
Çizer: Umay Karlıbel Saraç
Yan yana dizilmiş taş evlerin arasından güneş sızıyordu. Beyaz ve gri taşlarla örülü bu tek katlı evler dışarıdan bakınca eski ve yeni hissini aynı anda veriyordu. Evler sanki bin yıldır ya da birkaç aydır oradaydı. Bir evden diğerine ulaşmak için küçük taşlı yolların kullanılması ya da yaz sıcağından kurumuş çimenlerin üzerinden geçilmesi gerekiyordu. Gece olduğunda cırcır böceklerinin ve arada sırada kıyıya vuran dalgaların dışında neredeyse ses duyulmuyordu. Gündüzleri ise gün doğumuyla birlikte kumrular, serçeler ve diğer kuşlar ötüşmeye başlıyor; mutfaktaki kahvaltı hazırlıklarının sesi bahçeye ulaşıyordu.
“Tamam, baştan başlıyorum. Sıfırdan ve taze. Çünkü belli ki böyle olmayacak. Eskinin üzerine yenisi inşa edilmeyecek. İşte bu sebeple onu atmam ve sıfırdan başlamam lazım.”
Sıla’nın bir parçası zihninden geçen bu düşünceye inandı. Diğer parçası itiraz etti.
“Kusura bakmayın ama geçmiş öylece bir köşeye atılamaz. Demiyorum ki yapışalım üzerine. Ama ‘Ben eskiyi sildim, sıfırdan sayfa açtım.’ falan… Biraz hikaye. Çünkü neden? Seni bugüne getiren ve sana bu kararı aldıran şey, atmaya çalıştığın o geçmişindi. İnsan kendisini silip atamaz ki.”
Varlığı, karşılıklı görüşlerin çarpıştığı seviyeli bir tartışma programına dönmüştü. Konuk da kendisi, sunucu da kendisiydi.
Tam o sırada bir rüzgar esiverdi. Yazdan sonbahara geçiş rüzgarı. Ağaçlar sallanıp hışırdamaya başladı. Sıla’nın gözleri hem dünyayı görmek hem de kapanıp anın tadını çıkarmak istiyordu. Başını gökyüzüne çevirdi. Her şey açık mavi bir örtüyle sarınmıştı. Öyle tatlı ve temiz bir maviydi ki insan içine düşüp kaybolmak isteyebilirdi. Başını sola doğru çevirdiğinde dağları, sağa doğru çevirdiğinde denizi görüyordu. “Sonsuza kadar burada kalabilirim,” diye fısıldadı. Rüzgar sol yanağına dokunduğunda yüzündeki kaslar belli belirsiz gerildi. Elini yanağına götürdü. Neden yaptığını düşünmeden, yalnızca bir anlığına.
Yüzünü buruşturdu. “Ah, geçmiş… Gerçekten geçmişsen niye herkes sende bir şey arıyor? Hımm? Söyle bana sırrını hadi!” dedi sesli bir şekilde. Sonra kendi halini uzaktan biri görse ne düşünürdü diye aklından geçirdi ve kıkırdamaya başladı. Elleriyle ağzını kapatıp kahkaha attı. “Hay Allah, kendi kendisiyle bu kadar eğlenen başka insan var mı acaba? Muhtemelen var. Tespit edilenler deli damgası yiyor, edilemeyenler de benim gibi kuytu köşelerde bu zevki yaşıyor.”
Ayak seslerini duyunca başını çevirdi. Hasır şapkası, eskimiş mavi tulumu ve elindeki beyaz çantayla kaldıkları sevimli butik otelde çalışan bahçıvan tarlaya doğru yürüyordu. Sıla’yı görünce başını hafifçe eğerek gülümsedi. Sıla da karşılık verdi. Otelin kendine ait küçük bir tarlası vardı; mutfakta kullanılan sebzeler buradan toplanıyordu. Uzandığı hamak iyice yavaşlayınca ritmi artırmak için kendisini bir sağa bir sola salladı. Kahvaltıdan sonra gelip uzanmış, aradan bir saat geçmesine rağmen hala kalkmamıştı. Yeniden istediği hıza kavuşunca bir elini göğsüne, diğerini karnına koydu. Hamak iki büyük ağaca bağlanmıştı. Sıla, onların altında ne kadar küçük göründüğünü düşündü. Yazması gereken bir kitap vardı. Yayınevinin ona verdiği süreyi çoktan aşmıştı ama sevimliliği ve sıcakkanlılığı kapıların hala açık kalmasını sağlıyordu. Kitap neredeyse bitmişti. Yine de ne yaparsa yapsın bir cümle daha ekleyemiyordu. Olmuyordu. Yazamıyordu.
