrediyordu. Emma ise endişeli ve kaçamak bakışlarla ona bakıyordu. Emma’nın ona bakmadığı bir an Noah Emma’ya döndü ve ona bakmaya başladı geçen zamanı telafi etmek istercesine. Sanki tüm sorularının cevapları, tüm dertlerinin çareleri onda saklıymış gibi geliyordu adeta. Bir süre sonra Emma bakış süresinin uzunluğundan ona doğru döndü ve o da bakmaya başladı. Hiçbir şey konuşmadılar bir süre. Tüm söylemek istedikleri sanki kelimelere sığmamıştı da gözlerine, yüzlerindeki çizgilere, ara ara gözlerine dolan yaşlara sığmıştı. Sessizliği bozan Noah oldu.

-Özür dilerim, dedi ve elini uzattı tut dercesine.

Emma’nın göz yaşları artık tutamayacağı kadar uzaktaydı.

-Seni…hala…çok…, diye ekledi Noah fakat cümlesini tamamlayamadı.

-Ben de…ben de … seni, diyerek Emma tamamladı Noah’ı ve birbirlerine sarıldılar.

Tam o sırada Noah’nın telefonu çaldı. Arayan Martha’ydı.

-Efendim… efendim…Bay Johannes’i bulmuşlar dedi heyecanla ve mutlulukla.

-Ne…gerçekten mi? Babamı bulmuşlar mı? İyi miymiş? Ne söylediler?

-Şehir merkezindeki hastaneye götürmüşler.

-Tamam…tamam, ben dedi, sonra Emma’ya baktı, biz… biz hemen gidiyoruz.

Emma’ya tekrar sarıldı.

-Babam bulunmuş, iyi ama hastanede, gidelim.

Hastaneye gittiklerinde olan biteni onlara anlattılar. Noah mutluydu ama babasının nasıl uyanacağı konusunda da endişeliydi. Onu hatırlayacak mıydı? Kimim ben demiş. Kendisini, Johannes’in kim olduğunu bilecek miydi? Tüm bunları düşünse de onu sağ salim bulduğu için şükrediyordu.

Bir hafta sonra hastaneden çıktılar. Uyandığında artık her şeyin daha farklı olacağı günlerin geldiğini anlamışlardı. Johannes artık uzun sessizlikler geçiriyor, sonra aniden tam tersi atik, agresif sorgulamalara giriyordu. Doktorlar tüm bunların normal olduğunu ve sakin bir şekilde onu düzeltmeden karşılık vermelerini söylediler. Artık evde bir yardımcı daha vardı Martha dışında. Noah ve Emma yeniden evlendiler ve babalarının yanına yerleştiler. Altı ay içerisinde artık yeni bir düzen kurdular. Noah artık hastalığı daha net bir şekilde kabullendi ve yardım tekliflerini yanıtsız bırakmamaya karar verdi.

-Oturmak ister misiniz, dedi yardımcı kadın.

Johannes çok sevdiği kanala bakan banka oturdu. O sırada yardımcı kadına ben buradayım sen gidebilirsin dedi Noah yüzüyle.

-Oturabilir miyim?

-Tabi, tabi, buyurun.

Johannes mutlu bir şekilde etrafı seyrediyor. Noah da babasına şefkat ve özlemle bakıyordu. Ona kendini hatırlatmadan ve onu zorlamadan sadece yanında olmaya çalışıyordu. Onunla olabileceği her dakikanın, her saniyenin kıymetini bilerek.

Önlerinden geçen bir baba ve oğlu görünce Johannes gülümsedi. Noah da onun gülümsemesine gülümseyip neye gülümsediğine baktı. Çocuğun elinde kırmızı bir balon vardı.

Sonra da Noah’ya bakıp gülümsedi. Noah bir an, kısacık bir an acaba beni mi hatırladı, bizimle ilgili bir anıdan mı bahsedecek diye düşünmeden edemedi.

-Benim oğlum da balonları çok sever. Sizin çocuğunuz var mı, deyince Noah umudunun boşa çıktığını gördü ama böyle şeylere üzülmemesi gerektiği biliyordu artık. Sonuçta yine kendisiyle ilgili bir şeyi hatırlamıştı diye düşünmeye çabalayarak kendini toparladı.

-Yakında olacak, dedi.

-Ahh ne güzel bir haber. Çok sevindim sizin için. Affedersiniz kendimi tanıtmadım. Ben Johannes, peki ya siz?

-Noah … ismim Noah.

-Ne büyük tesadüf benim oğlumun adı da Noah.

SON

Nurşah Dincer

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık