*Bu hikaye, “Dünyanın Öbür Ucu” öyküsünün devamıdır.

Çizer: Huleyde Şenlikçi
İsteksizce kırpıştırarak açtı gözlerini yeni güne Esra. Bembeyazdı oda; duvarlardan perdelere, çarşaflardan mobilyalara… Pencerenin tam karşısındaki yataktan görünen yeşil manzara, yatağın sağ tarafındaki nişin içinde duran birkaç renkli biblo ve Esra’nın kendisi dışında odada başka renk yoktu. Üstündeki beyaz keten gecelikle, yatağın içinde kamufle olmuş bir bukalemundu.
Hareketsizce yatıp tavanda dönüp duran pervaneye dikti gözlerini. Şu an odaya biri girse, öldüğünü düşünebilirdi. Belli belirsiz gülümsedi bu ihtimale. Nefret ediyordu sabahlardan; yataktan kalkmazsa gün başlamayabilir diye umutlanıyordu her sabah. Her nefes, belirsizliğe uyanmak demekti ve o, belirsizliği hiçbir zaman sevmedi. Henüz ne hayattan geçer not almıştı ne de ölümden.
Tümör teşhisini aldığı gün, bir savaşçıdan bekleneceği üzere, kendisinden kurtulmaya çalışan canına sıkı sıkıya tutunarak hırsla tedavi olmuştu. Birkaç teşebbüsün ardından tümör her defasında geri gelince, kapıdaki korumaların kendisini defalarca dışarı attığı lüks bir kulübe zorla girmeye çalışıyor gibi hissetmişti. Hep ayrıcalıklı tarafta durmaya alışmış kibri büyük darbe almıştı. Bütün tedavi seçeneklerini reddederek, doktoruna danışmadan çıkmıştı bu seyahate.
Sıkıntıyla aniden yatakta doğruldu ve ayaklarını yere bastı. Her sabah olduğu gibi kişisel bakımını yaptıktan sonra odasında biraz yoga yapıp kahvaltıya indi. Restoranda kahvaltıya çoktan başlamış olan Ali ve Tuğçe, onun yaklaştığını fark etmeyecek kadar dalmıştı sohbete.
“Böyle düşünsem yataktan çıkamazdım herhalde,” diyordu Tuğçe; tam o sırada başını kaldırıp Esra’yı gördü. “Sence de her şeyin büyük resimde bir sebebi yok mu allasen?”
“Sabah sabah çok büyük işlere girişmişsiniz,” dedi Esra, sandalyeye ilişirken.
“Gecikirsin diye kahveni soğutmadık,” diyerek fincanı uzattı Ali. “Nasılsın bu sabah?”
Yine o bakış… Yüz kaslarını tek tek süzen, rengini tartan o mesleki dikkat. Tam bir şey diyecekti ki anın hiç farkında olmayan Tuğçe, pankekinden bir parça keserken ateşli bir şekilde devam etti konuşmaya:
“Benden büyük bir iradeye yaslanmak iyi geliyor bana.” Çatalın ucuna bir parça çilek, kenarına akçaağaç şurubu denk getirmişti; tabağındaki her lokma tek başına sergilenecek minik bir sanat eseriydi.
“Dindar sayılmam, söylemiştim ama her şeyin bir sebebi olduğunu düşünmek rahatlatıyor insanı. İnanmak ya içinden geliyordur ya da gelmiyordur. Hangimiz haklıyız, hiç bilemeyeceğiz tabi.”
Esra kıkırdadı. “Kader, kısmet… Bunlar senin bebeklerin yani?”
Ali kahvesinden bir yudum alıp omuz silkti. “Seni üzeceğim Tuğçe, ama ne evrenin ne de Tanrı’nın bir planı var bizim için. Hücre bölünüyor ve bir embriyo oluyor; hücreler pes edince de her şey bitiyor insan için. Her şey sadece ‘oluyor’. Anlam yükleyip yorulmaya değmez.”
“Kullanışlı yanılgı diyorlar buna psikolojide hocam. Biraz alanınızın dışında da okursanız iyi olacak,” dedi gülerek Tuğçe. “Ya ben haklıysam ve sen inanmadığın için koca bir mucizeyi kaçırıyorsan?”
“Ya ben haklıysam ve rastgele var ve yok oluyorsak?”
Masadaki bu kaygısız yaşam ve ölüm senaryolarını dinlerken Esra’nın içinden bir kahkaha koptu. İkisi de bilmeden onun kafatasının içindeki arızayı çekiştirip duruyorlardı.
“Kısmet…” dedi sadece, bardağına uzanırken.