Bir ara tüm yazdıklarını silmeyi ve baştan başlamayı düşünmüş, sonra vazgeçmişti. O zaman silse belki şimdi kitap bitmiş olurdu. Belki de ilk cümleyi bile yazamazdı. Aldığı her kararın o an için alınması gereken karar olduğuna inanıyordu. Zaten özgür iradeye de pek inanmazdı. Gözlerini kapadı. Yaprakların hışırtısını dinledi. Rüzgar bir kez daha yanağına değdi. Zihin geçmişi ortaya çıkarmak için izin istemezdi. Sıla hamağında hafifçe salınırken eski bir anı adım adım gelip kapıyı tıkladı.
Suratına inen tokadın gücüyle arkasındaki koltuğa yığıldı. Bir eliyle yanağını tutuyordu. Karşısındaki kadına korkuyla bakıyordu. Yüzündeki yangını da daha ne kadar dayak yiyeceğini de düşünemiyordu. Bedeni çoktan donmuş, zihni kendini boşluğa bırakmıştı. Alışkındı ne de olsa. Yine de çok canlı olan iki şey vardı: kaskatı kesilmiş bedeni ve korkusu.
Ama bugün şanslıydı. Sadece bir tokatla kurtulmuştu. Kadın, gidip elini yüzünü yıkamasını söyledi. Sıla ağlayarak tuvalete gitti. Titreyen küçük elleriyle yüzünü yıkarken lavaboya tükürme ihtiyacı hissetti. Akan suya açık kırmızı kan karıştı. Sanki suya beyaz, minik bir taş düşmüştü. Bir dişi kırılmıştı. Başını kaldırıp aynada yüzüne bakmak istedi ama boyu aynaya yetişmiyordu. Bu evde onun için var olmayan sevgi gibi, bu banyoda da üzerine basabileceği bir tabure yoktu.
Kimseyi rahatsız etmeden nereye sığacağını bulamadığı evin koridorundan sessizce geçip salona geldi. Terliklerini koltuğun ayak ucuna özenle koydu. O büyük koltukta oturmasına izin verilen tek yer, salon kapısına en yakın taraftı. Ellerinden destek alarak bedenini yukarı çekti, sırtını koltuğa yasladı. Ayakları minderin ucuna ancak ulaşıyordu.
Başını televizyona çevirdi ve sessizce izlemeye başladı. Tembihliydi. Aile salonda otururken koltuğun en uç köşesinde durmalı, başını onlara çevirmemeli, yalnızca televizyona bakmalıydı. Asla dönüp onlarla konuşmaması gerekiyordu.
Rüzgar dindi. Sıla gözlerini açtı. Eli hala yanağındaydı. Hemen indirdi. Bu anılardan etkilenmediğini düşünürdü. Yeterince büyümüştü. İnsanların geçmişlerine ve çocukluklarına bu kadar tutunmasını gereksiz buluyordu. Herkes bir kadere doğar, büyür, yaşar ve ölürdü. Bazı durumlarda ölüm, insanın büyümesini beklemezdi bile. Göğsündeki elini hafifçe bastırdı. Başını çevirip çimenlere baktı.
“Sılaa? Neredesin?”
“Buradayım, hamakta.”
Yeliz ağaçların arasından göründü. Sıla’yla liseden beri arkadaşlardı; dostlukları yirmi altı yılı geride bırakmıştı.
“Hamağı ele geçirdin resmen, bize de bırakacak mısın?”
“Tabii ki bırakacağım ama önce iyice bir tadını çıkarayım.”
Yeliz kahkaha atarak yanına yaklaştı. Elleri belinde, soran gözlerle ona bakıyordu.
“Eee, geldi mi ilham bakalım?”
“Oo, gelmez mi? Yağdı geçti. Sele kapılmamak için zor tuttum kendimi.”
İkisi de kahkaha attı.
“Şu elimden tut da kalkayım. Ben de yaşlı sayılırım artık.”
“Yaa, aman teyzeciğim, gel. Bastonunu da vereyim sana.”
