Başımın Üzerinde Yerin Var

Çizer: Huleyde Şenlikçi

Önümden akan nehri izliyordum. Sanki bir şey beni çağırıyordu da neyin çağırdığını bilmiyordum. Kuşların sesi kulaklarıma değiyordu. Onları seslerinden ayırt edebilmeyi çok isterdim. Bilmesem ne olur ki, diye düşündüm. Duyduklarımın güzelliği ya da ahengi değişir miydi ben bilmediğimde? Ağaçları ve bitkileri daha çok tanımayı isterdim. Onlarla ilgili bilgim çok sınırlı olsa da, gözümü boyayan bu renklerin güzelliği değişmiyordu. İki günlüğüne de olsa şehirden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. İlk defa yalnız başıma, bilmediğim bir yere gelmiştim. Arkamda birkaç çınar ağacı vardı. Tam karşımda, kirpiklerimin sağında akçaağaç vardı ama diğerlerinin isimlerini bilmiyordum. Siyah deri sandaletlerimin açıkta kalan kısımlarından, ayaklarıma çimenler değiyordu. Etrafımda yabani otlar ve adlarını bilmediğim çiçekler vardı. Bir de her yerde karahindibalar vardı. Kahverengi elbisem, ağaçların gövdeleri ile bir örnek ve boynumdaki yeşil kolyem manzaramın rengine denk… Saçlarımı rüzgarda dağılmasın diye toplamıştım. Açsam mı, diye düşündüm ama elim gitmedi. İçimden, önümde akan nehre karışma isteği geçti. Onunla birlikte hiç düşünmeden su olup akıp gitmek ya da rüzgar olup şu ağaçlara karışmak, neye benzerdi?

Nutkumun tutulduğu manzaralarla ruhumun hapsolduğu bataklık arasında bir yerdeydim. O çok sevdiğim elbisemin üzerinden rüzgar bedenimi okşadı. “Hişşşt, bak aramızda hiç mesafe yok,” diye fısıldadı. Kendime engel olamıyorum; sağ gözümden, kimsenin fark edemeyeceği incelikte bir yaş, yüzümün vadilerinde uslu bir nehir gibi akmaya başladı. Gözlerimi kapatıp suyun izlediği yolu içimden takip ettim. Burnumun kenarına takıldı; aşağı inmek için biraz daha güçlenmeye ihtiyacı vardı. Birkaç saniye sonra dudağımın kenarına doğru yaklaştı. Çeneme kadar geldiğinde onu elimle silecektim. Sildiğim an devamı gelecekti. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur olacaktı. Artık kimsenin fark edemeyeceği bir sızıntı değil; rüzgarın dahi hızını değiştirdiği bir tufan olacaktı.

Yaşlar indikçe gözlerim kaybolacak, yüzümün kendine has dağları ve bayırları kızaracak. En sonunda sesim çıkacak. Anlamlı cümlelere inat, hıçkırıklarım konuşacak. Ellerim dayanamayacak; kavuşmak isteyecek o nehre. Ayakta durmak iyice zorlaşacak. Ağlarken bedenin kendine yaklaşmaya ihtiyacı olması şiir gibi gelir bana. Ama mısrası yok, olmamalı da. Bazı şeylere kelimelerle anlam biçmeye kalkarsan büyüsünü bozarsın. Her şey tanımlanmak zorunda olmamalı. Ne diyordum, bedenim… Başım ağırlaşıp sarsılan göğsüme yaklaşmak isteyecek. Karnım küçülecek, kıvrılacağım. Ayaklarımın altındaki bu toprağa çökeceğim. Başka zaman olsa üzerime gelecek börtü böceklerden çekinirim. Ama şimdi umursamayacağım. Yanlış anlamayın, teselliye ihtiyacım yok. Her ağlayış teselli istemez. Onun içimden çıkma vakti geldi, o kadar. Hatta yalnızlık gerektirir. Çünkü anlarsınız ya, bu biraz da mahremdir. Bu sadece, kendi dünyama ait yeryüzünün değişmesinden ibaret. Benim içimde de açması gereken çiçekler, büyümesi gereken ağaçlar var. Toprağından sökülmesi gereken yabani bitkiler, aşınması gereken kayalar var. Bedenimin içinde küçük ve zararsız bir artçı deprem bu, o kadar. İlla izlemek istiyorum diyorsanız, uzaktan bakabilirsiniz. Müdahale etmeyin ve bu düzeni bozmayın, bana yeter. 