Muhabbet bu tek kelimeyle dağıldı. Önündeki yoğurda daldırdı kaşığını. Birkaç haftadır iştahı tamamen kesilmişti; o minicik kaseyi bitirmek, masadakilere çaktırmadan verdiği yarım saatlik bir savaşa dönüşmüştü.
Ali ekibi harekete geçirmek için fincanını bıraktı, “Hadi çıkalım artık hanımlar, bugün yolumuz uzun. Esra, başın ağrıyor mu hâlâ?”
“Yok ya, bugün iyi uyandım. Arabada kestiririm yorulursam. Sizin kadar formda değilim anlaşılan,” derken kırık bir tebessüm yerleştirdi yüzüne ve gözlerini kaçırdı. Ali’nin bir şeylerden şüphelendiğinin farkındaydı. Yüzünde ne bir acıma ne de ısrarcı bir merak vardı; yalnızca bir şeyleri ölçüp tartan, sınır çizen o mesleki ağırlık duruyordu. Üstelemedi. Sorularını şimdilik susturduğu belliydi.
Yarım saat sonra, falezlerin okyanusa dik indiği ünlü Chapman’s Peak yolundaydılar. Durdukları yerlerde fotoğraf çekerken Esra, gözlerinin içine vuran o keskin güneşe bakmamaya çalışıyordu. Yüzüne sabit bir gülümseme yerleştirmiş olsa da, ne falezlere tokat gibi inen dalgaları görüyordu, ne de rüzgardaki tuz kokusunu alıyordu. Yarımadanın en güney ucundaki Ümit Burnu’na vardıklarında, başındaki ağrı ince bir sızı olmaktan çıkmış, kafatasının içine yerleşmişti. Tuğçe’nin şen şakrak sesinin başına sokulan bir matkap etkisi yaptığını belli etmemeye çalışarak indi arabadan.
“Önce yemek mi yiyelim, suya mı—”
Cümle ağzında yarım kalmadı; sanki boğazında katılaşıp ufalandı. Ufuk çizgisi bir anda kırıldı; gökyüzüyle masmavi okyanus şiddetle yer değiştirdi. Çantasının omzundan kayıp kumlara düştüğünü görmedi, yalnızca sol kolunun aniden kendine ait olmayan yabancı bir et parçasına dönüştüğünü hissetti. Yer ayaklarının altından çekilirken nereye yığıldığını algılayamadı bile.
Çok uzaktan, suyun altından gelir gibi boğuk bir ses duydu; Tuğçe’nin tiz çığlığı yankılanıp sönüyordu. Sonra bileğinde iki sert, soğuk parmak hissetti. Düzenli aralıklarla bastırıyor, nabzını sayıyordu. Bir gölge üstüne eğildi, yüzüne bir yaklaşıyor, sonra devasa bir leke gibi dağılıyordu. Ali’nin sol eliyle, kendisinin sağ göz kapağını yukarı sıyırdığını, gözünün içine vuran o keskin gün ışığını hissetti. Bir şeyler fısıldamak, “İyiyim, sadece güneş,” demek istedi; ama dili damağına yapışmış kalın, ıslak bir kumaş gibiydi. Dudaklarının arasından yalnızca anlamsız, hırıltılı bir nefes sızabildi. Yavaş yavaş karardı dünyası; geriye sadece bileğini tutan Ali’nin parmakları kaldı.
Nihayet ayıldığında bir tülün arkasından bakıyordu etrafa, dikkati dağınıktı ve sohbete sadece başını sallayarak veya bir iki kelimeyle katılabiliyordu. Ellerinin titrediğini gizlemek için kamışla içiyordu sodasını. Ama yine Ali’den kaçmamıştı. Her ne kadar kuyruğu dik tutmaya çalışsa da kendini zorladığı belliydi ve keyfi kaçmıştı ekibin.
Dönüş yolunda, klimanın üflediği kuru hava şakaklarındaki zonklamayı bıçak gibi biliyordu. Esra başını cama yaslamış, falezlerin arasına sıkışıp kalan beyaz köpüklere bakıyor ama hiçbirini seçemiyordu, dünya akıp giden gri-yeşil bir şeritten ibaretti. Kafatasının içi çok dar geliyordu beynine. Kusmamak için yutkundu, boğazı kuruluktan yandı.
Tuğçe arka koltukta çantasının fermuarıyla boğuşurken araba durdu. Kırmızı ışık.
Ali ona bakmıyor; onu inceliyordu adeta. O neşeli yol arkadaşından eser yoktu. Bakışları az önce titreyen sağ eline, oradan boynundaki ter damlalarına, en son da gözlerinin içine takıldı.
“Bana ne olduğunu anlatacak mısın?”
Fısıltıyla sormuştu ama Esra’nın zonklayan kafasında bir tabanca gibi patladı bu ses.