“Ver kızım, Allah senden razı olsun.”
Sıla, Yeliz’in yardımıyla hamaktan kalkıp ayaklarını çimlere bastı.
“Ohh ya, ayakkabısız hayat çok güzel değil mi?”
“Evet tatlım, çok güzel ama hayatın da bazı gerçekleri var. Giyiyoruz işte arada sırada.”
“Biz de biliyoruz o gerçekleri ama bu, ayakların özgürlüğünün güzelliğini değiştirmiyor, Yeliz Hanımcım.”
“Canım kahve içmek istedi. Bana eşlik edecek misiniz, Sıla Hanım?”
“Ah! Seve seve.”
Sıla yine kıkırdamaya başladı, Yeliz de ona eşlik etti. Sıla güldüğünde etrafındaki insanların yüzü de farkında olmadan değişirdi. Ciddi olduğunda herkes ciddileşir, bir derdini anlatırken mimiklerinde insanın tutunabileceği bir yer açılırdı. Yayınevinin onu hala beklemesinde bu sıcaklığın payı vardı. Tabii bunu ne Sıla böyle tanımlıyordu ne de ona kapılarını açık tutan insanlar. Sıla yalnızca derdini anlatıyordu. Karşı taraf ise onu samimi bulup zorunluluk hissetmeden yardımcı oluyordu.
Çimlerden çıkıp taş yola gelince mor sandaletlerini ayağına geçiriverdi. Ağaçların altından uzaklaşınca güneş olanca kuvvetiyle ısısını hissettirdi. Yeliz ise dökümlü bordo elbisesi, hasır şapkası ve yavruağzı terlikleriyle mevsimine uygun bir şekilde yanında arzıendam ediyordu. Sıla’da ise ne şapka ne gözlük vardı. Saçlarını örmüştü ama sağdan soldan çıkan küçük tutamlar özgürlüklerini çoktan ilan etmişti. Üzerinde siyah keten bir pantolon ve dümdüz beyaz, halter yaka bir tişört vardı.
“Yandım ayol,” dedi Sıla.
“Yanarsın bebeğim. Gözlüğün nerede? Ayrıca gelirken şapka da getirdik.”
“Odada. Kahvemizi içelim, sonra alırım. Çok şanslıyız ya, otelde bizim gibi birkaç kişi dışında neredeyse kimse yok.”
“Yani en azından bir iki yakışıklı erkek olsa fena olmazdı. Bir şey olacağından değil ama gözümüz gönlümüz açılsın diye diyorum.”
Sıla kahkaha attı.
“Kızım, senin gözün gönlün İzmir’de, Roma’da yeterince açılmıyor mu? Ben ne yapayım? Genelde tüm gün evdeyim. Neymiş ilhammış, yaratıcılıkmış. Sürekli doğa yürüyüşü yapmaktan, yazmak için malzeme aramaktan insana aşık olabilme kapasitem bile öldü. Ağaçlarla, toprakla, havayla aşk yaşıyorum. Ha bir de sürekli gittiğim kafenin masasıyla.”
Yeliz kahkaha atıp meşhur dizi sahnesine gönderme yaparak, “Bir de bayıl istersen, Sıla,” dedi.
“Doğru söylüyorum be. Onlarla yaşadığım romantizmi anlatacak kelime bulamıyorum. Ama adamın biri gelse şimdi bana aşk sözcükleri söylese, ne bileyim, şiir falan okusa ya kahkaha atarım ya da gözlerimi devirerek ‘Ne anlatıyor bu ya?’ derim.”
“Bak, artık itiraz istemiyorum; seni acilen Paris’e götürüyorum. Ardından Roma’ya geçiyoruz. Biraz bende kalıyorsun. Sonrasını akışta planlarız. Bu kadar münzevilik yeter. İlham gezerken de gelir, bunu benden daha iyi biliyorsun.”