Ağlayış genelde küçük başlar; tıpkı hikayeler gibidir. Yavaşça gelişir ve zirveye ulaşır. Orası tam da kaosun ortasıdır; hortumların çıktığı, çatıların uçtuğu yerdir. Ardından çözülmeye başlar. Ah o çözülme… Nasıl bir halde ağladığına göre değişir ama orgazmik bir deneyimdir. Bedenim kapandığı yerden usulca açılmaya başlar. Kasılmalar sona erer, eklemler çözülür. Her şey yumuşar; katılık sona erer. Ben katılığı hiç sevmem, daha önce söylemediysem şimdi söylüyorum. Ama bazen benim sert bir insan olduğum söylenir. Bazı insanlar çok yumuşak olduğumu söyler. Alıştım artık; ben istesem de tek bir şey olamam. Neyse… 

Çözülmeden sonra zihin bir an boş kalır. Hafif, sakin, kendi halinde gökyüzünden aşağı süzülen bir yaprak gibi. Üzerine dünyanın en güzel uykusunu çekersin. Sana hiçbir yatağın, yastığın, ağırlıklı battaniyenin veremeyeceği dinlenmeyi hediye eder. Fakat çok ağladıysan ertesi gün gözlerindeki ağırlık ve şişlik devam eder. Dolayısıyla ben bu kadar ağlayınca kendime iki gün izin veririm. Gözyaşım çeneme inmemeye kararlı; biraz destek olabilirim ama zorla ağlamayı sevmem. Kendi gelirse başımın üzerinde yeri vardır.

Sessizce gözlerimi araladım. Dudağımın kenarında duran yaşı elimle sildim, çünkü kaşındırmaya başladı. Sol yanımda ama biraz uzakta koyu yeşil, eski bir katlanır kamp sandalyesi vardı. Artık herkesin arabasının bagajında, evinde bir köşede mutlaka olanlardan… ben hariç. Öyle bir duruşu vardı ki, soğuk bir limonata versem içecekti. Deli değilim, sandalye canlı değil, biliyorum. Yine de bayağı kendinden emin ve “keyfimin kahyası mısın?” havası vardı. Ayrıca eşyaların insanlar tarafından belirli ham maddelerle üretilmiş olması, onların tamamen cansız olduğu anlamına gelebilir miydi? Bir şeyin canlı olması için nefes alması mı gerekirdi? Bu dünyanın içinde yaşayan her şey, varoluşa ait değil miydi?
Size bunları anlatmamam gerekiyordu bence; hakkımda neler düşündüğünüzü duyabiliyorum. Altıncı hissim kuvvetli… yersen. Aslında bir halt duyduğum yok, duyduğumu zannediyorum. Her şeyi olmasa da çok şeyi bildiğimi düşünüyorum. Başımıza ne gelirse işte ondan geliyor. Bilgi ağırlık yaptığında, hafiflemek için uzaklaşırım. Severim ben kaçmayı, söylemiş miydim? Bana bir adım gelene ben üç adım giderim. Fakat bazen bir şey olur, beş adım geri giderim. İleri üç adım, geri geri beş adım… oldu mu sana eksi iki adım. Sonuç, kendime kaçtım, ondan uzaklaştım. Oysa o, geleceğimi sanmıştı. Ama yanıldı. 
Beni, bugün buraya getiren ayaklarım da işte böyle kaçıyordu. “Hata yapmaktan korkma,” dedim kendime ve koca bir yılı saçmalayarak geçirdim. İçimden öyle yaşamak gelmişti. Kime ne? Kendime kızmıyorum. Sadece neden içime daha yakın hissettiğimi anladım. Birincisi, bu birazcık benim doğamdı. İkincisi, bu benim deneyimlerimin faturasıydı. Her bir yaşımda öğrendiğim yeni kaybediş, unutuş, hatırlayışlar; gerçek olanlar ve hayale karışanlar bana bilgi kırıntıları bıraktı. Bazıları işime yaradı. Ama bazıları beni hapsetti; ellerimle süslediğim hapishanemin içinde hoplayıp zıpladım.

Ama canlarım, insanın tamamen özgürlüğü tatması ancak bu bedenden çıktığında mümkün olur. Bunu biliyor muydunuz? Yani bu dünya birazcık böyledir. İnsan olmak kafa karışıklığı gerektirir. Bulup kaybedersin ve kaybeder bulursun; oyun budur. Kafa karışıklığının da belli bir sınırı vardır. Fazlası delirtir. Hiç karışıklık yoksa… Kafası asla karışmamış bir insanla hiç tanışmadım. Mantığın ve kalbin birleşmesinden bahsedilir, duydunuz mu? Güya el ele verecekler, aralarına köprü kurulacak. Böylece insan her zaman dengeli, uyumlu, en doğru kararları veren olacak. Eğer ömrün yeterse yapabilirsin. Bir adam, tam 82 yıl boyunca buna uğraşmış. Bebekliği, çocukluğu, ergenliği çıkaralım; 64 yıl boyunca aklı ve kalbi arasında köprü inşa etmeye çalışmış. Bazen aklı baskın gelmiş, bazen kalbi. Nadiren ikisi de aynı yerde “gibi” görünmüş. Yıllar geçmiş ve bir gün karısına dönmüş. Dudaklarını aralayarak nefesini içine çekmiş. O an sesi genç bir adamın sesi gibiymiş:
“Köprüyü kurdum Zehra. Şimdi anlıyorum… şimdi anlıyorum…” diye sayıklarken son nefesini vermiş. Anladığı neymiş, kim bilir? Yanına onu da alıp götürdü. Neyse.