“Tansiyon dedim ya Ali,” dedi, sesindeki çatlağı gizlemeye çalışarak. “Güneş çarptı, abartma—”
Ali başını hafifçe yana eğdi: “Hadi ama Esra, bana da mı?” Sesi ne bir dostun telaşını taşıyordu ne de öfkesini; ameliyathane koridorlarının o buz gibi, net tonundaydı.
Yorgun ve yenik, omuzları düştü Esra’nın. “Anlatacağım ama şimdi değil,” dedi ağlamaklı.
Akşam otele döndüklerinde hemen odasına gidip yattı ve bir sonraki gün öğlene kadar da çıkmadı. Öğle yemeğine buluştuklarında, altı üstü on gündür tanımasına rağmen kendisini bu kadar yakın hissettiğine şaşırdığı bu insanlara anlatacaktı derdini. Merkezde bir restoranda buluştular. Tuğçe görür görmez, “Nasılsın Esra? Endişelendim,” diye sarıldı kendisine. Hayatında şu iki haftada Tuğçe’ye sarıldığı kadar kimseye sarılmamıştı.
“Daha iyiyim, merak etmeyin. Çok açım. Siparişi verelim, size anlatacaklarım var,” diyerek basıncı aldı biraz.
Siparişler verildikten sonra, doğrudan lafa girdi:
“Arkadaşlar, daha fazla saklamaya çalışmamın anlamı yok. Beynimde benden vazgeçemeyen bir tümör var. Ameliyatlar, tedaviler… Hiçbiri işe yaramadı. Ayrılamadığım bir sevgili gibi yapıştı bana. Ben de kendisini de alıp son bir seyahate çıktım,” dedi bir çırpıda. Önündeki sodadan bir yudum alırken bardağın arkasından muzipçe gülümsedi; sanki her an “Şaka yaptım ya,” diyecek gibiydi.
Ali şaşırmadı. Tuğçe ise darmadağın olmuştu; elinde içeceğiyle kolu havada kalmıştı, enerjisi çekilmişti. Bakışlarını Esra’dan kaçırdı, kendisinden medet umar halde Ali’ye çevirdi.
“Hangi bölgede?” diye sordu Ali.
Ne kendini, ne de yeni edindiği dostlarını, doktorlarla tartışmaktan artık bıktığı detaylarla boğmak istemiyordu. “Önemsiz artık,” dediğinde, Ali kadehini parmakları arasında çevirerek sustu. Yüzünde ne bir itiraz vardı ne de teselli etmeye hazırlanan bir dost telaşı. Konuşmaktan özellikle kaçınıyor gibiydi.
“Nasıl yani, bu kadar mı? Yapılacak bir şey yok mu ya?” diye veryansın etti Tuğçe. Dehşet içinde bakıyordu diğerlerinin bu gevşek kabullenişine. O sırada yemekleri geldi.
“Hadi yiyelim, sakin,” dedi Ali, elini Tuğçe’nin omzuna koyarak.
Esra masadaki ağırlaşmış havayı konuyu geçiştirerek dağıtamayacağının farkındaydı. Üstüne gitmeye karar verdi. Ağzına bir lokma götürürken, “Tasavvufta insan ömrü gün veya yıllarla değil, takdir edilen sayılı nefeslerle tarif ediliyor, biliyor musunuz? Bu yüzden az ve derin nefes almanın ömrü uzattığını söylüyorlar. Deniyorum, bakalım,” derken gülümsedi.
Destek olmak için Ali de oyuna dâhil oldu: “Enteresan. Fizyolojik açıdan da bu doğru. Hayat kontörlü bir hat yani.”
Tuğçe’nin iştahı kaçmıştı; muhabbetlerini, “Böyle kapatacak mıyız konuyu hakikaten?” diyerek böldü.
“Konuşsak n’olacak canım? Sizi şoka soktuğumun farkındayım ama inan çok yorgunum. Beni tümörden çok, onun hakkında konuşmak yordu. Belki de bu seyahate hiç çıkmazdım hasta olmasaydım. Sizinle tanışamazdım, tanışsam da bu kadar yakınlaşamazdım. Malum, biraz don yağıyım,” diyerek patlattı kahkahayı.
Hepsi gülmeye başladı; çünkü kendisiyle tanıştıklarında hem Ali hem de Tuğçe onu çok soğuk bulmuşlardı ve bunu da itiraf etmişlerdi birbirlerine. Gülüşmeler arasında belli belirsiz parmakları gevşedi Esra’nın; çatal tabağın kenarına çarpıp tok bir sesle yere yuvarlandı. Kucağına düşen eline yabancı bir nesneye bakar gibi baktı. Başını kaldırdığında Ali ile Tuğçe’nin bakışlarının o boşlukta bir saniye kilitlendiğini gördü.
