“Deniz hiçbir sabah kıyısını terk etmiyor Erdal…”

Çizer: Ekin Aslanoğlu
Karadeniz’in serin sularıyla kucaklaşan, ruhuyla insanın içine işleyen bir şehir vardır; Sinop. Bir yarımada gibi uzanır maviliğe doğru. Sanki karaya tutunmuş bir düş, denize bırakılmış bir dua gibidir. Bir yanında uçsuz bucaksız Karadeniz, öte yanında göğe yükselen çam ormanları… Sabahın ilk ışıkları limana usulca dokunur, akşam olunca güneş denizin üzerine kızıl bir örtü serer. Rüzgâr bazen bir annenin eli gibi saç okşar, kimi zaman da yılların yükünü omuzlarına almış bir ihtiyar gibi iç çeker. Bu şehir sadece deniziyle değil, hafızasıyla da yaşar. Kale surlarına sinmiş fısıltılar, taş sokaklardan geçen ayak sesleri, limanda ağlarını onaran balıkçılar, cezaevi duvarlarına çarpıp geri dönen türküler… Her köşesinde anlatılmayı bekleyen başka bir hikâye vardır. İnsan bu şehirde yürürken, taşların bile geçmişi anlattığını hisseder.
İşte o hikâyelerden biri de Erdal’ın hikâyesiydi. Kimse onun adını destanlara yazmadı, ardından türküler yakmadı. Bazı insanlar vardır; sessiz yaşarlar, sessiz severler, sessizce incinirler. Yine de geride en ağır hikâyeleri onlar bırakır. Erdal da öyle biriydi.
Orta hâlli bir ailenin en büyük çocuğuydu. Kendisinden küçük bir kız kardeşi, bir de yaramazlığıyla bütün mahalleyi peşinden koşturan erkek kardeşi vardı. Babası bakraç ustasıydı. Demiri döver, bakırı işler, alın terini ekmeğine katardı. Annesi ise sabah ezanıyla uyanır, gece herkes uyuduktan sonra ancak dinlenebilirdi. O evde en erken uyanan da oydu, en son yatan da…
Erdal daha küçücük bir çocukken annesinin ellerine bakardı.
Çatlamış parmaklarına…
Yorgun gözlerine…
Sırtındaki görünmeyen yüküne…
O gün kendi kendine bir söz vermişti.
“Ben büyüyeceğim. Annemi sultanlar gibi yaşatacağım.”
Çocuk aklıyla kurulmuş bir hayaldi belki. Ama insanın en büyük sözleri de çocukken verdiği sözlerdi. Gelgelelim hayat, Erdal’ın çocukluk hayallerini tek tek elinden aldı.
Babası ne zaman bir iş olsa Erdal’ı çağırırdı.
“Erdal!”
Tek bir sesleniş yeterdi. Erdal elindekini bırakır, koşardı. Odun taşırdı. Yük indirirdi. Çarşıya giderdi. Tamir yapardı. Komşunun işine yetişirdi. Kardeşinin açığını kapatırdı. Bir işi bitmeden yenisi başlardı. Mahallede herkes onu çalışkan diye bilirdi. Evde ise yaptığı hiçbir şey yeterli olmazdı. Babasının ağzından bir kez olsun “Aferin oğlum.” sözü çıkmazdı. Sanki Erdal ne yaparsa yapsın eksikti. Sanki hep biraz daha fazlasını yapabilirdi. Annesi gizlice başını okşar, “Boş ver oğlum.” derdi. Ama o kadar. Çünkü o evde herkes babanın sözünden çekinirdi. Erdal da zamanla konuşmayı değil, susmayı öğrendi. İçine attığı her kırgınlık, Karadeniz’e dökülen dereler gibi büyüdü. Kimse görmedi, duymadı. Ama onun içinde koca bir deniz oldu. Ve insan kimi zaman sesi hiç çıkmayanların içinde kopan fırtınaları göremezdi.
Babasının hamallığını yapacağım diye ne doğru düzgün okul okuyabilmişti Erdal ne de gönlüne göre bir meslek sahibi olabilmişti. Mahallenin çocukları sabah çantalarını sırtlarına takıp okulun yolunu tutarken, Erdal daha gün doğmadan babasının dükkânına giderdi. Bakırların çınlayan sesi, çekicin örsle kavgası onun çocukluğunun ninnisi olmuştu. Elleri daha küçücük yaşta nasır tutmuş, sırtı genç yaşında yük taşımayı öğrenmişti. Babasının bir sözü vardı.
“Adam dediğin alın teri döker.”
Erdal alın terini dökerdi dökmesine de ne kadar çalışırsa çalışsın babasının gözüne bir türlü giremezdi. Kardeşi bir işi yarım bıraktığında “Çocuktur.” der geçerdi babası. Ama Erdal’ın yaptığı küçücük bir hata günlerce yüzüne vurulurdu. Annesi gizlice cebine birkaç kuruş sıkıştırırdı. “Canın bir şey isterse alırsın.” derdi. Erdal ise o parayla kendine bir lokma bile almaz, kardeşlerine akide şekeri götürürdü. Kendi canı ne isterdi, onu hiç düşünmezdi. Düşünmeye vakti de olmazdı zaten.
Bir gün yine babası eline bir liste tutuşturdu.
“Çarşıya in. Şunları al da gel.”
Başını eğdi.
“Tamam baba.”
Çarşıya her gidişi birbirinin aynıydı aslında. Balıkçıların sesleri. Baharatçı dükkânlarından yükselen kokular, bakır ustalarının çekici, limanın tuzlu rüzgârı… Hepsi alışılmış şeylerdi. Ta ki o güne kadar. Listenin sonundaki malzemeyi almak için küçük bir manifaturacı dükkânına girdi. Kapının üzerindeki zil ince bir sesle çaldı. Tam sipariş verecekti ki tezgâhın arkasında duran genç kız kaldırdı başını. İşte o an… Erdal’ın içinde yıllardır sessiz duran bir şey usulca kıpırdadı. Kızın yüzünde abartılı bir güzellik yoktu belli ki. Ama gözleri… Karadeniz durulduğunda nasıl gökyüzünü içine alırsa, o kızın gözleri de insanın içini öylece çekip alıyordu. Erdal ne diyeceğini unuttu. Elindeki listeyi düşürdü. Kız gülümseyerek eğildi, listeyi yerden aldı.
“Sanırım bunu düşürdünüz.”
O kadar. Sadece bir cümle. Ama Erdal o sesi günlerce unutamadı. O günden sonra çarşıya gitmek angarya olmaktan çıktı. Babası ne zaman “Erdal, çarşıya in.” dese, içinden sevinç geçerdi. Fark ettirmemeye çalışırdı ama adımları hızlanırdı, gerçekten ihtiyaç olduğu için girerdi dükkâna. Bazen de ihtiyacı olmayan bir şeyi bahane ederdi. Bir düğme… Bir iplik… Bir mendil…
Yeter ki kapının üzerindeki o küçük zil bir kez daha çalsın. Yeter ki kız başını kaldırıp bir kez daha baksın. Günler haftaları kovaladı. Bakışlar, kelimelerden önce konuşmaya başladı. Kız da artık Erdal’ın geliş saatlerini ezberlemiş gibiydi. Kapının sesi duyulunca fark ettirmeden başını kaldırıyor, Erdal da her seferinde göz göze gelince çocuk gibi mahcup oluyordu. İnsan çoğu zaman ömrünün en güzel günlerini yaşadığını, o günlerde anlamazmış. Erdal da anlamadı. Hayatında ilk kez kimse ondan bir iş istemiyordu; emir vermiyordu, onu eksik bulmuyordu.
Bir çift göz, yalnızca ona gülümsüyordu. Bir insanın bütün ömrünü değiştirmeye bir tebessüm yetermiş. Erdal bunu o günlerde öğrendi. Aylar birbirini kovalamış, mevsimler usul usul değişmişti. Çarşı artık Erdal için yalnızca alışveriş yapılan bir yer değildi. Sabah evden çıkarken babasının verdiği listeyi cebine koyar ama gönlü çoktan o küçük dükkânın yolunu tutardı. Kapının üzerindeki küçük zil her çaldığında ikisinin de yüreği bir başka atardı.
Ne uzun uzun konuşabilirlerdi ne de birbirlerine doyasıya bakabilirlerdi. Çarşı yeriydi orası. Herkes birbirini tanır, herkes birbirini gözetirdi. Bir bakış bile saatler süren bir sohbetten daha çok şey anlatırmış. Erdal bunu o günlerde öğrendi. Bir gün dükkânda kimsecikler yoktu. Erdal yine babasının verdiği listeyi uzattı. Kız siparişleri hazırlarken sessizlik ikisinin de üzerine çöktü. Erdal ilk kez cesaretini topladı.
“Adınızı öğrenebilir miyim?”
Genç kız başını kaldırıp utangaç bir gülümsemeyle baktı.
“Derya.”
O tek kelime Erdal’ın içine deniz gibi doldu. Derya… Sanki adı bile Sinop’tan doğmuştu. Sanki Karadeniz’in bütün maviliği o iki heceye sığmıştı.
