
Çizer: Ekin Aslanoğlu
“O anda gözlerinde nefreti, benim varoluşsal sancımı gördüm” gibi şeyler söyleyebilmek isterdim. Ama kitaplarda okuduğum bu tür duygu okumalarında hiçbir zaman iyi olmadım. Bu yüzden yaptığımın, onun o anki duruşuyla, bakışıyla, edasıyla pek alakası yok. Bütün sorumluluğu isteksizce üstlenebilirim. Fakat artık istemediğim hiçbir şeyi yapmamaya karar verdim.
Önce âşık oldum: ön beynim baskılandı, hormonlar coştu, gözler ışıl ışıl… Ufak hafta sonu gezileriyle başlayan seyahatlerimiz, bizi buraya, İtalya’nın topuğunda, sarp kayaların üstüne kurulmuş Santa Maria di Leuca’ya kadar getirdi. İyonya Denizi’yle Adriyatik’in birleştiği noktaya. Dünyanın bittiği yer sayılırmış eskiden.
“Finibus terrae,” dedi arkamdan. Latince daha havalı gelmiş olacak.
La havle…
Burada, görmeden edemeyeceğimiz önemli bir kilise varmış. Uçsuz bucaksız deniz manzarasına karşı, ufaktan hallice, asırları devirmiş beyaz bir kilise. Bu kilisenin hemen arkasındaki falezlerden, insanı yutacakmışçasına geniş maviliğin, türlü türlü tonlarını izlemeye başladık yan yana. Dirseklerimizi, belimize bile gelmeyen, pek de sağlam durmayan kısa ahşap çitlere dayadık. Ellerim, mümkün olduğunca onunkilerden uzaktı. Bu sıcakta günün ortasında bizim kadar meraklı başka gezgin yoktu ortalarda. Bu sessizlikte ılık esen rüzgara kendimi verip, biraz hafiflemistim ki, “Efsaneye göre…” diye anlatmaya başladı yine.
“…deniz kızı Leucasia, genç çoban Melisso’ya çok âşık olmuş. Onu büyüleyici serenatlarıyla etkilemeye çalışmış ama ne yaptıysa aşkına karşılık alamamış. Çünkü Melisso’nun aklı Aristula’daymış. Bunu anlayan deniz kızı kıskançlıktan deliye dönmüş. Öyle öfkelenmiş ki, bir gün çıkardığı fırtınanın dalgalarıyla, kayalıkların üstünde buluşan âşıkları denize çekip kayalıkların arasında boğulmalarına sebep olmuş.”
Anlatırken sesi değişiyordu. Daha yumuşak. Daha kendinden emin. Sanki gerçekten oradaydı.
“Buna çok üzülen tanrı Minerva, sonsuza kadar birbirlerine baksınlar diye, âşıkları körfezin iki ucunda, karşı karşıya duran kayalık burunlara çevirmiş. Punta Meliso ve Punta Ristola. Deniz kızını da şehrin üstüne kurulduğu beyaz falezlere dönüştürmüş.” diye bitirdi hikayeyi.
Ben onu dinlerken, o manzaraya bakıyordu. Ellerine kaydı gözlerim. Sakin, küçük hareketlerine. Güneşte koyulaşmış, sıcaktan kurumuşlardı. Ne kadar kendiyle doluydu o an. Sonra durdu, bana döndü. Göz göze geldik. Gözlerinin mavisinde küçücüktüm.
“Evlenelim mi, ne dersin, hazır bana âşık bir deniz kızı falan yokken?”
Ben hikayesi bitti sanmıştım, yanılmışım. Soru havada asılı kaldı. Rüzgâr bir anlığına kesildi. Güneş ısıtmıyordu. Gülümsüyordu. Çok sakindi. Çok emindi. Kalamadım onun maviliğinde, bakışlarımı denize çevirdim.
Midemin içinde küçük bir şey kıpırdadı önce. Sonra büyüdü. Yukarı doğru tırmandı. Göğsüme geldiğinde nefesim daraldı. İçime sığmıyordum.
Çitlerden dirseklerimi çekerek bir adım geri attım yavaşça. O fark etmedi. Hâlâ bana bakıyordu. Bekliyordu. Beklemesi… en çok o rahatsız etti beni. Bir şey söylemem gerekiyordu. Normal bir şey. İnsanların böyle anlarda söylediği şeylerden. Ama dilim işlevini yitirmişti. Kalbim hızlandı. Kulaklarım çınlamaya başladı.