Tam düşecekken eliyle gözyaşını savuşturarak, “Tamam,” diye anı geçiştirdi Tuğçe. “Romanımdaki bir karakter değilsin ne de olsa, nasıl istersen öyle olsun.”
“Oh be, sürekli yorgunluğumu gizlemekten yorulmuştum. Artık bütün gün uyuyabilirim,” diye bir kahkaha daha patlattı Esra.
Gelgitlerle geçen dört haftanın sonunda eve dönme vakti geldiğinde Ali, uçakta Esra’ya eşlik etmeye karar verdi. Tuğçe ise başka bir şehre uçacağı için onlardan ayrı düşmüştü. Ağlamamak için kendini zorladıkça daha da fazla ağlıyordu, sımsıkı kucakladı mağrur arkadaşını. Henüz sadece bir aydır tanıdığı bu kadından ayrılmak ne kadar da zor gelmişti Esra’ya; daha önce hiç yaşamadığı bir duyguydu bu.
O gün kendini her zamankinden iyi hissediyordu. Umutlanmak istemese de küçücük bir filiz baş vermişti içinde: Belki de iyileşiyorum. Tıp tarihi mucize geri dönüşlerle dolu değil miydi? Neden biri de kendisi olmasındı? Bu seyahat ona çok iyi gelmişti.
Uçak Cape Town pistinden havalanıp yükseldikçe geride bıraktıkları şehrin ışıkları yavaş yavaş okyanusun karanlığında kayboldu. Kabin ekibi servis arabalarını topladıktan sonra tavan ışıkları kısıldı; insan sesleri yerini motorların tekdüze, kalın uğultusuna bıraktı. Yan koltukta oturan Ali başını arkaya yaslamış, gözlerini yummuştu bile. Yüzündeki o nörolog çizgileri ilk kez bu kadar yumuşamıştı; uyuyor muydu yoksa Esra’ya yalnız kalması için alan mı açıyordu, kestiremedi.
Esra alnını soğuk kabin penceresine dayadı. Az önce havaalanında hissettiği o taze kuvvet, o “belki de iyileşiyorum” diyen çocuksu neşe, irtifa kazandıkça sinsice geri çekiliyordu. Kafatasının içinde minik bir düğüm çözülmüş gibiydi önce; fakat şimdi yerini derin, buzdan bir uyuşmaya bırakıyordu. Parmak uçları karıncalandı, sonra kucağındaki elleri ona ait olmaktan çıktı. Acı değildi bu; tuhaf, ağır bir hafiflikti. Camdaki aksine baktı; göz altlarındaki karanlık halkalara, incecik boynuna… Kendi solgun yüzünün ardında beliren o tanıdık hayalete dikti gözlerini.
“Senin kadar ölümden korkan birini daha tanımadım anne. Korktuğun o şeyin ızdırabını daha ölmeden yaşadın zaten. Buna rağmen, belki de tam da bu yüzden, ilk giden sen oldun. Misafir gelene kadar hazırlık yapacağım diye deli gibi stres olup kapı çalınca olanın rehavetine teslim olanlar gibi karşıladın kanseri. Sırf ‘Ben demiştim, kaygılarım boşuna değildi’ diyebilmek için öldün.”
Aslında tek kelime bile çıkmamıştı ağzından; zihninin kıvrımlarında kaybolmuştu çoktan. Ama yine de dilinin damağının canını acıtacak kadar kuruduğunu hissetti. Ne su istemeye ne de içmeye takati vardı. Zar zor yutkundu ve muhasebesine devam etti:
“Ne yalan söyleyeyim, özlemiyorum seni. Hep borçlu hissettim sana. Sevgin için, emeklerin için, varlığım için… Bir insanı yanında tutmanın en iyi yolu kanatlarını kırmakmış. Sen de bunu iyi yaptın. Belki suçlu bile değildin; nasıl güzel sevilir sen de bilmiyordun.”
Yorgun bakışlarını kucağında hareketsiz duran ellerine götürdü. Ali’nin eli hemen yanda, koltuğun kolunda duruyordu. Uzanıp tutmak istedi; parmaklarına buyruk gönderdi ama sinyaller yolda kayboldu. Vazgeçti. Çok çabalamıştı hayatta. Yeterdi. Boğazından kuru bir nefes sızdı. Motorların uğultusu yavaşça çekildi; yerini daha önce hiç duymadığı kadar beyaz, geniş bir sessizliğe bıraktı. Aşağıda ne bir ada vardı artık ne okyanus ne de tümör.
Sadece kusursuz bembeyaz bir karanlık.
Başını hafifçe cama doğru bıraktı.
Bir nefes daha vermedi.
Nazlı Medeni