Sıla gülümsedi. Yeliz’i oldum olası çok severdi. İçinden, “İyisin, hoşsun da ben oralara gidecek parayı nereden bulacağım?” diye geçirdi. Söylerse Yeliz’in para teklif edeceğini biliyordu. Bunu istemiyordu. Gerçekten çok zor bir durumda kalacağı gün olursa diye yardım isteme hakkını saklıyordu. Biri ona, “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sorduğunda cevabı hep aynıydı: “Hayır, teşekkürler.” Amcası sormazdı. Arada sırada hesabına küçük ödemeler yapardı. Annesi ya da babası olsa sorar mıydı? Ya da onlar olsa yardım istemek yine bu kadar zor gelir miydi, bilmiyordu. Gerçi annesinin yokluğundan rahatsız da olmuyordu. Bazı insanlar ebeveynlerinin ölümü için değil, onlar hayattayken ellerinden alınan çocuklukları için yas tutardı. Sıla bugüne kadar hiçbir ölüm için yas tutmamıştı. Bir gün tutması gerekirse tutardı. En azından kendine böyle söylüyordu. Babasının ise nerede olduğunu bile bilmiyordu. Hiç tanımadığı birine ne sevgi ne de nefret besleyebiliyordu. İçindeki boşluğu sadece yazarak dolduruyordu.
Yeliz Sıla’yı daldığı yerden çekip aldı.
“Tatlım?”
“Efendim?”
“Nereye gittin?”
“Hiç… Öyle, anlık.”
Kaldıkları küçük otelde müdür dışında birkaç çalışan vardı. Hemen hemen hepsi her işi yapıyordu: bahçe bakımı, odaların temizliği, yemekler… Daha önce görmedikleri restoran sorumlusu yanlarına yaklaştı.
“Merhabalar, nasılsınız? Her şey yolunda mı, bir ihtiyacınız var mı?”
“Hayır, çok teşekkür ederiz. Şimdilik her şey yolunda.”
“Biz iki kahve istiyoruz,” dedi Yeliz. “Türk kahvesi, sade ve duble olsun.”
“Tabii ki, hemen geliyor.”
“Yanında sade soda da olsun, lütfen,” dedi Sıla.
Adam uzaklaşırken Sıla arkasından baktı. Adam dikkatini çekmişti. Kırklı yaşlarının ortalarında, ilginç bir şekilde karizmatik biriydi. Üslubunda restoran görevlisinden çok mekanın sahibiymiş gibi bir rahatlık vardı.
“Bu adam bence varlıklı ya da en azından iyi eğitimli biri, aydınlanmak için kendine farklı bir hayat seçmiş,” dedi Sıla.
“Nereden çıkardın?”
“E, Yeliz Hanım, biz de bir şeyler gördük bu hayatta. Bir nevi insan sarrafıyız.” Gözlerini kısıp sandalyesinde geriye yaslandı.
“İki dakika önce münzeviydin, sadece ağaçlarla aşk yaşıyordun.”
“Son birkaç yılımın insan ırkından uzak geçmiş olması gözlem yeteneğimi değiştirmedi.”
“Söyle bakalım sence bu adam aslında nasıl biri?”
“Bilirsin işte, muhtemelen varlıklı bir ailede doğmuş, dünyayı gezip görmüş, bir müddet sonra sıkılıp kendince basit bir hayatı deneyimlemeye çalışan bir adam havası var. Hani her şeye sahiptirler. Tabii iç huzur, anlam ve belki içsel tatmin duygusu dışında. Klasik. Bir anda daha yoksul bir hayatı deneyimlemek isterler ama hiç parasızlık dertleri olmadığı için, deneyimlemeye çalıştıkları hayat bile çoğumuza lüks gelir. Kocaman bir villa yerine, gerçekten düşük gelirli bir ailenin ya da kişinin asla oturamayacağı bir mahallede bulunan bir apartman dairesini tercih ederler; tabii ki Cihangir’de, Bodrum’da veya Datça’da. İçindeki eşyalar azdır ama asla spotçudan alınmamıştır. Zor açılan bir kanepe, zevksiz bir orta sehpa göremezsin o evde. Tabii ki her eşya kalitelidir. Evdeki en dandik ürün olsa olsa İkea’dır.”
Yeliz öyle bir kahkaha attı ki şapkası arkasına düştü.
“Ya var ya, delisin sen. Seviyorum seni. Ama yakışıklı olduğunu kabul et. Duamın bu kadar hızlı kabul olacağını bilsem başka bir şey isterdim,” diyerek göz kırptı.
“Arkadaşının kitabını bitirebilmesini dile bir dahakine.”
“Tabii ki istemez miyim! Bu arada kahvemizi içtikten sonra denize girelim mi? Su ikimize de iyi gelir.”
