Hadican ve Trafik Lambası Çorapları

Çizer: Hesna Gül

Dünyadaki her ev sabaha başka türlü başlar. Yani hepsinin birbirinden farklı hikayeleri vardır demek istiyorum.

Kimisi ağzını sonuna kadar açarak, esneyerek, zar zor yataktan kalkarak…

Kimisi sanki bir maraton koşusuna başlıyormuş gibi anında fırlayarak…

Kimisi çok erken, sabah horozlarla birlikte…

Kimisi çok geç, herkes öğle yemeğine giderken…

Ama bir şekilde her evde bir uyanış vardır. İşte Hadican’ın evinde de yeni ve çok özel bir sabah başlıyordu. İkinci sınıfa başlama sabahı. Üzerinden 40 yıl geçse unutulmayacak o ilk sabahlardan biri…

Annesi mutfaktan seslendi:
“Hadiiiicaaannnn, hadi kuzucuğum, uyanman lazım geç kalacağızzz.”

Çizer: Hesna Gül

Biraz bekledi, ama bir ses gelmedi. Az sonra babası şansını denedi, Hadican’ın yatağına gitti ve bal yanaklarından öptü: 
“Ohhh, miss kokulum. Hadi bakalım, bugün okul sabahı. Uyan, yüzünü yıka, kahvaltıya gel. Sonra da formanı giymen lazım…”

Hadican’ın kalbi mutlulukla doldu, gözlerini açtı, babasına sarıldı, ‘’Tamam babacım’’ dedi. 

Dedi ama babası kapıdan çıkar çıkmaz gözü duvardaki sarı lekeye takıldı. Daha dün o leke bir kirpiye benziyordu, hatta kirpinin her gün duvarlarda dolaşarak minik resimler çizdiğini hayal etmişti. Ama şimdi bir baklava dilimine dönüşmüştü. O da ne, sanki anneannesinin cevizli baklavasının aynısı ve hatta anneannesi o seviyor diye üstüne azıcık da Maraş dondurması koymuş…

 “Offf olsa da yesek, canım çekti” diye düşündü. Sonra anneannesini arayıp hemen baklava istemeye karar verdi: 
“Anneeee, anneannemi arayabilir miyim? Ondan cevizli baklava isteyeceğim.”

“Hadicann, sabahları baklava yenmez annecim, okul çıkışında arayalım olur mu? Hadi kahvaltıya gel.”

O sırada ağzında emziğiyle kardeşi Mina yanına geldi:  
“Abişş günaydınnn.”
“Günaydın Minoş, naber?” 

Hadican ne yapması gerektiğini unuttu, lego oynamak fikrine kaptırdı kendini. Minoşla birlikte legoların başına oturdu. Hemen kule yarışı başladı. 

“Sayılayyy benimmm”, “Kırmızılar da benimmm”. Kuleler büyüdükçe büyüyordu.
Ta ki kulelerin arkasından annesinin çatılmış kaşlarını görene kadar.
“Hadicaannn, kahvaltı yapman lazım, acilennn!!!”

Hadican mutsuz mutsuz kahvaltıya oturdu. Çok yavaş yediği için annesi yumurtasını bitirmesi için yardım etmek zorunda kaldı.

İşte o sabah işler böyle başladı. Ama tam burada Hadican’ın anne ve babasını da biraz tanımamız lazım. 

Hadican’ın annesi çok çalışkandır, evdeki tüm işleri zamanında yapar, her şeye yetişir, her zaman mükemmeldir. Tamam, tamam… Bazen değildir, aceleyle yemeğin altını açık bırakıp yaktığı olur… Bazen de koşarken elini kolunu sağa sola çarpar ve yaralar…  Ama onun dışında mükemmeldir diyebiliriz…

Babasına gelince… Şeyyy, aslında o acayip müthiş bir mühendistir ama acayip müthiş dağınıktır da. Çalışma odası bir bit pazarına benzer, oradan kendisi aradığı her şeyi bulabilse de başkası asla bir şey bulamaz.  Bazen kendisini işe öyle kaptırır ki karısı olmasa yemek yemek aklına bile gelmez. Ve hatta uyumak da. Pek çok gece sabaha kadar çalışır.