“Erdal,” dedi o da “Benim adım da Erdal.”
Derya gülümsedi.
“Biliyorum.”
Şaşırdı Erdal.
“Nasıl?”
“Çarşı küçük yer…” dedi Derya. “Herkes birbirini bilir.”
O gün ilk kez birlikte güldüler. Erdal eve dönerken sanki ayakları yere basmıyordu. Annesi daha kapıdan girer girmez yüzüne baktı.
“Bugün bir başka gülüyorsun oğlum.”
Erdal utandı.
“Yok ana…” dedi. “İşler iyi geçti.”
Annesi oğlunun gözlerinden okumuştu aslında. Ama hiçbir şey sormadı. Bazı anneler, evlatlarının gönlüne düşeni kelimeler olmadan da anlarmış. Günler geçtikçe Derya ile konuşmaları çoğaldı. Önce hâl hatır sordular. Sonra havadan sudan konuştular. Sonra çocukluklarını, hayallerini, korkularını… Erdal ilk kez biri tarafından gerçekten dinlendiğini hissetti. Derya konuşurken Erdal’ın yüzüne bakıyor, söylediklerini merak ediyordu. Galiba Erdal’ı Derya’ya bağlayan şey güzelliği değildi. İlk kez birinin ona değer vermesiydi.
Artık fırsat buldukça Sinop Kalesi’nin surlarında buluşuyorlardı. Deniz ayaklarının altında dalga dalga uzanıyor, martılar başlarının üzerinde dönüyordu. Saatlerce konuşuyorlardı. Bazen de hiç konuşmuyorlardı. Sessizlikleri bile huzur veriyordu. Bir gün Derya denize bakarak,
“Ben en çok gün batımını severim.” dedi.
“Neden?” diye sordu Erdal.
“Çünkü güneş batarken bile denizi terk etmiyor. Sabaha kadar ışığını bırakıyor üstünde.”
Erdal uzun uzun denize baktı. Sonra usulca, “Ben de seni öyle severim.” dedi.
Derya’nın gözleri doldu. Başını eğdi. İlk kez utanarak uzattı elini. Erdal titreyen parmaklarıyla tuttu o eli. İkisinin de kalbi sanki Sinop’un bütün martılarından daha hızlı çarpıyordu. İnsan ömrü boyunca aradığı huzuru bir çift elde bulurmuş. Erdal da o gün anladı. Mutluluk, büyük şeylerde değilmiş. Sevdiğinin elini korkmadan tutabilmekmiş. Mutluluk, insanın avuçlarına öyle sessiz konarmış ki… Tutmaya kıyamazmış. Erdal da Derya’yla geçirdiği günlerde bunu öğrendi. Artık çarşı başka güzeldi. Kale surları başka… Karadeniz’in dalgaları bile sanki eskisinden daha mavi vuruyordu kıyıya. Ama hayat, en güzel günlerin bile sonsuza kadar sürmesine izin vermezmiş.
Bir sabah askerlik kâğıdı geldi. Erdal, zarfı elinde uzun uzun baktı. Sanki açmazsa gitmeyecekmiş gibi… Oysa kader çoktan kararını vermişti. Akşam olunca sofrada sessizlik vardı. Babası ekmeğini bölüp ağzına attı. “Eee…” dedi. “Vatan borcu çağırmış seni.”
Erdal başını eğdi. “Baba…” dedi usulca. “Ben askere gitmeden Derya’yı istemeye gidelim.”
Kaşığını bıraktı babası.
“Ne acelen var?”
“Askerden gelince düğün yaparız. Şimdi sadece yüzük takalım.”
Babası sertçe baktı oğluna.
“Önce askerliğini yap.”
“Ama…”
“Sözümü ikiletme.”
Erdal sustu. Çünkü çocukluğundan beri en iyi bildiği şey susmaktı. O gece annesi sessizce yanına geldi. “Evladım…” dedi. “Üzülme.”
Erdal ilk kez annesinin omzunda çocuk gibi ağladı. Ertesi gün Derya’ya haber gönderdi. Her zamanki yerlerinde Sinop Kalesi’nin surlarında buluştular. Deniz yine dalgalıydı. Martılar gökyüzünü doldurmuştu. Ama ikisinin de içi sessizdi. Erdal uzun süre konuşamadı. Sonra usulca, “Askere gidiyorum.” dedi. Derya’nın gözleri doldu. Biliyormuş gibi sadece başını salladı. “Babama söyledim.” diye devam etti Erdal.
“İsteyelim seni dedim.”
“Ne dedi?”
“Bekle.”
İşte o tek kelime, ikisinin de içine taş gibi oturdu. Uzun süre denizi seyrettiler. Sanki Karadeniz onların yerine konuşuyordu. Rüzgâr Derya’nın saçlarını savurunca Erdal usulca uzandı. Hayatında ilk kez sevdiğinin zülüflerine dokundu. Parmaklarının arasından kayan saç tellerini avucunda tutmak istedi. Derya gözlerini kapattı. Sonra saçından incecik bir tutam kopardı. Erdal’ın avucuna bıraktı. “Kaybedersen üzülürüm.” dedi gülümseyerek. “Ama saklarsan… Ben de hep seninle olurum.”
Erdal titreyen elleriyle saç tellerini cüzdanına koydu. Ardından cebinden küçük bir vesikalık fotoğrafını çıkardı. Derya şaşkınlıkla baktı. “Bunu da sen taşı.” dedi Erdal, “Ben de seni taşıyayım.”
İlk kez sarıldılar. Ne uzun sürdü ne de kısa. İki yüreğin ömrüne yetecek kadardı. Ayrılacakları sırada Erdal, “Ben dönene kadar beni beklersin değil mi?” diye fısıldadı.
Derya denize döndü. Karadeniz’in dalgaları kayalara vuruyor, köpükler gökyüzüne savruluyordu. Gözlerini maviliğe dikip usulca konuştu. “Deniz hiçbir sabah kıyısını terk etmiyor Erdal, ben de sen dönene kadar bu deniz gibi olacağım. Sana kavuşacağım günü bekleyeceğim.”
Erdal arkasını dönüp yürümeye başladı. Bir kez bile dönüp bakmadı. Çünkü dönse gidemeyeceğini biliyordu. Derya ise o gidene kadar olduğu yerde kaldı. Karadeniz’in rüzgârı saçlarını savuruyor, gözlerinden süzülen yaşları sessizce denize taşıyordu. İnsan vedalaştığını anladığı hâlde, ayrılığın bu kadar uzun süreceğini bilemezmiş. Onlar da bilemedi.
Asker ocağına gittiği ilk gün anladı Erdal. İnsan sevdiğinden ayrılınca sadece bir şehirden uzaklaşmıyormuş. Kendisinden de uzaklaşıyormuş. Gündüz talim akşam içtima; sabah erkenden kalkan boru sesi… Günler birbirine benzer olmuştu. Ama Erdal’ın her günü aynı dua ile başlar, aynı umutla biterdi. “Bugün Derya’dan bir mektup gelir belki…” Koğuşta mektup dağıtılan saat gelince yüreği yerinden çıkacak gibi olurdu. Her zarf açılırken sanki kendi adı okunacakmış gibi beklerdi. Beklemek… En çok da seven insanın yüküymüş. Nihayet bir gün posta çavuşu yüksek sesle bağırdı, “Erdal!” o an dünyalar onun oldu. Zarfı iki eliyle aldı. Uzun uzun baktı. Açmaya kıyamadı. Olur ya içine Derya’nın kokusu sinmiştir diye usulca burnuna götürdü. Gözlerini kapattı. Karadeniz geldi aklına… Sinop Kalesi… Martılar… Ve Derya… Titreyen parmaklarıyla zarfı açtı. Kâğıtta yalnızca birkaç satır vardı.
Erdal…
Ben sana verdiğim sözü unutmadım. Ama benim sözüm, ailemin sözünden küçük kaldı. Babam beni bir esnafın oğluna verdi. Bu mektubu yazarken ellerim titriyor. Ne olur beni bekleme. Ömrüm boyunca seni güzel hatırlayacağım.
Derya.
Mektup Erdal’ın dizlerine düştü. Sanki bütün dünya bir anda sessizleşti. Ne koğuşun sesi kaldı kulağında ne askerlerin konuşmaları ne de boru sesi. İnsan bazen ağlayamaz. Çünkü bazı acılar gözyaşını bile unutturur. Erdal saatlerce aynı yerde oturdu. Akşam olunca cebinden Derya’nın verdiği o incecik zülüfü çıkardı. Parmaklarının arasında usulca dolaştırdı. Sonra vesikalık fotoğrafına baktı. “Demek kader böyleymiş…” diyebildi sadece. Aradan birkaç gün geçmişti. Komutan gelip, “Erdal, telefon.” dedi. Koşarak gitti. Karşı tarafta babasının sesi vardı. Ne nasılsın oğlum dedi, ne de kendine dikkat et. Sanki yarım kalan bir işi tamamlıyormuş gibi konuştu. “Sana kız bulduk.”
Erdal sustu.
“İstedik.”
Sessizlik…
“Sen gelince düğünü yapacağız.”
