Karanlıkta Üç Adım

Çizer: A. Silvia Aydoğan

“Hayır, yapma… Lütfen…”

Küçük çocuk, annesinin bacağına tutunmuş sessizce ağlıyordu. Kadın, bir eliyle oğlunu sararken diğer eliyle adama dur işareti yapıyordu. Havada titreyen elinde korku o kadar belirgindi ki, gizleyemiyordu bile.

Deponun soğukluğu, baca gibi tüten üç nefese sebep oluyordu. Bu nefeslerden biri de kadına aitti. Ta ki, o silah sesi tüm depoda yankılanıp bir baca eksiltene dek…

Kulakları sağır edercesine patlayan mermi, silahtan ayrılıp kadının kalbinde son buldu. Bu kısa anın korkusu, çocuğun kulaklarından gözlerine kadar işlemişti. Kadının bedeni kanlar içinde yere yığılırken oğlu, sıkıca tutunduğu annesinin bacağını bırakamamıştı bile. Adamın parmakları hala tetiğin üzerindeydi. Kesik kesik soluyordu. Silah gitgide avucunda ağırlaştı. Gevşeyen parmaklarından kaydı ve yere çakıldı. Silahın metal sesi beton zemine çarptığında, yankısı uzunca bir süre kaybolmadı.

“Ne yaptın! Seni uyardım, yapma dedim!” dedi Kerem, Alaz’ın önüne başını eğerek. Hayli korkmuştu, endişesi gözlerinden anlaşılıyordu.

Alaz geriye doğru bir adım attı. Sonra bir adım daha… Adımların arasındaki mesafeyi azalttı ve arkasını dönüp hızlanmaya başladı. Koşuyordu. Peşinden ona yetişmeye çalışan iki arkadaşı Kerem ve Mert de ayaklarıyla eşzamanlı hareket ediyordu. Depodan çıktıklarında yağmur yağmaya devam ediyordu. Ayakkabılarının tabanıyla bastıkları su birikintileri, ardında kırık bir ses bırakıyordu. Sokak lambaları ise sararmış bir ışık süzdürüyor, rüzgâr uğulduyordu. Koşuyorlardı. Durmadan… Ta ki apartmanın içine kendilerini atana dek. Korkuyordu. Anahtar deliğini bulamadı önce. Elleri titriyordu. Nefesi göğsüne sığmıyordu. Arkadaşı Mert aldı elinden anahtarı. Sakince taktı ve kapıyı açtı. Diğerlerine nazaran daha ağır ve temkinliydi. Kapıyı yavaşça araladı ve elindeki anahtarlığı askısına özenle astı. Kerem içeri girer girmez duvara yaslandı. Gözleri kararıyordu. Konuşmaya başladılar.

“Ne yaptık biz? Nasıl yaptık bunu? Hiç böyle olmamalıydı.”

Sakin ve tok sesiyle cümleye atıldı Mert:
“O kadın bağırmasaydı. Sessizlik gerekirdi. Susmalıydı. Depoyu da kanla…” konuşurken koltuğun üzerini topluyordu. Büyük dikkatle katladığı her parçayı koltuğun kolunda üst üste getiriyordu.

Alaz ellerini başının iki yanına götürdü. Duyduklarından rahatsız olduğu anlaşılabiliyordu ekşittiği suratından. Daha cümlesini tamamlamayan Mert’in konuşmasını yarıda kesti:
“Kesin sesinizi!” dedi yüksek ve keskin sesiyle. “Yemin ederim o hak ediyordu.”

“Ne diyorsun sen Alaz? Kadın ölmeyi hak etmiyordu. Ben bunu yapmanızı onaylamadım! Uyardım sizi, yapmayalım dedim!”

Bir kahkaha yankılandı odada. Alaz’ın soğuk ve umursamaz tavrı, durum karşısında duyduğu keyfi saklayamıyordu.

“İstemedin mi? Sus artık… Görmediniz mi yaptıklarını? Hem sen zaten korkaksın, o bağırdığında nasıl da titredin.”
Kerem odanın ortasında gidip geliyordu. Birbirine karışan sesler arasında, yağmurun sesi bile duyulmaz olmuştu. Bir süre sessizlik olunca şimşek çaktı. Tek abajurla aydınlanan salon, bir anda aydınlandı. Ardından gelen gök gürültüsüyle Mert, oturduğu koltuktan hızla kalktı. Her zamanki ifadesiz ama hesapçı bakışı vardı. Odadaki gerginlik, duvardaki saatin tik taklarını bile susturmuştu. Alaz ise masadan sigara paketini aldı. İçerisinden bir dalı sakince çıkarıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. Çakmağa uzandı, loş ışıkta alevlediği sigarasının dumanını ağır ağır içine çekmeye başladı. Parmakları arasındaki sigaranın külü, halıya düşmek üzereyken Mert, küllüğü uzatıp tam Alaz’ın elinin altına koydu. Yüzünde o çarpık ve karanlık gülümsemeyle külü silkti. Ardından sakallarının arasından mırıldandı:

“Bakıyorum hala düzen peşindesin Mert,” dedi Alaz, dumanı tavana doğru üfleyerek. “Kadın yerde kanlar içindeyken bile yamuk fuların peşindeydin.”