Sıla denize girmeye üşeniyordu. Ama su gerçekten iyi gelebilirdi.
“Tamam, bir içelim de bakarız.”
Yeliz bu cevabın yarı yarıya evet ve hayır olduğunu biliyordu. Kahve bittikten sonra Sıla’nın ruh hali ne derse o olacaktı. Hayatında tanıdığı hem en spontane hem de en planlı insan olmayı nasıl beceriyordu bu kadın?
Kahveler geldi. Bir süre konuşmadan içtiler. Öğle güneşi restoranın camlarından süzülüp masalara vuruyordu. Sıla’nın gözü sağındaki vitray cama takıldı. Vitrayda, bir zeytin ağacının dalında duran tavus kuşu vardı. Restoranda onlarınkiyle birlikte toplam altı masa vardı. Ahşap masa ve sandalyelerin usta bir marangozun elinden çıktığı belliydi; tasarımları sıradanlıktan uzaktı. Sıla fincanı tabağına bıraktı.
“Bugün aklıma ne geldi, biliyor musun?”
“Ne?”
“Geçmiş.”
“Ne kadar geçmiş?”
“Uzak.”
Yeliz’in yüzündeki gülümseme çekildi. Sıla bunu gördü ama gözlerini fincanından ayırmadı.
“Onları hatırlamaktan rahatsız olmuyorum,” dedi. “Ama bir an düşündüm. Farklı bir çocukluğum olsa, annem ve babam yanımda olsa, sıradan bir hayatım olsa nasıl biri olurdum? Sonra yine aynı yere geldim. O zaman ben olmazdım. Ve ben, şimdiki beni seviyorum.”
Yeliz içini çekti.
“Sen benim hayatımda tanıdığım en güçlü insanlardan birisin, bunu biliyorsun. Sana hayranım. Ama bazen şu ‘Ben böyle iyiyim.’ meselesini kendine kalkan yaptığını da düşünüyorum.”
Sıla başını kaldırdı.
“Nasıl yani?”
“Etkilenmediğini söylüyorsun. Umursamadığını söylüyorsun. Sonra biri sana yardım etmeye kalkınca sanki kolunu koparacakmış gibi kaçıyorsun. Sana yapılanları anlatırken sesin değişmiyor ama biri seni sevdiğinde gözlerin doluyor.”
“Psikologluğa mı başladın?” diye gülümsedi.
“Bak, yine şakaya vuruyorsun.”
Sıla sandalyesinde geriye yaslandı. Konuşmak istemediğinde yanında kim olursa olsun fazladan bir cümle kurmazdı. Fakat bu kez susmadı.
“Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu Sıla. “Bağırayım mı? Çağırayım mı? Her şeyi yakıp yıkayım da rahatlayalım mı?”
“Bazen evet.”
“Sen rahatlayacaksın diye mi?”
Yeliz’in yüzü gerildi.
“Bu haksızlık.”
“Biliyorum.” Sıla gözlerini kaçırdı. “Ama benim öfkemin nasıl görünmesi gerektiğine sen karar veremezsin.”
Bir süre sessiz kaldılar. Uzaktan gelen rüzgarın uğultusunu ve mutfaktaki hazırlık seslerini dinlediler.
“Karar vermek istemiyorum,” dedi Yeliz. “Sadece huzur dediğin şeyin bazen kendinden vazgeçmek olmasından korkuyorum. Onlara hala kibar davranıyorsun. Bazen hala kendini yeterince ifade etmiyorsun. Bunu görünce sinirleniyorum.”
“Ben de bazen sinirleniyorum.”
“Hiç belli olmuyor.”
“Belki sana belli olmuyordur. Kalbimizin içinde duran her şeyi paylaşamayız. Bazı şeyler sadece yaşayanadır. Bazıları anlatılır ve paylaşılır. Öyle ki, bazen insan içinde ne olduğunu kendi bile bilmez. Şu an sinirliyim, şu an böyleyim diye sürekli kim kime rapor verebilir ki?”
Yeliz cevap vermedi. Sıla ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Bir süre ellerine baktı.
“Hayatta bazı hassas dengeler var,” dedi. “Bazen susman gerekir. Her şeyi yakıp yıkamazsın. Bazen de yakıp yıkman gerekir. Benim de yaktığım köprüler oldu. Yakamadıklarım da var. Tamamen özgür bir hayat yok. Hepimiz bazı bağlar için bazı şeylerden vazgeçiyoruz.”