Erdal’ın boğazı düğümlendi.
“Baba…” diyebildi güçlükle. “Ben…”
Babası sözünü bitirmesine izin vermedi.
“Sevdiğin kızı da nişanlamışlar zaten. Bizim bulduğumuz kız iyi ailenin kızı. Gelince evleneceksin.”
Telefon kapandı. Erdal uzun süre ahizeyi kulağından indiremedi. Hayatı boyunca kimse ona ne istediğini sormamıştı. Çocukken, gençliğinde, severken, şimdi de… Yine onun yerine karar verilmişti. O gece koğuşta kimse Erdal’ın ağladığını duymadı. Çünkü o, ağlamayı bile sessiz öğrenmişti. Yastığının altından Derya’nın fotoğrafını çıkardı. Son kez baktı. Sonra usulca katlayıp göğsünün üzerine koydu. İlk aşkını değil, içinde kalan bütün umutlarını uğurluyordu. Ve o gece ilk kez şunu düşündü, “İnsan yaşayarak da ölebiliyormuş.”
Askerlik bittiğinde Erdal’ın içinde ne kavuşmanın sevinci vardı ne de eve dönmenin heyecanı. Otobüs Sinop’a yaklaştıkça pencereden denizi seyretti. Karadeniz yine aynı Karadeniz’di. Martılar yine limanın üzerinde dönüyordu. Kale surları yıllardır olduğu yerdeydi. Değişen yalnızca Erdal’dı. İndiği gün evde bir telaş vardı. Kapılar açılıyor… Komşular girip çıkıyor… Kazanlar kaynıyor… Kadınlar bir odada türküler söylüyordu. Erdal şaşkın gözlerle annesine baktı.
“Ana…Bu ne?”
Annesi gözlerini kaçırdı, “Baban hazırlıkları yaptı oğlum.”
Erdal hiçbir şey sormadı. Çünkü cevabını zaten biliyordu. Akşam olmadan damatlığı giydirdiler. Aynaya baktığında karşısındaki adamı tanıyamadı. Yüzünde asker ocağının yorgunluğu… Gözlerinin altında uykusuz gecelerin karası… Göğsünün cebinde hâlâ Derya’nın vesikalığı… Cüzdanının arasında incecik bir tutam zülüf… Hiçbiri kimsenin umurunda değildi. Düğün kalabalıktı. Davullar çaldı. Halaylar çekildi. Herkes güldü. Bir tek damat gülmedi. Gece olduğunda Erdal ilk kez Gönül’le aynı odada kaldı. İkisi de birbirine yabancıydı. Sessizlik odanın her köşesine sinmişti. Gönül başını eğerek yatağın kenarına oturdu. Erdal ise pencerenin önüne geçti. Uzun süre denizi seyretti. En sonunda arkasını dönmeden konuştu.
“Bu evliliği ben istemedim.”
Sessizlik… Sonra Gönül’ün sesi duyuldu.
“Ben de…”
Erdal ilk kez dönüp baktı. Genç kadının gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı.
“Bana da kimse sormadı,” dedi usulca.
O an Erdal’ın içinde bir şey kırıldı. Karşısındaki kadın düşmanı değildi. Onun gibi kaderine razı edilmiş bir insandı. O gece ne birbirlerine yaklaştılar ne de birbirlerinden uzaklaştılar. Sadece aynı yazgının iki yabancısı oldular. Günler geçmeye başladı. Erdal yine çalışıyor… Kazandığını babasına veriyor… Evde herkesin yükünü omuzluyordu. Düğünde takılan altınlar bile daha ertesi gün babasının eline geçmişti.
“Küçük oğlana dükkân açacağım,” demişti. Erdal sesini çıkarmadı. Yine… Susmuştu. Gönül ise sessizce olan biteni izliyordu. Bir gün Erdal işten döndüğünde sofraya oturdu. Önüne sıcak çorba koydu Gönül, “Yorulmuşsundur,” dedi. Erdal şaşırdı. Yıllardır ilk kez biri ona bunu söylemişti. Başını kaldırdı. Teşekkür etmek istedi. Kelimeler boğazına düğümlendi. Sadece başıyla teşekkür edebildi. Gönül de anladı. Bazı insanlar konuşamazdı. Çünkü yıllarca susturulmuşlardı. Aralarında sevda yoktu belki. Ama yavaş yavaş birbirlerinin sessizliğini anlamaya başlamışlardı. Ve aynı acıyı taşıyan iki insan, birbirini kelimeler olmadan da duyardı. Erdal ile Gönül’ün hikâyesi de işte öyle başladı.
Evliliklerinin üzerinden aylar geçmişti. Erdal yine sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkıyor, akşam yorgun argın dönüyordu. Hayatında değişen pek bir şey yoktu. Kazandığını yine babasına veriyor… Kardeşinin eksiklerini yine o tamamlıyor… Annesinin yükünü hafifletmeye yine o çalışıyordu. Tek fark vardı. Artık eve döndüğünde kapıyı açan biri vardı. Gönül… İlk zamanların sessizliği yerini alışkanlığa bırakmıştı. Ne büyük aşklar yaşanıyordu o evde ne de büyük kavgalar. İki insan aynı çatının altında, birbirlerinin yaralarını incitmeden yaşamayı öğreniyordu. Bir gün Gönül utana sıkıla Erdal’ın yanına geldi.
“Erdal, galiba…baba olacaksın.”
Erdal önce hiçbir şey söyleyemedi. Sanki duyduğu cümle gerçek değilmiş gibi uzun uzun Gönül’e baktı. Sonra gözleri doldu. Hayatında ilk kez kader ona küçük de olsa bir hediye vermişti. Usulca yaklaşıp Gönül’ün ellerini tuttu. Ne diyeceğini bilemedi. Sadece tebessüm etti. Galiba o güne kadar ettiği en içten tebessümdü bu. O gece uzun zamandır ilk kez geleceği düşündü. Belki çocuğu onun gibi büyümeyecekti. Ona hiç kimse “Sen sus.” demeyecekti. Belki… İşte insan en çok belkilere inanırken yakalanırmış hayata.
Gecenin ilerleyen saatleriydi. Kapı öyle sert vuruldu ki evdeki herkes yerinden sıçradı. Bir kez… İki kez… Üç kez… Sanki kapıyı çalan kaderin ta kendisiydi. Erdal hızla yerinden kalktı. Kapıyı açar açmaz karşısında kardeşini gördü. Üzerindeki gömlek kan içindeydi. Nefes nefese kalmıştı. Ellerinin titremesi bir yana, gözleri korkudan büyümüştü. “Abi…” diyebildi sadece. “Ben…” Arkadan babası geldi.
“Konuş.” dedi sertçe. Kardeşi yere çöktü. “Kavga ettik…” dedi. “Bıçağı çektim.” Sessizlik… “Öldü…” Erdal’ın dizlerinin bağı çözüldü. Duvara yaslandı. Kulakları uğulduyordu. Sanki odadaki herkes konuşuyor ama hiçbirinin sesi ona ulaşmıyordu. Annesi ağıt yakmaya başlamıştı. Gönül korkuyla kapının eşiğinde durmuştu. Kardeşi ise çocuk gibi ağlıyordu. Tam o sırada babası öyle bir cümle kurdu ki… Erdal o cümleyi ömrünün son nefesine kadar unutamayacaktı. “Suçu Erdal üstlenecek.” Ev sessizliğe gömüldü. Erdal başını kaldırdı. “Baba… Ne diyorsun sen?” dedi. Babası sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi devam etti.
“Sen evlisin. İş güç sahibi adamsın. İki üç yıl yatar çıkarsın. Kardeşin daha genç. Onun hayatı bitmesin.”
O an Erdal’ın içinde yıllardır dimdik duran ne varsa yıkıldı. Çocukluğu… Gençliği… Hayalleri… Derya… Kuramadığı hayat… Hepsi bir anda üstüne çöktü. İlk kez babasının gözlerinin içine baktı. Sanki yıllardır söylemek istediği bütün cümleler boğazına kadar geldi. Ama yine sustu. Çünkü susmak, onun çocukluğundan beri bildiği tek dildi. Babası son kez konuştu.
“Sabah erkenden teslim olursun.” Sanki oğlunu hapse değil de çarşıya gönderiyordu. O gece Erdal hiç uyumadı. Gönül sessizce yanına geldi. Elini usulca Erdal’ın omzuna koydu, “Gitme…” diyebildi. İlk kez sesinde korku vardı. İlk kez gözlerinde Erdal’ı kaybetmenin telaşı… Erdal başını eğdi. “Gönül… Ben gitmezsem kardeşim gider,” dedi.
Gönül hıçkırıklarını içine gömdü.
“Peki ya ben?” diye fısıldadı. “Peki ya karnımdaki çocuk?”