Aralarındaki ilişki genelde şöyledir:
– Tatlım bugün bir şey yedin mi?
– Efendim tatlım… Hıh… anlayamadım tekrar söyler misin?
– Bugün bir şey yedin mi diye sordum Burak?
– Evet canım evet çok güzel, aynen devam et… Yardıma ihtiyacın olursa buradayım…

Annesi yemediğini anlar, gülümser ve babasına güzel bir sandviç hazırlar.
Bazen de babası bir toplantıya gidecekken:
“Tatlım bu ayakkabılar pek olmamış, sana başka bir ayakkabı getiriyorum hemen” veya “Dur kravatını düzelteyim,” der…

Babasına gelince… Dünyanın en tatlı, en komik insanıdır.

Annesi yemek yaparken fıkralar anlatır.

Pek becerikli olmasa da sofrayı kurmaya kaldırmaya hep yardım eder. Bardak ve tabak zayiatı olur biraz ama önemli değildir.

Vee… Tabii ki bir mühendis olarak eşine “alakasız” iki şeyden müthiş yeni güzel bir “şey” yapmaya bayılır. 

Mesela eski blenderdan küvet için bir şampuan köpürtücü yapıp, üzerine de eski MP3’ten bir banyo müzik yayını kurduğundan annesi küvette eğlenmeye bayılır veya çay makinesinin üzerine yerleştirdiği otomatik buhar toplayıcı sayesinde her çay pişirdiklerinde eski kuru ekmeklerde ısıtılmış ve yumuşatılmış olur. İşte böyledir onların sade hayatı.

O sabah annesi Hadican’ın yemeğini yedirir yedirmez babası da giyinmesine yardım etti ve Hadican’ı hazırlamayı başardılar sonunda. Babası yanlışlıkla bir ayağına kırmızı diğerine yeşil çorap giydirmiş olsa bile. 

Kapıdan çıkarken annesi suluğunu Hadican’ın boynuna taktı, yanağına öpücük kondurdu ve Minoşla birlikte bay bay yapıp onları uğurladı.

Okul yolunda Hadican babasının elinden tutuyordu. Yani elini tutuyordu ama aklı bambaşka yerlerdeydi.

Önce kaldırımdaki karıncaları izledi, sıraya girmiş yürüyorlardı. “Bak onlar da okula gidiyor,” diye düşündü. “Acaba karınca okulunda yoklama alıyorlar mıdır?”

Sonra bir fırının önünden geçtiler. Mis gibi simit kokusu… Hadican’ın aklına anneannesinin baklavası geldi. Sonra Maraş dondurması. Ardından dondurmacı amcanın elinden dondurma kaçırma oyunu…

“Hadican, geldik!”

Babası eğildi, alnından öptü. “Hadi aslanım. Akşam kapıda olacağım. Bol bol eğlen, olur mu?”

Hadican içeri girdi. Sınıf rengarenkti. Duvarlarda harfler, sayılar ve KOCAMAN bir Türkiye haritası.

Şimdi size bir sır vereyim: O harita herkese Türkiye gibi görünüyordu. Ama Hadican’a?

Hadican’a koşan bir at gibi göründü. Yelesi rüzgârda, kuyruğu havada, dörtnala koşan bir at. “Acaba nereye gidiyor?” diye düşündü. Herhalde anneannesinin evine gidiyordu. Baklava kokusunu ta haritadan almıştı şanslı at.

Bu sırada öğretmen yoklamaya başlamıştı bile:
”Elif?” 
”Buradaaa!”
”Kerem?” 
”Buradayım öğretmenim!”
”Caaaan?”
”Caaaan?”
”Hadicaaaan?”

”HADİCAN???”

Yan sıradan kıvırcık saçlı bir çocuk Hadican’ı dirseğiyle dürttü. Hadican havaya zıpladı:
”BURADAYIM! Şeyy… Pardon… Atı izliyordum da…”

Sınıftaki bütün kafalar haritaya döndü. Yirmi üç çocuk, bir öğretmen, hep birlikte at aradılar. Bulamadılar tabii. Öğretmen gülümsedi: 
“Demek aramızda haritada at görebilen biri var. Sen çok ilginç şeyler görüyorsun galiba Can. Bu çok işimize yarayacak.”
Hadican’ın kulakları kıpkırmızı oldu. Ama içinden minicik bir gurur da geçti: Demek dalıp gitmek ve at görmek ayıp değildi. Hatta işe yarayan bir şeydi!