“Peki, vazgeçtiğin şeyin sen olmadığından emin misin?”
Sıla sustu. Yeliz başını çevirdi; camdaki tavus kuşuna bakıyordu ama zihni başka yerdeydi. Tekrar Sıla’ya döndü.
“Kusura bakma ama sadece senden dinlediğim şeyleri hatırlarken bile sinirleniyorum. Oysa sen yaşadın. Bazen nasıl bu kadar sakin kalabildiğini anlamıyorum.”
“Ben de anlamıyorum. Ama böyleyim; bir şey hissetmiyorum. Beni yeni tanımıyorsun.”
Bu cümle ağzından çıktıktan sonra ikisi de bir süre kıpırdamadı. Sıla geçmiş hesaplaşmalarla uğraşmak istemiyordu. İntikam istemiyordu. Tıpkı kaldıkları bu mekan gibi sakin, sessiz, huzurlu ve sıradan olmayan bir yaşam istiyordu. Ama huzurun neye benzediğinden her zaman emin değildi. Sessizlik miydi? Kimsenin ona dokunmaması mıydı? Yoksa biri elini uzattığında geri çekilmemek mi? Yeliz masanın üzerinden uzanıp onun elini tuttu.
“Neden seni Roma’ya her çağırdığımda bir bahane bulduğunu biliyorum. Vize, bilet, masraflar… Canım arkadaşım, bu hayatta hak ettiğin şeyler var. Daha azına razı gelmeni istemiyorum. Sırf ailenle karşı karşıya gelmemek için hak ettiğin mirası bile almıyorsun.”
“Yeliz…”
“Bu kitabı ister bitir ister bitirme, umurumda değil. Buradan dönünce pasaportunu yeniliyoruz. Vize başvurusu yapıyoruz. Benimle Roma’ya geliyorsun.”
Sıla kaşlarını kaldırdı.
“Bir de beni bavula koy istersen.”
“Gerekirse koyarım.”
“Beni seviyorsun diye hayatımı yönetme hakkın yok.”
Sıla elini çekmek istedi. Yeliz bırakmadı.
“Ama…” dedi, “pasaportumu yenileyebiliriz.”
“Bu bir evet mi?”
“Bu, pasaportu yenileyebiliriz demek. Hemen coşma.”
Yeliz gülümsedi. Sıla’nın gözleri dolmuştu. Başını çevirdi. Gerçek sevgi karşısında her zaman savunmasız kalırdı. Derinlerde bir yerde, öylece sevilmeyi bekleyerek koltuğun köşesinde oturan o küçük kız olurdu sanki. Eskiden sevgiye nasıl tepki vereceğini bilemezdi. Zamanla biraz öğrenmişti. Sevilmek neye benzerdi? Bir kokusu, dokusu, rengi var mıydı? Birini ya da bir şeyi sevmek başkaydı. Olduğun halinle sevilmek bambaşka. İnsan sevgiyi verebilir ama onu almakta zorlanabilirdi. “Sevgiyi almayan veremez,” denirdi ama bu öyle basit bir denklem değildi.
Sıla, Yeliz’in elini sıktı.
“Hadi bakalım,” dedi Yeliz. “Hazırlanıp denize gidiyoruz. Bugün iş yok. İlham denizde geliversin.”
“Tamam, yanıma defter alırım. Belki sahilde biralarımızı içerken ziyaret eder, belli mi olur?”
Odalarına doğru yan yana yürümeye başladılar. Yeliz, tıpkı lisedeki gibi kolunu Sıla’nın omzuna doladı. Sıla da sağ kolunu Yeliz’in beline yerleştirdi.
İkisi birden başladı:
“Önümüze gelene yüz tekme, önümüze gelene bin tekme.”
Gülmekten yürüyemiyorlardı. Uzaktan bakan biri onları akşamdan kalma iki sarhoş zannedebilirdi.
Denizde en ufak bir dalga yoktu. Öylece uzanmıştı sanki dünyaya. Kumlar güneşin altında parlıyordu. En öndeki şezlonga havlularını attılar. Bu kez Sıla da güneş gözlüğünü takmıştı.
Gözlerini denizden ayırmadan Yeliz’e baktı.
“Off, su çok güzel duruyor. Önce girelim, sonra gelip birer bira patlatalım. Ne dersin?”