Erdal’ın gözlerinden ilk damla yaş o an süzüldü. Usulca dizlerinin üzerine çöktü. Başını Gönül’ün karnına yasladı. Henüz doğmamış evladının varlığını ilk kez o kadar derinden hissetti. Titreyen sesiyle sadece şunu söyleyebildi, “Affedin beni…”
Sabah ezanı okunurken Erdal ayağa kalktı. Annesinin ellerini öptü. Gönül’e uzun uzun baktı. Karnındaki çocuğa son kez dokundu. Babasıyla vedalaşmadı. Kardeşine sarılmadı. Arkasına bile dönmeden evden çıktı. Sinop’un taş sokaklarında yürürken deniz yine aynı denizdi. Martılar yine aynı martılardı. Ama Erdal artık aynı Erdal değildi. O gün yalnızca özgürlüğünü değil, kendi hayatını da cezaevinin demir kapısına teslim etti.
Sinop Cezaevi… Dışarıdan bakıldığında yalnızca taş duvarlardan ibaret sanılırdı. Oysa insan kapısından içeri adımını attığı an anlardı. Burada yalnızca insanlar değil zaman da mahpustu. Demir kapı ağır bir gürültüyle kapandı. O ses, Erdal’ın kulaklarında uzun süre yankılandı. Sanki ardında bıraktığı bütün hayat aynı kapının arkasında kalmıştı. Gardiyan sert bir sesle bağırdı, “Yürü!”. Erdal başını eğdi. Yıllardır yaptığı gibi yine itiraz etmedi. Koridor boyunca ilerlerken rutubet kokusu ciğerlerine doldu. Taş duvarlar nemden kararmıştı. Demir parmaklıkların ardından onlarca göz onu izliyordu. Kimi merakla, kimi acıyarak, kimi ise hiçbir şey hissetmeden… Çünkü bu cezaevinde herkesin acısı kendine yetiyordu. Koğuşun kapısı açıldı. İçeride farklı yaşlarda onlarca mahkûm vardı. Kimisi iskambil oynuyor, kimisi kitap okuyordu. Kimisi tavana bakıp düşünüyordu. Kimse yeni gelen adama soru sormadı. Sadece yer açtılar. Yaşlıca bir mahkûm ince bir şilteyi gösterdi.
“Buraya yat.” dedi.
Erdal teşekkür edip sessizce oturdu. İlk gece gözüne uyku girmedi. Dışarıdan dalgaların sesi geliyordu. Karadeniz… Yine aynı denizdi. Ama bu kez aralarında demir parmaklıklar vardı. Erdal cebinden cüzdanını çıkardı. Kimseye fark ettirmeden Derya’nın küçücük vesikalığına baktı. Saç tellerini avucuna aldı. Sonra usulca tekrar yerine koydu. Bir gün… İki gün… Üç gün… Cezaevinde günlerin birbirinden farkı yoktu. Sabah sayımı… Yemek… Avlu… Tekrar koğuş… Tekrar demir kapılar… İnsan burada takvimi değil, özlemi sayıyordu. Bir akşam avluda yaşlı mahkûm yanına oturdu.
“Adın ne evlat?”
“Erdal.”
“Neden düştün buralara?”
Erdal kısa bir sessizlikten sonra,
“Birini öldürdüm,” dedi.
Yaşlı adam uzun uzun yüzüne baktı. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Hayır.” dedi.
“Sen birini korumuşsun.”
Erdal irkildi. İlk kez biri gözlerinin içine bakıp gerçeği görmüştü. Boğazı düğümlendi.
“Nasıl anladın?”
Yaşlı mahkûm derin bir nefes aldı.
“Çünkü gerçek katillerin gözleri böyle bakmaz.”
O gece Erdal uzun süre uyuyamadı. Yıllardır içinde taşıdığı yükü ilk kez biri kelimelere dökmüştü. İnsan bazen hiç tanımadığı birine, en yakınından daha çok benzerdi. Belki de aynı acıyı taşıdıkları için. Erdal bunu o gece öğrendi. Aradan haftalar geçti. Koğuşun düzenine alışmıştı. Mahkûmların çoğunu tanıyordu artık. Ama dikkatini hep aynı kişi çekiyordu. Avlunun en köşesinde oturan, elinden kitabını hiç düşürmeyen, yüzünde çocuklukla gençlik arasında kalmış bir ifade taşıyan bir delikanlı. Kimseyle fazla konuşmuyor sadece okuyordu. Kimi zaman küçük bir deftere bir şeyler yazıyordu. Bir gün göz göze geldiler. Delikanlı gülümsedi. Erdal da başıyla selam verdi. Henüz birbirlerinin adını bilmiyorlardı. Ama ikisinin de haberi yoktu. O küçücük selam bir gün Erdal’ın bütün hayatını değiştirecekti.
Cezaevinde günler birbirinin aynısıydı. Sabah demir kapının gıcırtısıyla uyanıyor, akşam aynı duvarlara bakarak uyuyorlardı. İnsan burada zamanı saatle değil, özlemle ölçüyordu. Erdal da gün geçtikçe suskunlaşmıştı. Koğuştaki mahkûmlar onu sevmişti. Kimseye yük olmaz, kimsenin lokmasına göz dikmez, bir işi varsa sessizce yapardı. Yaşlı mahkûm bir gün gülerek,
“Sen konuşmayı hiç mi sevmezsin evlat?” diye sordu.
Erdal hafifçe gülümsedi.
“Konuşsam da değişen pek bir şey olmadı bugüne kadar.”
Yaşlı adam başını salladı.
“Bazen insanın en büyük yarası dili değil dinlenmemiş olmasıdır.”
O gün Erdal uzun süre düşündü bu sözü. Ertesi sabah avluya çıktığında yine aynı delikanlıyı gördü. Duvarın dibine oturmuştu. Dizlerinin üzerinde kalınca bir kitap vardı. Bir yandan okuyor, bir yandan küçük bir deftere notlar alıyordu. Rüzgâr sayfaları çeviriyor, o usulca düzeltiyordu. Sanki cezaevinde değil de bir üniversitenin bahçesindeydi. Erdal farkına varmadan ona doğru yürüdü. Delikanlı başını kaldırdı. Gülümsedi.
“Günaydın ağabey.” dedi.
Erdal da başıyla selam verdi.
“Ne okuyorsun?”
Kitabı uzattı delikanlı.
“Şiir…”
Erdal kitabın kapağına baktı. Utandı.
“Ben pek kitap okumam.”
Delikanlı yine aynı sıcak gülümsemeyle,
“Henüz okumamışsındır, ikisi aynı şey değil,” dedi.
Erdal şaşkınlıkla baktı. Delikanlı elini uzattı.
“Ben Hikmet.”
“Erdal.”
Tokalaştılar. İkisi de birbirinin elindeki nasırları fark etti. Hikmet güldü.
“Demek sen de çalışarak büyüdün.”
“Evet.”
“Peki şimdi?”
“Şimdi de susarak büyüyorum galiba.”
Hikmet ilk kez ciddi bir ifadeyle baktı Erdal’a.
“Susmak büyütmez ağabey.”
“İnsanı eksiltir.”
Bu cümle Erdal’ın içine oturdu. Çünkü hayatında ilk kez biri onun sessizliğini fark etmişti. O günden sonra avluda yan yana oturmaya başladılar. Hikmet okuduğu kitaplardan bahsediyor, şairlerden söz ediyor, annesinin yaptığı tarhana çorbasını özlediğini anlatıyordu. Erdal ise daha çok dinliyordu. Dinledikçe de içindeki taşlar yerinden oynuyordu. Bir gün Hikmet cebinden buruşturulmuş bir mektup çıkardı. “Annem yazmış. Okuyayım mı?” dedi.
Erdal başını salladı. Hikmet okumaya başladı.
’Oğlum… Pencerenin önündeki fesleğeni yine suladım. Komşular seni soruyor. Her sabah odanı havalandırıyorum. Belki bugün gelirsin diye… Annen.’
Mektup bittiğinde Hikmet sessizce kâğıdı katladı. Gözlerinde yaş vardı.
“Görüyor musun ağabey, anneler hiç vazgeçmiyor,” dedi.
Erdal’ın boğazı düğümlendi. Annesi geldi aklına. Son görüşü, ellerini öpüşü, hiçbir şey söyleyemeyişi. İlk kez kendi isteğiyle konuştu.
“Benim anam da çok ağlıyordur şimdi.”
Hikmet omzuna hafifçe dokundu.
“Çıkacağız. Bir gün mutlaka çıkacağız,” dedi.
Erdal denize doğru baktı. Demir parmaklıkların ardından görünen küçücük maviliğe… Yıllardır ilk kez içinde minicik de olsa bir umut filizlenmişti. Galiba insanın umuda ihtiyacı vardı. Ve o umut, hiç tanımadığı bir insanın gülümsemesinde saklı olurdu. Erdal bunu Hikmet’le tanışınca öğrendi. Avluda yine yan yana oturuyorlardı. Karadeniz’in rüzgârı demir parmaklıkların arasından içeri süzülüyor, ikisinin de yüzüne aynı serinliği bırakıyordu. Erdal uzun süre sustu. Sonra merakına yenildi.
“Hikmet…Bir şey soracağım.”
“Sor ağabey.”
“Sen niye düştün buralara?”
Hikmet başını gökyüzüne kaldırdı. Bir martıyı izledi. Sonra gülümsedi.
“Düşüncelerim yüzünden.”
Erdal kaşlarını çattı.
“Nasıl yani?”