Mert istifini bozmuyordu, sesi bir buz kütlesi kadar donuktu:
“Mesele kan değil, Alaz. Mesele, senin kontrol edemediğin o öfkenin geride bıraktığı dağınıklık. Ben sadece senin pisliğini topluyorum.”

Kerem ise odanın en karanlık köşesine büzülmüş, dizlerini göğsüne çekmişti. Sallanıyordu. Titrek sesiyle konuşmaya çalışırken gözü perdeden süzülen yerdeki ışıktaydı.
“Sessiz olun… Lütfen. Hala o depodaymışız gibi geliyor. O çocuğun gözleri… Gözlerimden gitmiyor…”

Alaz sigarasından derin bir nefes daha çekip Kerem’e doğru eğildi.
“O çocuk artık özgür, korkak herif! Sevinmelisin. Üstelik senden daha şanslı…”

Tam o sırada, sokağın sessizliğini yırtan siren sesleri kapının önünde durdu. Merdivenlerden gelen o ağır adımlar, odadaki üç sesin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Kapı bir anda sarsıldı. Balyozun ilk darbesi, son darbesi olmuştu. Tek hamlede koca demir kapı menteşelerinden fırladı. O ses ise Kerem’in boğazında bir sert yumru gibi oturdu.

GÜMM!

Polisler o an içeri doluştular. Silahların lazerleri ve el fenerlerinin keskin ışıkları evin içinde birer kırbaç gibi gezindi. Hepsi kısa süre sonra tek bir noktada düğümlendi. İki lazer alnında, bir lazer kalbinin üzerindeyken; Alaz sigarasını sakince küllükte ezdi. Soğuk bakışlarını, kendine doğrultulan namlulara çevirdi. Az önce odada devleşen o üç sesin ucunda, şimdi sadece sandalyede tek başına oturan ve henüz otuzlu yaşlarının sonunda olmasına rağmen; soğukta kalmış bir çocuk gibi elleri kontrolsüzce titreyen o adam vardı.

Polis amiri telsize fısıldadı:
“Zanlı yakalandı. Evde tek başına, başka kimse yok…”

Polisler sandalyesine tekme atıp adamı yere devirdiler. Biri üzerine çıkıp kollarını arkasında sıkıca büktü; diğeriyse kelepçeyi sertçe geçirdi. Hiç zorluk çıkarmıyordu. Aksine, yüzünde her durumdan keyif alan o Alazvari tebessüm vardı. Olacakların farkındaydı, hatta sanki bu anı, bu teslimiyeti yıllardır bekliyordu. Kelepçelerin soğuk metali bileğine değdiğinde, o gürültülü kişilikler tek bir bedenin sessizliğine hapsoldu…

Titrek lambanın ara ara kesilen loş ışığı, buz gibi sorgu odasındaki masayı zoraki aydınlatıyordu. Üzerindeki sarı dosya, fırlatıldığı haliyle duruyordu hâlâ. Kapağında büyük harflerle yazan isim okunabiliyordu: KEREM ALAZ MERTOĞLU

Psikolog içeri girdiğinde, odadaki o ağır sessizliğin tam ortasında tuhaf bir ritim vardı. Adam, önündeki masada duran o dağınık dosyayı, sanki dünyanın en hassas ameliyatını yapıyormuş gibi parmak uçlarıyla milim milim kaydırıyordu. Dosyanın köşesini masanın kenarıyla kusursuz bir dik açı oluşturacak şekilde sabitledi. Elleri artık titremiyor, aksine bir cerrahınki kadar emin hareket ediyordu.

Kapı gıcırtıyla açıldığında başını bile kaldırmadı. Psikolog, yanında duran polisin sert bakışları eşliğinde yavaşça masaya yaklaştı. Adamın bu takıntılı simetri çabasını bir süre sessizce izledi, ardından karşısındaki sandalyeye oturdu. Dosyayı açmadı; sadece karşısında oturan, bedeni tek ama bakışları bin parçaya bölünmüş adama baktı.
Psikolog, sesindeki o mesafeli ama davetkâr tonla sessizliği böldü:

“Masanın üzerindeki dosya bana bir isim söylüyor,” dedi, gözlerini adamın buz gibi bakan gözlerine dikerek. “Ama senin zihnin bana bambaşka bir kalabalıktan bahsediyor. Şu an kiminle konuşuyorum? Sana ne diye hitap etmemi istersin?”