“Dalga geçiyorum canım,” dese, gülse, veya konuyu değiştirse, her şey çözülecekti. Hiçbirini yapmadı. Gözlerini dikmiş bana bakıyor, cevap bekliyordu. Herşey çok hızlı oldu. Çitleri bırakıp, bir adım daha attım onun sol arka yanına doğru. Neden yaptığımı bilmiyorum. Sanki vücudum benden hızlı karar veriyordu. Ayağımın altındaki taşlar gevşekti. O an ne düşündüm hatırlamıyorum. Düşündüm mü, ondan da emin değilim.
Tam bana doğru arkasına dönerken, sırtından ittim onu. Çok hafif geldi. Sanki gerçekten birine değil de, önümde duran bir eşyaya dokunmuştum.
Çitler onun bel hizasından çok aşağıda kaldığı için dengesi hemen bozuldu. Uçuruma doğru savrulurken yüzündeki ifade değişti. O sakinlik gitti. Yerine kısa, keskin bir şaşkınlık geldi. Elini bana doğru uzattı umutla. Bir anlığına donup kaldım. Elini gerçekten tutabilecekmişim gibi geldi. Sanki hâlâ her şey düzelebilirmiş gibi.
Tutmadım.
Gözlerinin içine baktım.
İşte o an… geri dönüş olmadığını anladım.
Falezden aşağı düşerken, bir yardım çığlığı attı. Adımı haykırdı. Sonra kayboldu maviliklere doğru. Öylece dikildim bir süre orada. Hareketsiz.
Bir yerde okumuştum. Ayrılmak istedikleri sevgililerini ıssız bir yerde bırakıp gidenler varmış.
Tuhaf.
Benim yaptığım da bundan pek farklı değildi.
Kilise meydanına bakan kaldırım kenarına park ettiğimiz arabamıza doğru yürüdüm sakince. Parmak arası terliğimin yere çarptıkça çıkardığı sesten başka birşey duyulmuyordu. Kapıyı açınca, güneşte kavrulmuş arabanın içinden bir sıcak hava dalgası vurdu soğumuş içime. Oturunca koltuğun sıcağından yandı tenim. Aldırış etmedim. Nereye gittiğimi bilmeden sürmeye başladım.
Nasıl yapmıştım bunu? Neden yapmıştım? Deniz kızının laneti, Minerva’nın merhameti, aşıkların makus talihi, onun tutmadığım elleri, son bakışı… Aklım yün yumağıyla oynayan bir kediydi, ucunu tutamadığım düşüncelerin peşinde taklalar atıyordu.
Nefesim önce hızlandı, sonra bir anda kesildi. Ağzım kupkuruydu. O kadar ki dilimi hareket ettirince canım yandı. Bedenimi kontrol edemez oldum. Ellerim titriyordu, ardından bütün bedenim sarsılmaya başladı. Frene basmak istedim, ayağım taşa dönmüştü. Direksiyondaki ellerim uyuştu. Çığlık atmaya çalıştım, sesim çıkmadı. Sadece onun sesi vardı kulaklarımda. Gözlerim… Onun gözlerine kafa tutan gözlerim güneşten kamaştı ve göremez oldu bir anda. Kapkaranlık bir sessizlikteydim.
Kesik kesik bir nefes sesi.
Hafif esen rüzgar.
Sıcak, çok sıcak.
Deniz kokusu.
Gözümü açtığımda, yerde onun kollarındaydım. Endişeyle bakıyordu yüzüme.
“İyi misin canım? Birden yere yığıldın.”
Nerede olduğumu anlamam birkaç saniye aldı. Tanrı Minerva’ya bir kurban daha vermemiştim belli ki. Kollarının arasından sıyrılmak istedim. Teninin tenime değdiği yer yanıyordu sanki. Hafifçe geri çekildim, yüzüne baktım.
Tanıdık. Ama yabancı.
Ellerinden kurtulup, “Hadi gidelim buradan,” dedim telaşla. “Bu deniz havasına hiç güvenmiyorum.”
Nazlı Medeni