“Üniversitedeydim. Arkadaşlarımızla daha adil bir memleket hayal ediyorduk. Kitap okuyorduk. Konuşuyorduk. Bazılarımız bildiriler dağıtıyordu. Sonra bir sabah kapımız çalındı. Beni de alıp buraya getirdiler.”
Erdal uzun süre hiçbir şey söylemedi. İlk kez karşısında, işlediği bir suçtan değil; düşündüklerinden dolayı içeride olduğunu söyleyen birini dinliyordu.
“Peki pişman mısın?” diye sordu usulca.
Hikmet başını iki yana salladı.
“İnsan doğrularından pişman olursa, geriye ne kalır ağabey?”
Bu kez Hikmet sordu.
“Ya sen? Sen neden buradasın?”
Erdal’ın gözleri yere düştü. Bir taş parçasını ayağıyla usulca itti.
“Ben öldürmedim… Öldüren kardeşimdi,” dedi.
Hikmet şaşkınlıkla baktı.
“Eee?”
“Babam… Suçu benim üstlenmemi istedi. Ben de kabul ettim.” dedi Erdal.
Hikmet’in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Kardeşin ne dedi?”
Erdal acı acı gülümsedi.
“Hiçbir şey. Ne ‘Ağabeyim’ dedi ne ‘Gitme’ dedi ne de ‘Ben yaparım’ dedi. Sustu. Benim susmayı öğrendiğim gibi…”
Bir süre ikisi de konuşmadı. Hikmet usulca yaklaştı. Omzuna elini koydu.
“Benim ağabeyim yok. Eğer izin verirsen… bundan sonra sana ağabey diyeyim” dedi. Erdal’ın boğazı düğümlendi. Hayatında ilk kez bu kelimeyi yük değil, sevgi olarak duyuyordu. Gülümsedi.
“Olur Hikmet, olur kardeşim.”
O gün ikisi de fark etmedi. Ama o küçücük konuşma, aynı koğuşta iki mahkûmu değil, iki kardeşi birbirine bağlamıştı. Cezaevinde insanın en büyük zenginliği, güvenebileceği bir çift gözmüş. Erdal bunu gün geçtikçe daha iyi anlıyordu. Artık avluya çıktığında farkında olmadan Hikmet’i arıyordu. Hikmet de onu görünce elindeki kitabı kapatıyor, gülümseyerek yanına geliyordu.
“Gel ağabey, bugün sana yine bir şey okuyacağım,” diyordu.
Erdal gülüyordu.
“Ben anlamam öyle kitaplardan.”
Hikmet başını iki yana sallıyordu.
“Anlarsın. Çünkü sen zaten hayatı okuyorsun.”
Bir gün avlunun en kuytu köşesine oturdular. Hikmet elindeki kitabı Erdal’a uzattı.
“Al.”
Erdal şaşkınlıkla baktı.
“Bu senin. Artık senin olsun.”
“Olmaz, sen okuyorsun,” dedi Erdal.
Hikmet gülümsedi.
“Kitaplar rafta dursun diye değil, insanın içinde yaşasın diye yazılır ağabey.”
Erdal kitabı iki eliyle aldı. Sanki bir emanet teslim alıyordu. Sayfalarını yavaşça çevirdi. Kâğıdın kokusunu içine çekti.
“Ben bunu bitirebilir miyim?” diye sordu çekinerek.
“Bitiremezsen birlikte okuruz,” dedi Hikmet.
“Ben okurum. Sen dinlersin. O da okumaktır.”
O günden sonra her akşam sayfalar açıldı. Hikmet okuyor, Erdal dinliyordu. Bir cümlenin üzerinde dakikalarca duruyorlardı. Öyle anlar olurdu ki hiç konuşmadan gökyüzünü seyrederlerdi. Bir gün Hikmet usulca sordu.
“Ağabey… Dışarıda en çok kimi özlüyorsun?”
Erdal hiç düşünmeden cevap verdi.
“Anamı…” Sonra durdu. “Bir de…” Gözleri uzaklara daldı. “Karımı.”
Bu sözü söylerken kendi de şaşırdı. Eskiden olsa Derya derdi. Ama zaman insana bazı gerçekleri sessizce öğretirmiş. Gönül geldi aklına. Sabah hazırladığı çorba, yırtılan gömleğini sessizce dikişi, gece üşümesin diye üstünü örtüşü, vedalaşırken karnına koyduğu eli… İlk kez fark etti. Gönül, sevgisini hiç anlatmamıştı. Yaşatmıştı. Hikmet tebessüm etti.
“Demek seni bekleyen biri var.”
“Evet.” dedi Erdal.
“İnşallah… Bir de çocuğum.”
Hikmet’in gözleri parladı.
“Kız mı olacak?”
“Bilmiyorum.”
“Ama kız olursa…” Bir an sustu Erdal, “Saçları annesi gibi olsun isterim.”
İkisi de gülümsedi. Sessizlik çöktü. Tam o sırada cezaevinin demir kapısı sertçe açıldı. Gardiyanlardan biri avluya girdi. Arkasından yeni mahkûmlar getiriliyordu. Bağırışlar, itiş kakış, hakaretler… Hikmet’in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. Başını eğdi.
“Yine başladılar…” dedi kısık bir sesle. Erdal ilk kez dikkatle baktı. Gardiyanlardan biri, yere düşen genç bir mahkûmu ayağa kaldırmak yerine tekmeyle doğrultmaya çalışıyordu. Delikanlı acı içinde kıvranırken kimse sesini çıkaramıyordu. Erdal’ın içi burkuldu. Ayağa kalkacak gibi oldu. Hikmet usulca kolundan tuttu.
“Şimdi değil ağabey. Burada sabretmek konuşmaktan daha zordur.”
Erdal yeniden oturdu. Ama gözlerini o gençten ayıramadı. İlk kez kendi acısından başka bir acıya bu kadar yakından tanık oluyordu. Ve o gün, içinde yıllardır sessiz duran vicdanın yavaş yavaş ayağa kalktığını hissetti. Henüz bunun farkında değildi. Ama bazı değişimler, insanın içine önce sessizce yerleşirmiş.
Sonbahar gelmişti. Karadeniz’in hırçın dalgaları cezaevinin taş duvarlarına her zamankinden daha sert vuruyordu. Rüzgâr, demir parmaklıkların arasından içeri giriyor, koğuşun nem kokusuna tuzlu deniz kokusunu karıştırıyordu. Bir sabah koğuş kapısı her zamankinden daha sert açıldı. Gardiyanın sesi koridoru doldurdu. “Herkes ayağa!” Mahkûmlar şaşkınlıkla doğruldu. Koğuşun önünde daha önce görmedikleri üniformalı görevliler vardı. Yeni bir cezaevi müdürü atanmıştı. Onunla birlikte kurallar da değişmişti. İlk gün kimse ne olduğunu anlayamadı. Ama birkaç gün içinde her şey değişmeye başladı. Koğuşlardaki kitaplar tek tek toplandı. Gazeteler verilmedi. Mektuplar günlerce bekletildi. Görüş süreleri kısaltıldı. Avluya çıkma saatleri azaltıldı. En kötüsü de insanların birbiriyle konuşmasına bile tahammül edilmiyordu. Eskiden gardiyanların sert bakışları yeterken, şimdi en küçük itiraz bile ceza sebebiydi. Koğuşun üzerine görünmeyen bir sessizlik çökmüştü. Bir akşam Hikmet, Erdal’ın yanına oturdu. Elindeki kitabı usulca kapattı.
“Cezir nedir bilirmisin ağabey?”
“Bilmem nedir ?
“Cezir, denizin çekildiği andır. Kayıklar karaya vurur, yosunlar su yüzüne çıkar, balıklar derinlere kaçar. Hayat bazen öyledir işte, ta ki son Med’ine kadar. Farkettin mi artık bizi cezalandırmıyorlar.”
Erdal derin düşüncelere daldı. Ceziri düşündü. Deryanın ona dediği cümleyi, “Deniz hiç bir zaman kıyısını terk etmiyor” demişti. Cezir ile birlikte ediyormuş meğerse. Derin bir nefes aldı. Deniz gibi kaderi de geri çekilmişti. Onun beklediği bir Med idi ama o Med bir türlü gelmedi.
“Nasıl anlamadım?” dedi Erdal.
“Artık bizi cezalandırmıyorlar.”
“Ne yapıyorlar?”
“Hissetmemizi engellemeye çalışıyorlar.”
Erdal anlamamıştı. Hikmet devam etti.
“Kitabı alıyorlar. Mektubu vermiyorlar. Türkü söyleyeni susturuyorlar. Bizi Cezirle sınıyorlar. İçimizdeki deniz hiç yükselmesin, kayıklarımız dalgaları hissetmesin diye. İnsan konuşmayınca bir süre sonra düşünmemeye de başlıyor.”
Erdal uzun uzun yüzüne baktı. Duygularını ne yüz ifadesi ile ne de sözleri ile anlatabiliyordu sadece şu soruyu sordu;
“Bunca şeyi nereden biliyorsun?”
Hikmet hafifçe gülümsedi.