Adamın omuzları bir anda gerildi. Mert’in o steril, düzenli duruşu saniyeler içinde yerini daha saldırgan ve dik bir omurga yapısına bıraktı. Az önce dosyayı milimetrik düzelten o eller, şimdi masanın üzerinde yumruk haline gelmişti. Bakışlarındaki donukluk gitti, yerine kor gibi yanan bir parıltı geldi. Ses tonu bir ton daha kalınlaştı. Sanki gırtlağından gelen her kelime zımpara kağıdı gibi sürtünerek dökülüyordu:

“Alaz,” dedi sadece. “Diğerleri şu an kapının arkasında bekliyor. Onları içeri çağırmamı istemezsin.”
Psikolog hafifçe arkasına yaslandı, kalemi parmaklarının arasında yavaşça çevirdi.

“Neden Alaz? Kerem ya da Mert değil de… neden öfkenin adını seçiyorsun?”
Alaz, sanki bu soruyu sorması bile bir hakaretmiş gibi hafifçe güldü. Ama bu gülüşte neşe yoktu, sadece keskin bir alay vardı.

“Çünkü Kerem şu an masanın altında kendi tırnaklarını kemirmekle meşgul. Mert ise hala depodaki kanı nasıl sileceğini planlıyor. Ben ise buradayım… Çünkü o tetiği çekerken parmağı bükülen bendim. Gerçeklerle yüzleşecek cesareti olan da sadece benim.”

Psikolog not defterine küçük bir işaret koydu. Bakışlarını bir an bile kaçırmıyordu.

“O tetiği çekerken parmağını büken şeyin sadece öfke olmadığını biliyoruz Alaz. Görgü tanıkları kadının o gün çocuğun canını yaktığını söylüyor. Tam o sırada sen onları gördün. Ne hissettin peki? Kadına duyduğun o nefreti mi, yoksa o çocuğun çaresizliğini mi?”

Alaz’ın yüzündeki o Alazvari tebessüm bir anlığına dondu. Masanın üzerindeki yumruğu hafifçe titrer gibi oldu ama hemen bastırdı.

“İnsanlar itilmeye alışıktır doktor,” dedi, sesi şimdi daha derinden, daha karanlık geliyordu. “Ben o kadını öldürmedim; o çocuğu, beklediği korkunç sondan kurtardım.”

Psikolog, dosyanın kapağına parmağıyla hafifçe vurdu.

“Onu kurtarmak için onu annesiz bıraktın. Bu, bir kurtuluş mu yoksa kendi hikayeni başka bir bedende tekrar etmek mi?”

Alaz gözlerini kısıp psikoloğa doğru öne eğildi. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar azaldı.
“Bak doktor, bana o kutsal annelik masallarını anlatma. Bazı anneler, evlatlarını beslemezler; onları yavaş yavaş kemirirler. O çocuk, depoda sadece bir katille tanışmadı; hayatı boyunca peşini bırakmayacak o zehirli elden kurtuldu.”

Duraksadı, bakışlarını aynalı cama çevirdi. Oradaki yansımasında sanki üçü de aynı anda ona bakıyordu. Bir anlığına gözleri kapandı; zihninin karanlığında on yaşındaki o çocuk belirdi. Annesiyle yolda yürürken aniden asfaltın soğukluğuna kapaklandığı o an; gözlerini alan sarı, parlak bir ışık, kulakları tırmalayan tiz bir korna sesi ve genzini yakan o ıslak asfalt kokusu…

​Aynadaki yansımasında rengi gitgide soluyor, teni bir cesedinki kadar beyazlıyordu. Kelepçeli ellerini yüzüne götürdü. Parmakları, engel olamadığı bir sarsıntıyla yeniden titremeye başlamıştı. Gözlerindeki o ham ve savunmasız endişeyi saklayamıyordu artık. Ancak saniyeler içinde o çocuksu dehşet, yerini maske gibi donuk bir ifadeye bıraktı. Duygu geçişleri o kadar ani ve keskindi ki, psikolog bile karşısındaki bedenin hangi kişilik tarafından yönetildiğini seçmekte zorlanıyordu.

​Psikoloğa doğru hafifçe öne eğildi; sesi, mezar sessizliğini andırıyordu. O soğuk gerçeği fısıldadı:

Sevgi bazen nefretten daha çok can yakar. Ve inan bana… bazen bir annenin olmaması, olmasından çok daha iyidir.

Berna Demir

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top