Derken oyun saati geldi.
“Haydi çocuklar!” dedi öğretmen. “Herkes ayakkabılarını çıkarsın, halıya geçiyoruz!”
Yirmi üç çift ayakkabı çıktı. Yirmi üç çift çorap göründü.
Yani aslında yirmi iki çift demek daha doğru.
Yirmi üçüncü çifte gelince…

Bir ayak KIRMIZI. Bir ayak YEŞİL.

Önce Elif gördü. Kıkırdadı. Sonra Kerem gördü. O da kıkırdadı. Derken bütün sınıf Hadican’ın ayaklarına bakıp gülmeye başladı. Hadican önce sağ ayağına baktı. Kırmızı. Sonra sol ayağına baktı. Yeşil. Bir an boğazında bir şey düğümlendi. Tam ağlamakla ağlamamak arasındaki o ince çizgideydi ki… Birden babasının mucit gülüşü geldi gözünün önüne. Hani eski blenderdan şampuan köpürtücü yapan, çay makinesine ekmek ısıtıcı takan babası… “Alakasız iki şeyden müthiş bir şey çıkar,” derdi hep.

Alakasız iki çoraptan da müthiş bir şey çıkardı o zaman!

Hadican ellerini beline koydu ve bütün sınıfa duyurdu:
“Gülmeyin! Bunlar benim TRAFİK LAMBASI ÇORAPLARIM! Kırmızı ‘DUR’ demek, yeşil ‘GEÇ’ demek!”

Sınıf bir an sustu.

Sonra kıvırcık saçlı çocuk yerinden fırladı: “VAYYY! Ben de istiyorummm! Anneme söyleyeceğim bana da alsın!”

Öğretmen gülmeye başladı. “Çocuklar, madem sınıfımıza bir trafik lambası gelmiş… O zaman bugün TRAFİK OYUNU oynuyoruz!”

“YAŞASINNNN!”

Hadican halının tam ortasına dikildi. Kırmızı çoraplı ayağını kaldırdı, herkes heykel gibi dondu. Yeşil çoraplı ayağını kaldırdı, herkes koşuşturmaya başladı.

Kerem bir keresinde kırmızıda duramadı, hızını alamayıp Elif’e çarptı. İkisi de halıya yuvarlandı. Ama kimse kızmadı, herkes gülmekten karnını tuttu. Öğretmen, “Kerem’e trafik cezası!” deyince Kerem ceza olarak bir sonraki turda trafik polisi oldu ve açıkçası hayatından çok memnun görünüyordu.

O gün eve dağılırken bütün çocuklar Hadican’ın etrafını sardı:
“Yarın da giyecek misin trafik çoraplarını?”, “Bana da öğretir misin nereden alındığını?”

Akşam oldu, babası Hadican’ı almaya geldi. Hadican okul kapısına koştu ve babasının kucağına ZIPPP diye atladı.

“Babaaaa! Bugün bütün sınıf çoraplarıma bayıldı! Trafik oyunu oynadık! Ben lamba oldum!”
Babası önce hiçbir şey anlamadı. Sonra gözü Hadican’ın ayaklarına kaydı.
Bir kırmızı… Bir yeşil…

“Eyvah,” dedi ensesini kaşıyarak. “Onları sabah ben mi giydirdim öyle?”

“EVET BABA! Ve MÜTHİŞTİ! Yarın da sen giydir, olur mu? Ama yarın MAVİ-TURUNCU olsun!”

Babası kahkahalarla güldü. 

Arabaya doğru yürürken annesi de onları duydu. Annesi, “Çocuğa düzgün çorap giydir, diye ben mi söyleyeceğim…” diye başladı ama sonunu getiremedi, o da çok gülmüştü çünkü.

O gece Hadican yatağına girdi. Uyumadan önce bir kez daha duvardaki sarı lekeye baktı.
Leke artık kirpiye benzemiyordu. Baklavaya da benzemiyordu.
Kocaman, mutlu, gülümseyen bir trafik lambasına benziyordu.

Ve yeşil yanıyordu. Yani, “Hadi Can, rüyalara GEÇ!” der gibi…

Hesna Gül

“Hadican ve Trafik Lambası Çorapları” için 1 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top