“Kitaplardan. Ve yaşadıklarımdan.”
Tam o sırada koridordan bağırış sesleri yükseldi. Bir gardiyan, yaşlı bir mahkûmun elindeki defteri yere fırlattı. Sayfalar koridora savruldu. Yaşlı adam eğilip toplamak istedi. Gardiyan sertçe itti.
“Toplama!”
Yaşlı mahkûm sendeleyip yere düştü. Koğuştaki herkes olduğu yerde donup kaldı. Erdal refleksle ayağa kalktı. Hikmet koluna dokundu.
“Gözlerini kaçırma,” dedi, “Ama şimdi de kalkma.”
Erdal ilk kez öfkesini yutmak zorunda kaldı. Yaşlı adam sayfalarını tek tek yerden toplarken kimsenin konuşmaya cesareti yoktu. O gece koğuşta kimse uyuyamadı. Herkes sessizdi. Sadece dışarıdan Karadeniz’in dalgaları duyuluyordu. Erdal tavana bakarken usulca sordu.
“Hikmet, sence bunlar daha da kötüleşecek mi?”
Hikmet cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
“Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var.”
“Nedir?”
“Haksızlık ilk gün ses çıkarılmadığında büyür.”
Erdal o cümleyi zihninin bir köşesine yazdı. Çünkü hayatı boyunca birçok haksızlığa susmuştu. İlk kez biri, susmanın da bir bedeli olduğunu söylüyordu. Gece ilerledikçe koğuş sessizliğe gömüldü. Erdal uyuyamadı. Bir yanda Gönül’ün yüzü bir yanda annesi… Bir yanda daha doğup doğmadığını bile bilmediği çocuğu bir yanda da Hikmet’in sözleri… Karadeniz’in dalgaları taş duvarlara vurdukça, Erdal’ın içinde de başka bir dalga büyüyordu. Henüz adı konmamıştı. Ama vicdan nice kez sessizce uyanırmış. Kimse fark etmeden… Cezaevinde artık hiçbir sabah eskisi gibi başlamıyordu. Mahkûmlar birbirlerine günaydın demeye bile çekinir olmuştu. Koridorlarda ayak sesleri çoğalmış, insan sesleri azalmıştı. Hikmet ise değişmiyordu. Elindeki kitap alınmıştı. Defteri toplanmıştı. Mektupları günlerce verilmemişti. Ama yüzündeki o sakin tebessüm hâlâ duruyordu.
Bir sabah avluya çıktıklarında genç bir mahkûmu duvar dibine çökmüş gördüler. Yüzü gözü mosmordu. Dudakları patlamıştı. Ayağa kalkmaya çalışıyor ama her seferinde yeniden yere düşüyordu. Erdal dayanamadı. “Ne olmuş buna?” diye fısıldadı. Yanlarındaki yaşlı mahkûm başını eğdi.
“Gece sorgudan geldi, konuşmamış.” dedi. Erdal’ın içi burkuldu. Tam o sırada iki gardiyan avluya girdi. Genç mahkûmu kolundan sertçe kaldırdılar. Çocuk acıyla inledi. Gardiyanlardan biri alaycı bir sesle, “Bakın bakalım, daha akıllanmış mı?” dedi. Kimse başını kaldırmadı. Kimse göz göze gelmeye cesaret edemedi. Tam o sırada Hikmet öne doğru bir adım attı.
“Eziyet etmeyin.” dedi sakin ama kararlı bir sesle. Avlu bir anda buz kesti. Gardiyan dönüp Hikmet’e baktı.
“Bir şey mi dedin sen?”
Hikmet geri çekilmedi.
“İnsan yere düşmüşken vurulmaz.”
Gardiyan sert bir kahkaha attı.
“Sen bize insanlığı mı öğreteceksin?” Hiç beklemeden Hikmet’i yakasından tuttu. Erdal istemsizce ileri atıldı.
“Hikmet!” diye seslendi. Bir gardiyan bu kez Erdal’ın önünü kesti.
“Yerinden kıpırdama!”
Hikmet dönüp Erdal’a baktı. Yüzünde korku yoktu. Sadece derin bir sükûnet vardı.
“Ağabey, ne olursa olsun haksızlığı normal görme,” dedi. Gardiyanın yumruğu Hikmet’in yüzüne indi. Koğuştaki herkes irkildi. İkinci darbe… Üçüncü darbe… Hikmet yere düştü. Ama yine kimseye küfretmedi. Kimseye yalvarmadı. Sadece doğrulmaya çalıştı. Gardiyan öfkeyle bağırdı. “Alın bunu!” İki görevli Hikmet’i sürükleyerek koridora götürdü. Erdal arkasından bakakaldı. Hayatı boyunca çok haksızlık görmüştü. Babasını, kardeşini, kendi kaderini… Ama ilk kez, kendisine yapılmayan bir haksızlık canını bu kadar yakıyordu. Akşam sayımı yapıldı. Koğuşun kapısı kapandı. Herkes yerini aldı. Bir tek Hikmet yoktu. Erdal gece boyunca kapıya baktı. Belki gelir diye… Gülümseyerek, “Merak ettin mi ağabey?” der diye… Kapı açılmadı. O gece Karadeniz’in dalgaları her zamankinden daha sert vuruyordu cezaevinin duvarlarına. Erdal ise ilk kez dua etti. Kendisi için değil kardeşi bildiği Hikmet için. Çünkü insan, kan bağı olmayan birini de öz kardeşi kadar sevebilirmiş. Erdal bunu artık bütün kalbiyle biliyordu.
Hikmet’in götürüldüğü günün üzerinden beş gün geçmişti. Cezaevinde beş gün, dışarıdaki beş aya benzerdi. Her sabah sayım olur her akşam demir kapılar kapanır ama Erdal’ın gözü hep aynı kapıda kalırdı. Avluya her çıktığında istemsizce etrafına bakıyor, sanki birazdan ince yapılı bir delikanlı elinde kitabıyla köşeden çıkacakmış gibi bekliyordu. Beklemek… İnsan, en ağır cezayı beklerken çekermiş. Koğuşta kimse Hikmet’ten söz etmiyordu. Sanki adını anmak bile onu biraz daha uzağa götürecekti. Bir sabah demir kapı yine sertçe açıldı. İki gardiyan içeri girdi. Aralarında güçlükle yürüyen birini getiriyorlardı. Erdal yerinden fırladı. Hikmet’ti… Ama sanki birkaç gün içinde yıllarca yaşlanmıştı. Yüzünün sağ tarafı morarmıştı. Kaşının üzerinde kabuk bağlamış bir yara vardı. Dudakları patlamış yürürken sağ ayağını sürüklüyordu. Gardiyanlardan biri onu koğuşun ortasına doğru itti, “Alın arkadaşınızı,” dedi alaycı bir sesle. Kapı yeniden kapandı. Koğuştaki herkes sessizce Hikmet’in etrafını sardı. Kimisi suyunu uzattı kimisi battaniyesini… Erdal ise diz çöktü. Titreyen elleriyle Hikmet’in omzunu tuttu.
“İyi misin kardeşim?”
Hikmet zor da olsa gülümsedi.
“İyiyim ağabey.”
Erdal’ın gözleri doldu.
“Yalan söyleme.”
Hikmet başını duvara yasladı. Bir süre nefeslenmeye çalıştı. Sonra usulca konuştu.
“İnsanın bedeni yoruluyor ama vicdanı yorulmuyor,” dedi.
Erdal cevap veremedi. O an ilk kez kendi sessizliğinden utandı. Akşam yemeği dağıtıldı. Hikmet önüne konan tabağa uzun uzun baktı. Sonra kaşığı eline aldı. Ama eli titriyordu. Kaşığı ağzına götüremedi. Erdal sessizce tabağını önüne çekti. Çorbayı üfleyip küçük lokmalar hâlinde Hikmet’e uzattı. Hikmet önce itiraz edecek gibi oldu. Sonra gözlerini kapatıp bir kaşık aldı.
“Çocukken… Annem de hasta olduğumda bana böyle yedirirdi,” dedi yavaşça.
Erdal’ın boğazı düğümlendi. Bir lokma daha uzattı. O gece koğuşta kimse yüksek sesle konuşmadı. Sadece dışarıdan gelen dalga sesleri duyuluyordu. Herkes uykuya çekildiğinde Hikmet usulca seslendi.
“Ağabey…”
Erdal döndü.
“Bir şey olursa…”
“Öyle konuşma,” diye sözünü kesti Erdal.
“Olacak. Hepimize bir gün olacak. Emanetim var sana,” dedi Hikmet sakin bir sesle.
Başucunun altından ince, yıpranmış bir kitap çıkardı. Kapağı eskimişti. Sayfalarının arasına kurumuş bir zeytin yaprağı sıkıştırılmıştı.
“Bunu annem almıştı bana. Çıkınca ona geri verecektim. Şimdi…Sen sakla.”
Erdal kitabı almak istemedi.
“Sen verirsin. Çıkınca kendi ellerinle verirsin.”
Hikmet yine o bildik gülümsemesiyle baktı.
“İnşallah. İnsan umut etmekten vazgeçerse cezaevi duvarlardan önce içini kurutur,” dedi.