“Ne derim? Allah derim.”
Sıla terliklerini çıkarınca kumun sıcaklığı ayaklarını yaktı. Bu his hoşuna gidiyordu. Suya ilk adımlarını attılar. Buz gibi. Bir adım daha, sonra bir adım daha… İkisi aynı anda atladı. Suyun yoğunluğu, serinliği, tuzu, gözle görünmeyen yapıları, altındaki yaşam ve üzerindeki gökyüzü… Sıla başını sudan çıkardı. Etraflarını saran dağlara ve küçük, tatlı taş evlere baktı. Dünya ne kadar güzel, diye geçirdi içinden. Ne geçmiş ne gelecek… Birkaç saniyeliğine yalnızca suyun içinde duran bedeni vardı. Küçük ellerini, koltuğun ucunu hatırladı. Gülümsedi.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Yeliz.
“Geçmiş, adı üzerinde, geçip gitmiş. Bir de dünya çok güzel, diyorum.”
“Gerçekten de dünya ile baş başa çok romantik bir kadın oluyorsun. Ama sana kur yapmaya çalışan bir adamın yanında kapı duvar.”
Sıla güldü. Yeliz suyun içinde Sıla’ya sarılıp yanağından öptü. Sevgisini göstermekten hiçbir zaman çekinmezdi. Onun varlığı Sıla için her zaman besleyici olmuştu. Bazen fazla gelen, bazen sınırları zorlayan, bazen de tam zamanında elini uzatan bir sevgi. Sıla onunla birlikte büyüdüğü için kendini şanslı hissediyordu. Onu tüm yaralarıyla birlikte bilen ve tanıyan tek kişiydi. Kayıpları vardı. Suratına kapanmış çok kapı vardı. Ama hayat ona hep küçük hediyeler sunmuştu. O hediyeleri görmeyi çoğu zaman bilmişti. Almayı ise hala öğreniyordu. Yavaş yavaş denizden çıktılar. Terliklerine rağmen ayakları kuma bulandı. Kum plajın olayı buydu ne de olsa.
Yeliz kurulanıp pareosunu bağladı.
“Ben bize bira almaya gidiyorum. Başka bir şey ister misin?”
Sıla, alışkanlıkla “Hayır,” diyecekken durdu.
“Yanına bir de patates kızartması söyleyelim.”
Yeliz ona bakıp gülümsedi.
“Başka?”
“Abartma.”
Eylül ortası ve hafta içi olduğu için etraf sakindi. Sağda solda aynı otelde kalan birkaç kişi daha güneşleniyordu. Tuzlu suyun tadı hala tenindeydi. Sıla şezlonguna uzanmış denize bakarken çantasındaki defteri düşündü. Uzanıp defteri çıkardı.
Bir süre boş sayfaya baktı. Sonra yazdı:
“Geçmiş geçip gitmişti. Fakat giderken bazı eşyalarını onda unutmuştu.”
Cümleyi okudu. Hoşuna gitmedi ama üstünü de çizmedi.
Yeliz iki bira ve bir tabak patatesle döndüğünde Sıla’nın defterindeki tek cümleyi gördü. Göz ucuyla arkadaşına baktı ama hiçbir şey sormadı. Birayı uzattı. Sıla şişeyi aldı.
“Teşekkür ederim,” dedi.
“Bu arada haklıymışsın, bizim restoran şefi Bilkent mezunuymuş. Annesi emekli hakim, babası ise mali müşavirmiş. Sanırım Ankara’da bayağı tanınmış bir aileymiş.”
“Ne! Hangi ara aldın bu bilgiyi sen?”
“Ee, biz de gördük bu hayatta bir şeyler, Sıla Hanımcım. Bilgi edinme yeteneğimi küçümsemeyelim lütfen.”
İkisi de güldü.
“Hay Allah, merak ettim şimdi ama aklıma bir şey geldi. İlhamımı kaçırmamam lazım. Sonra bu konuya dalacağız,” diyerek kaşlarını kaldırıp indirdi Sıla. Ardından güneş gözlüğünü takıp tekrar defterine döndü.
Sıla yeniden yazmaya başladığında Yeliz sessizce yandaki şezlonga oturdu. Arkadaşının kalbinin kaleme, oradan da kağıda dökülüşünü izledi.
Tuğba Atamer