
Çizer: Ekin Aslanoğlu
Sahil kasabasını andıran bir şehirde ağaçların arasından uzanan bir kumsal, uzakta salınan balıkçı tekneleri… Biraz ileride yeni açılan eski bir çay bahçesi. Bir bankta yapayalnız oturan bir kadın, adı İpek. Sabah güneşi ufuktan yeni doğmuş, rüzgar upuzun saçlarını savuruyor; incecik, sarı, küçük çiçekli şifon elbisesi dalgalanıyordu. Kollarını kendine sımsıkı dolamıştı ama tutunmak ister gibi değil, sanki bırakmaya hazırlanır gibi. Gözleri denizin üzerinden doğan güneşteydi. İki damla gözyaşı, buruk bir gülümsemeyle… İpek, sevdiklerini kaybettikten sonra tek yaşamaya karar vermiş şimdilerde kırklarında güzel bir kadındı. Hayatının en büyük yaslarını tutamamıştı. Evinde bir kedisi, dışarıda beslediği kediler ve köpeklerle bir hayatı vardı. Pek kimseyle görüşmüyordu. Hatta öyle ki evinde yaptığı dikiş nakış işlerini annesinin bir arkadaşı vasıtasıyla satıyordu.
Annesini çok erken yaşta, kanser yüzünden kaybetmişti. O günden sonra her yıl düzenli kontrole gitmişti. Ölmekten korkmuyordu aslında, korkusu bilinmemezlikti. Ne yapacağını bilmese de gerçeği öğrenmeliydi. Buna hakkı vardı. Yine yılın o günü gelmişti. Rutin kontrole gitme günü. Sabah kalktı eski Alman fincanında kahvesini içti. Kahvaltısını yapmadan kendi diktiği, baharı andıran elbisesini giydi ve doktorun yolunu tuttu. Tahlillerini yaptırdı, filmleri çektirdi. Ve sonuçlarının çıkmasını hastane önünde oturup bekledi. Dışarıda beklerken bir koku geldi burnuna. Bu sıcak simit kokusuydu. Annesi çok severdi bu simidi. Bir pazar kahvaltısı kokuyordu, çocukluğu gibi. Gidip geldikçe ahbap olduğu hemşire yanına gelip bir şeyler anlattı. Neler söylediğini anlamadı, aslında dinlememişti. Sonuçlar gelene kadar sanki bir ömür geçti. O süre içinde İpek hiçbir şey düşünmedi ya da birçok şey düşündü. İkisini birbirinden ayırt etmek zordu. Öğleden sonra sonuçlarını aldı. Doktorun karşısında otururken, yıllardır duymamayı umduğu gerçekle yüzleşti. Evet kanserdi. Doktor teşhisi söylediğinde İpek hiçbir şey diyemedi. Başını önüne eğmedi, gözlerini doktordan ayırmadan sessizce dinledi. Teşekkür edip odadan çıktı.
Hastaneden çıktığında düşünceliydi. Eve doğru dalgın dalgın yürüyordu. Bir çocuk yanlışlıkla ona çarptı, başını kaldırıp özür diledi. İpek çocuğun gözlerine baktı donup kaldı. Gözlerine, yüz hatlarına… Eski günleri gözlerinin önünden geçti bir anda. Kalbinin derinlerine gömdüğü birine benziyordu çocuk. Olabilir miydi, bu çocuk onun unutamadığı adamın çocuğu olabilir miydi? Çocuk arkasına döndü koşarak babasının yanına gitti. Mağazanın önünde duran bu adam o muydu? Bir saniyelik bir ömrün ağırlığını taşıyan göz göze gelişlerinin ardından, duyduğu sesle irkildi. “Hayatım” diye seslenen kadın adamın koluna girmişti. Güzel, zarif ve içten gülen gözleri olan kadına baktı. Adam başını eğdi. Belki utançtan, belki de bu karşılaşmanın ağırlığından. İpek bilmek istemedi.
Elindeki sonuç kağıtlarını sıkıca kavradı. Avucunun içinin yandığını hissetti. Gözlerinden akan yaşların görülmesini istemedi. Hızla karşıdan karşıya geçti, gelen arabaları bile görmeden. Bir anda sahilde buldu kendini. Yürüdü, saatlerce yürüdü. Güneş battı, zaman eridi. Saatler saniyelere, yıllar bir ana dönüştü. Sonunda bir banka oturdu.
Sabaha kadar kalkmadı.
Hayatını düşündü.
Ve fark etti ki geleceğine dair hiç hayal kurmamıştı. Olmayacağına inanmıştı belki de. Gerçekten hiç yaşamamıştı, cesaret bile etmemişti. Annesi gibi biri olamamıştı mesela. Sevememişti hayatı. İnsanları affetmeyi öğrenememişti. Annesinin cenazesini hatırladı. O kalabalığı… İnsanların yasını… Çok sevmiş ve sevilmişti annesi, meleği.
“Ben ne zaman gerçekten sevdim ve sevildim? Sevdiğimi söylemeye cesaret ettim,” diye düşündü. Unutamadığı adama bile “seni seviyorum” dememişti. Gözlerindeki yaşları silerken denizin dalgaları sahile vuruyordu. Sonra içinden bir ses yükseldi, cevap verircesine “Korktum.” Evet korkmuştu. Ama neden korkmuştu bu kadar? Sevmekten, güvenmekten hatta yaşamaktan… Dünya acımasızdı. İnsanlar hayvanlara zarar veriyor, bir kap suyu bile çok görüyordu. Kadınlara, çocuklara zulmediliyordu. Doğa katlediliyordu.
Ve o…
Sadece izliyordu kendi kozasından çıkmadan.
Annesi gibi masumları korumaya çalışacak cesareti hiç olmamıştı. Yasını bile yaşayacak cesareti kendinde bulamamıştı. Sanki tüm duygularını cesurca yaşayabilse hayatla yüzleşecekti. “Kaçmayı bırak,” dedi kendine. “Yasını yaşa ve ayağa kalk.”
Sabahın erken saatlerinde annesinin mezarına gitti. Elinde annesinin en sevdiği türden gül ağacı fidesi vardı. Bu, pembe minik tomurcuklar açan ve zamanla kocaman ağaç olan bir fidandı. Mezarlık yolunda bulunan fidanlıktan almıştı. Toprağı kazdı, gülü dikti. Mezarın başında durdu.
Annesine fısıldadı İpek, anladığına inandığı Didem Madak’ın en sevdiği şiirinin son sözlerini…
“Senin sütün ak, yüreğin pak
Ama inan şimdilerde;
Senin bildiğin gibi değil hayat.”
Gül ağacının dibine eski İpek’i ve korkularını gömerek yeni hayatına gülümsedi.
Kübra Piri Çapan