Erdal kitabı iki eliyle aldı. Göğsüne bastırdı. O an fark etti. Yıllar önce Derya ona bir tutam saç emanet etmişti. Şimdi de Hikmet bir kitap bırakıyordu avuçlarına. Biri sevmenin diğeri ise insan kalmanın emanetiydi. Gece boyunca uyuyamadı Erdal.
Bir yanında Hikmet’in düzensiz nefesi bir yanında Karadeniz’in dalgaları, içinde ise yıllardır ilk kez büyüyen bir öfke vardı. Ama bu öfke, bağırıp çağıran cinsten değildi. Sessizdi. Tıpkı Erdal gibi… Ve sessiz öfkeler kimi zaman en büyük fırtınaları içinde saklarmış. Hikmet koğuşa döndüğünden beri günler ağır ağır geçiyordu. Yüzündeki morluklar sararmaya başlamıştı ama göğsündeki ağrı her geçen gün biraz daha artıyordu. Geceleri nefes alırken zorlanıyor, öksürdükçe göğsünü tutuyordu. “Erdal ağabey… Geçer,” diyordu gülümsemeye çalışarak. Ama geçmiyordu. Koğuştakiler defalarca doktora çıkarılması için dilekçe verdi. Her seferinde aynı cevap geldi.
“Beklesin.”
Bekledi. Bir gün daha, bir gece daha, bir nefes daha… Bir sabah avluya çıktıklarında Hikmet birkaç adım attıktan sonra olduğu yere çöktü. Erdal koşarak yanına gitti. “Kardeşim!” dedi telaşla ekledi “Nefes al.” Hikmet’in dudaklarından ince bir kan sızdı. Göğsünü tutuyor, nefes almakta zorlanıyordu. Gardiyanlar başlarına geldi. “Revire gitmesi lazım!” diye bağırdı Erdal. Görevli ilgisizce baktı. “Numara yapıyor,” dedi. Erdal ilk kez sesini yükseltti.
“Numara değil! Çocuk ölüyor!”
Koğuştaki mahkûmlar da ayağa kalktı. Kimisi su getirdi. Kimisi Hikmet’in başını dizlerine aldı. Dakikalar sonra sedye geldi. Hikmet güçlükle gözlerini açtı. Erdal’ın elini tuttu. Hayatında ilk kez o güçlü delikanlının elleri bu kadar soğuktu.
“Ağabey… Hakkını helal et,” dedi güçlükle. Erdal’ın gözlerinden yaşlar boşandı.
“Sus. Daha birlikte çıkacağız. Yeğenini seveceksin,” dedi. Hikmet hafifçe gülümsedi.
“Olmadı…Ama sen çık, sakın yine susma,” dedi.
Erdal başını iki yana salladı.
“Konuşma. İyileşeceksin.”
Hikmet’in gözleri tavana çevrildi. Sanki demir tavanın ötesindeki gökyüzünü görüyordu. Son nefesini toplar gibi derin bir nefes aldı. Usulca fısıldadı.
“Her şeyde bir hikmet vardır derdi annem. Kim bilir biz de bir gün anlaşılırız.”
Parmakları Erdal’ın elinin içinden yavaşça kaydı. Koğuşun içinde derin bir sessizlik oldu. Kimse ağlayamadı. Çünkü acı, gözyaşından da büyüktü. Erdal uzun süre Hikmet’in elini bırakmadı. Sanki biraz daha tutarsa geri dönecekmiş gibi. O gün koğuşta bir genç ölmedi yalnızca. Erdal’ın içinde yıllardır susarak yaşayan adam da ilk kez derin bir yara aldı. Akşam yemeği dağıtıldı. Mahkûmlar önlerindeki tabaklara baktılar. Kimsenin iştahı yoktu. Hikmet’in yatağı boştu. Başucunda yalnızca katlanmış battaniyesi duruyordu. Erdal, Hikmet’in kendisine emanet ettiği kitabı göğsüne bastırdı. Karşısındaki boş yere baktı. İçinden sadece tek bir cümle geçti. “Kardeşim…” O gece Karadeniz’in dalgaları yine cezaevinin taş duvarlarına vuruyordu. Ama Erdal ilk kez o sesin içinde yalnızlığı duydu. Hikmet’in ardından geçen günlerde koğuş daha da sessizleşmişti. Kimse yüksek sesle konuşmuyor kimse eskisi gibi gülmüyordu. En çok da Erdal değişmişti. Her sabah uyandığında istemsizce gözleri Hikmet’in yatağına gidiyordu. Katlanmış battaniye, boş şilte, duvara yaslanmış ince yastık… Sanki birazdan kapı açılacak da Hikmet içeri girip “Günaydın ağabey,” diyecekmiş gibi… Ama kapı her açıldığında içeri yalnızca gardiyanlar giriyordu.
Bir sabah yemek dağıtıldı. Koğuşun içine sıcak çorba kokusu yayıldı. Erdal kaşığını eline aldı. Tam ilk lokmayı alacaktı ki bir an durdu. Burnuna gelen koku, onu günler öncesine götürdü. Hikmet gülerek “Annem tarhana çorbasını böyle yapardı. İçine biraz nane koyardı,” demişti. Erdal’ın eli titredi. Karşısındaki boş yere baktı. İstemsizce iki tabak aradı gözleri. Sonra gerçeği hatırladı. Hikmet yoktu. Bir daha hiç olmayacaktı. Kaşığı yavaşça tabağın içine bıraktı. Metal sesi, koğuşun sessizliğinde yankılandı. Mahkûmlar dönüp Erdal’a baktılar. Kimse bir şey söylemedi. Erdal usulca ayağa kalktı. Önündeki tabağı duvarın kenarına bıraktı. Yaşlı mahkûm sessizce yaklaştı.
“Yemeyecek misin evlat?”
Erdal uzun süre cevap vermedi. Sonra kısık bir sesle konuştu.
“Bugüne kadar babama sustum, kardeşime sustum, kendime sustum. Şimdi de Hikmet’e yapılanlara susarsam yaşasam ne olur?”
Koğuştaki herkes başını önüne eğdi. Kimse cevap veremedi. Erdal cebinden Hikmet’in emanet ettiği kitabı çıkardı. Yavaşça kapağını açtı. Sayfaların arasından kurumuş zeytin yaprağı yere düştü. Eğildi, avucuna aldı. Sanki Hikmet’in elini tutuyormuş gibi uzun uzun baktı. Sonra kitabı göğsüne bastırdı. “Ben…Bugünden sonra yemek yemeyeceğim,” dedi. Yaşlı mahkûm derin bir nefes aldı.
“İyi düşün evlat. Bu yolun sonu ağırdır.”
Erdal ilk kez gözlerini kaçırmadan konuştu.
“Ben zaten yıllardır daha ağırını yaşıyorum.”
Koğuş sessizliğe gömüldü. Kimse alkışlamadı. Kimse slogan atmadı. Çünkü herkes, Erdal’ın öfkeyle değil vicdanıyla konuştuğunu anlamıştı. O gün öğle yemeği kaldırıldı. Akşam yemeği geldi. Erdal yine dokunmadı. Gece boyunca Karadeniz’in dalgaları taş duvarlara vurdu. Erdal gözlerini kapadı. Derya’nın denize karşı söylediği söz geldi aklına.
“Deniz hiçbir sabah kıyısını terk etmiyor Erdal…”
Sonra Gönül geldi. Vedalaşırken karnına koyduğu eli, sessiz bakışı. Ardından Hikmet… Eline bıraktığı kitap, son sözü “Sakın yine susma…”
Erdal yavaşça doğruldu. Yıllar boyunca herkes onun yerine karar vermişti. Hangi okula gideceğine, kimi seveceğine, kiminle evleneceğine, kimin suçunu üstleneceğine. Hayatında ilk kez kendi kararını kendisi veriyordu. Demir parmaklıkların ardından Karadeniz görünüyordu. Özgür değildi. Ama ruhunda yıllardır hissetmediği bir şey vardı. Sessiz bir huzur… Olur ya insan nadir de olsa ilk kez “hayır” dediğinde, gerçekten yaşamaya başlarmış.
Ölüm orucunun üzerinden haftalar geçmişti. Önceleri yalnızca birkaç lokmayı reddeden bedeni, artık su dışında hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Yüzü günden güne inceliyor, sakalları uzuyor, omuzları çökmeye başlıyordu. Ama gözleri ilk kez bu kadar sakindi. Koğuştaki mahkûmlar sessizce onu izliyor, kimse kararına saygısızlık etmiyordu. Çünkü herkes biliyordu. Erdal açlığa değil, hayatı boyunca sustuğu bütün haksızlıklara direniyordu. Bir sabah gardiyan koğuşun kapısını açtı.
“Erdal görüşün var.”
Erdal güçlükle ayağa kalktı. Adımlarını ağır ağır attı. Görüş yerine geldiğinde tel örgünün ardında Gönül’ü gördü. Kucağında küçücük bir bebek vardı. Gönül’ün gözleri ağlamaktan şişmişti. Erdal onları görünce titreyen ellerini tele dayadı.