Ah! Rüzgar… öyle güzel esiyordu ki. Keşke bu esintiyi götürüp onun kucağına bırakabilseydim. Üşütmüyor, ısıtmıyor; sadece sakince dokunuyordu. O tenimi, tenim ise onu okşuyordu. Bana tam kararında yaklaşan hava göğsümü titretti. İnsanlar kararınca yaklaşmayı bilmez, diye fısıldadım. Onlar ya çok gelirler ya da hiç gelmezler. Bazen de ben gelmek isteyene kapıyı kapatırım, gitmek istediğim de bana kapıyı kapatır. Bunu düşündükçe kahkahayı patlatasım gelir ama bir yandan da kalbime hüzün çöker.

İnsan büyüdükçe özgürleşmiyormuş meğer. Oysa çocukken, hayatın yetişkin olduğunda daha kolay olacağını zannederdim. Öğrendiğin her şey zamanla zihnine bir tuğla daha ekliyor. İçinden geçtiğin deneyimler harç oluyor. Çimento yerine hayal kırıklığı, su yerine korku ekliyorsun. Güzelce karıştır, eline malayı al ve özene bezene aralarına sürmeye başla. Sonra da kendi ellerinle inşa edip süslediğin hapishaneden çıkmak için yıllarca uğraş dur. “Ne bildiğine dikkat et, her şey bilmekle başlar,” sözü geldi aklıma. Bildikçe hapsolmuşum meğer, aydınlık sandığım mağaralara. Bilgi, insanı bir yandan özgürleştirirken diğer yandan nasıl tutsak eder? O kadar biliyordum ki, birini sevmenin doğasını unutmuştum. Sevgiye teslim olmak yerine; gördüklerimi, duyduklarımı kesip biçmiş ve kalıplara sokmuştum. Hissettiğim her şeye ad koyma cüretini nereden bulmuştum bilmiyorum. Şimdi düşününce saçma geliyordu, ama olan da olmuştu. Dünyayı sevmek kolaydı, peki ya bir insanı sevmek neden bu kadar zordu? Daha güzeli, bir insanın beni sevmesine izin vermek neden bu kadar zordu?

Sonunda beni dinleyen rüzgar, nehir, toprak dile geldi. Tüm bu anlattıklarımın, sorularımın ve kendi cevaplarımın üzerine, bana tek bir ağızdan bir şey söylediler. Ama ne söylediklerini kimseye anlatmayacağıma söz verdim. Uzunca iç çektim, zihnim sonunda sakinleşmişti. Arkamda duran çınar ağacının gövdesine doğru yürümeye başladım. Yaklaştım ve ona sırtımı yasladım. Sandaletlerimi çıkardım, ayaklarım toprakla buluştu. Aklım ve kalbim ayrı olduklarını unuttu. Bir olduklarını bile unuttu. Ben aralarındaki bu çekişmeyi de seviyordum. Aslında birbirlerine vurgunlardı, sadece naz yapıyorlardı. Kahverengi elbisemin eteği rüzgarla birlikte bacaklarıma sarıldı. Kestane rengi saçlarıma bağladığım kırmızı tokayı çıkardım; artık özgür olsunlar. Çantamda duran telefonumu almak için elimi uzattım, bana attığı mesajı son kez okumak istedim. Ardından hepsini sileceğim. Çünkü ben böyleyim, her şeyi siler ve önüme bakarım. Tamam… Arada geçmişe dönüp saplanırım. Dedim ya; nutkumu tutan manzaralarla, ruhumun saplandığı bataklık arasında bir yerdeyim diye. Galiba bu sefer ağlayacağım.

Tüm bildiklerimin ve bilmediklerimin şerefine usulca gözlerimi kapadım. Kalp kırıklıklarım, ıslanan kirpiklerimin arasından süzüldü; yanaklarımı okşayarak çeneme ulaştı. Buyrun gelin. Başımın üzerinde yeriniz var. 

Tuğba Atamer


Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top