“Gönül…”
Gönül konuşamadı. Sessizce bebeği biraz daha yukarı kaldırdı. “Oğlun…” diyebildi.
Erdal’ın gözlerinden iki damla yaş usulca süzüldü.
“Sağlıklı mı?” diye sordu.
Gönül başını salladı.
“Çok şükür.”
Bir süre sadece birbirlerine baktılar. Sonra Gönül usulca konuştu.
“Adını Umut koydum.”
Erdal’ın dudaklarında yorgun bir tebessüm belirdi.
“Umut…Ne güzel isim,” diye fısıldadı.
Gönül gözyaşlarını tutamadı.
“İstedim ki senin de bir umudun olsun.”
Erdal başını hafifçe salladı.
“Hayır Gönül, umut benim için değil hepimiz için,” dedi. Sonra parmaklarını tel örgünün arasından uzatmaya çalıştı. Bebeğin minicik eli, babasının parmağına dokundu. Erdal o an gözlerini kapattı. Hayatında ilk kez oğluna dokunuyordu. “Umut hep var Gönül… Yeter ki insanlar kaybetmesin,” dedi kısık bir sesle. Gönül hıçkırıklarını tutamadı.
“Ne olur yeter artık. Çık bu grevden. Bak oğlun seni bekliyor. Ben, annen hepimiz seni bekliyoruz,” dedi.
Erdal uzun süre sustu. Sonra yüzünü Gönül’e çevirdi. Bir zamanlar hiç istemeden evlendiği kadına. Yıllar içinde en büyük sığınağı olan kadına.
“Gönül hayatım boyunca başımı hep eğdim. Babamın karşısında, haksızlığın karşısında, kardeşim için… Kendimden vazgeçerken eğdim. Artık başım öne eğilmesin Gönül, ne olur bunu benden isteme,” dedi.
Gönül gözyaşları içinde başını iki yana salladı.
“Ben seni kaybetmek istemiyorum.”
Erdal gülümsedi. Eskisi gibi değil yorgun ama huzurlu bir gülümsemeydi bu.
“Beni kaybetmeyeceksin. Ben Umut’un gözlerinde yaşayacağım,” dedi.
Gardiyan görüşün bittiğini haber verdi. Süre dolmuştu. Gönül bebeği göğsüne bastırdı. Gitmek istemiyordu. Erdal ise son kez oğluna baktı. Ne koklayabilmişti onu ne kucağına alabilmişti. Ama içinden bir dua geçti, “Allah’ım, benim sustuğum yerde oğlum konuşabilsin.” Gönül arkasını dönüp yürürken bir kez olsun dönmek istemedi. Çünkü dönerse gidemeyeceğini biliyordu. Erdal da arkasından bakmadı. Sadece tel örgülerin ardından Karadeniz’e çevirdi yüzünü. Deniz yine oradaydı. Dalgalar yine kıyıya vuruyordu. Ve Erdal, bedeninden her geçen gün biraz daha eksilirken içindeki insan ilk kez tamamlanıyordu.
Ölüm orucunun kaçıncı günüydü, artık kimse saymıyordu. Takvimler durmuştu sanki. Koğuşta yalnızca nefesler sayılıyordu. Erdal’ın bedeni günden güne erimişti. Yanakları çökmüş, ellerindeki damarlar belirginleşmiş; bir zamanlar yük taşımaktan nasır tutan avuçları şimdi küçücük bir çocuğun eli kadar incelmişti. Ama gözleri… Gözleri hâlâ Karadeniz kadar derindi. Cezaevi doktoru başını iki yana salladı, “Artık fazla zamanı kalmadı.” Bu söz koğuşta dalga dalga yayıldı. O gün yıllardır görülmemiş bir şey oldu. Cezaevi yönetimi, son kez Gönül’ün koğuşa girmesine izin verdi. Demir kapı ağır ağır açıldı. Gönül içeri girdi. Kucağında küçük Umut vardı. Erdal başını güçlükle çevirdi. Gözleri önce Gönül’ü buldu. Sonra oğlunu… Yüzünde yıllardır görülmeyen bir tebessüm belirdi, “Geldiniz…” diye fısıldadı. Gönül dizlerinin üzerine çöktü. Erdal’ın ellerini avuçlarının arasına aldı. Ne kadar hafiflemişti sanki avuçlarında yalnızca kemikleri kalmıştı. Gönül gözyaşlarını tutamadı, “Bak Umut,” dedi. Küçük bebeği Erdal’ın kucağına yaklaştırdı. Erdal titreyen eliyle oğlunun saçlarını okşadı. Hayatında ilk ve son kez oğluna gerçekten dokunuyordu, “Maşallah…” dedi güçlükle. Gönül hıçkırarak ağlıyordu.
“Erdal ne olur, yalvarırım artık bırak. Gitme. Biz sensiz ne yapacağız?”
Erdal uzun süre cevap veremedi. Nefes almak bile yoruyordu onu. Sonra usulca konuştu.
“Gönül ben sana hiç güzel bir hayat veremedim.”
Gönül hemen sözünü kesti.
“Sus! Bir daha böyle konuşma. Sen bana hayatım boyunca kimsenin vermediği saygıyı verdin. Bir kez bile sesini yükseltmedin. Bir kez bile kalbimi kırmadın. Ben seni…” Gözyaşları cümlesini yarıda bıraktı, “…çok sevdim Erdal.” Koğuşta derin bir sessizlik oldu. Erdal’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Yıllar önce Derya’nın adını söylerken hissettiği heyecanı hatırladı. Sonra Gönül’e baktı. Anladı; ilk aşk insanın yüreğine düşermiş, gerçek sevgi ise ömrüne. Başucundaki küçük bohçayı işaret etti. Gönül açtı. İçinden ince bir tutam saç çıktı. Derya’nın zülüfü bir de eskimiş bir kitap, Hikmet’in emaneti. Erdal usulca gülümsedi.
“Onları Umut büyüyünce ver. Desin ki babam sevmeyi de öğrendi, insan kalmayı da…”
Gönül başını eğdi.
“Ama sensiz nasıl yaşayacağım?”
Erdal titreyen eliyle Gönül’ün çenesini kaldırdı.
“Başını öne eğme Gönül, ben ömrüm boyunca eğdim sen eğme, oğlumuz da eğmesin,” dedi.
Tam o sırada yan koğuştan ince bir saz sesi yükseldi. Koğuştaki herkes başını çevirdi. Bir mahkûm, kısık bir sesle söylemeye başladı;
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma…
Erdal gözlerini kapattı. Karadeniz’in dalgalarını duydu. Sinop Kalesi’ni, martıları, annesini, Derya’yı, Hikmet’i ve Gönül’ü… Hayatı boyunca taşıdığı bütün yükler, sanki birer birer omuzlarından indi. Son kez oğlunun sesini duydu.
“Baa baa…” İncecik bir çocuk bebek sesiydi. Belki de ömrü boyunca duymayı en çok beklediği ses. Erdal dudaklarında belli belirsiz bir tebessümle fısıldadı, “Umut…” Sonra gözleri usulca kapandı. Koğuşta kimse konuşmadı. Sadece Gönül, Erdal’ın başını dizlerine aldı. Saçlarını okşadı. Yıllar önce yapamadığı gibi sessizce, şefkatle… Dışarıda Karadeniz yine aynı kıyıya vuruyordu. Deniz, Derya’yı saklıyordu. Bir kitap, Hikmet’i… Bir kadın, Gönül’ü… Ve küçücük bir çocuk adı gibi Umut’u…
Bazı insanlar mezar taşıyla değil, bıraktıkları vicdanla yaşar. Erdal da ardında yalnızca bir isim değil boynu eğilmeyen bir insan olmanın hikâyesini bıraktı.
Sinop Cezaevi’nde; susturulanlara, haksızlığa uğrayanlara ve geride yalnızca vicdanını bırakan bütün insanlara…
Ebru Kürya Diler
Yüreğine sağlık ❤️
Ebrucuğum, canımm🪽
Hikâyeni az evvel okudum ve eşlikçim dediğin gibi kahve oldu. Evvela kalemine, kelâmına, gönlüne bin bereket olsun arkadaşım. Duygulandım. Pek çok yerdeki cümleler kalbime dokundu. Suçun Erdal’ın üzerine atılma anını yaşadım âdeta. Sevmeyi ve insan kalmanın karşılığı olan o iki şey etkileyiciydi. Ve de kelimelerden önce bakışların konuşması hâli… Ruhunun sesini ilkin kendi duyanlara, duyurabilenlere ve o sesi kalbiyle duyanlara selam olsun.
Yeni hikâyelerinin önü açık olsun, taliplisine şifayla ulaşsın canım.💞
Erdal’ın hikayesi içimde sızladı. Yıllarca susmak zorunda kalan bir insanın hissettiğini iliklerime kadar yaşadım. Karadeniz öykünün bütününde o kadar anlamlı işlenmiş ki. Sonlara doğru boğazım düğümlendi. Kalemine sağlık, yine çok güzel bir hikaye. Yüreğe dokundun. Sevgiler Canım Değerli Ebru’m❤️
Kalemine yüreğine sağlık kalemin daim olsun.