Bir Sosyal Fobiğin Gizli Aşk Dosyası

Çizer: Hesna Gül

Bir sonbahar akşamıydı ama yaz akşamlarına benziyordu.

Mevsimler de insanlar gibi galiba; takvimde başka, davranışlarında başka. Ekim ayının ortasına gelmiştik ama hava hâlâ insanı yazda hissettirecek kadar ılıktı. Ağaçların yaprakları sararmıştı ama güneş yazdan kalmış birkaç ışığı, sanki son kullanma tarihleri geçmeden harcamak istermiş gibi, şehrin üstüne boca ediyordu.

Mimarlık fakültesinin ikinci yılına başlayalı iki ay olmuştu. Tolstoy okuyup onun tarif ettiği binaları hayal ederken ders çalıştığımdan mı bilinmez, ailemin tüm karşı çıkışına rağmen mimarlık yazmıştım. Bu fakülte, küçük bir ilçede doğup büyümüş bir kız için fazla zordu. Arkadaşlarımın çoğu büyük şehirlerde doğup büyümüş, çokça gezip görmüş, hatta yurt dışında bile bulunmuştu. Benimse yalnızca hayallerim vardı.

O gün de o hayallerin etrafımda oluşturduğu halenin içinde yol alıyordum. Elimde marketten aldığım bir poşet vardı. İçinde limon, elma, makyaj pamuğu, sirke ve hangi amaçla aldığımı sonradan benim de hatırlayamadığım birkaç şey daha. İnsan bazen hayatını değiştirecek kararları veremez ama indirimdeki sirkeyi sepete atıverir. Ben de o gün, kendi kalbimle ne yapacağımı bilmezken iki limonun sertliğini başparmağımla kontrol etmiş, elmaların eziksiz olanlarını seçmiş, makyaj pamuklarının büyük paketinin daha ekonomik olduğuna karar verebilmiştim.

Sınavdan yeni çıkmıştım. Yorgundum. Daha doğrusu, zihnim yorgundu ve bunun sınavla pek ilgisi yoktu. Sınav dediğin şey birkaç saat sürüyor, sonunda kâğıdı teslim edip çıkıyordun. Benim zihnimdeki sınavın ise ne soruları belliydi ne süresi ne de geçme notu. Üstelik neden bu kadar yorulduğumu anlatabileceğim kimse yoktu. Aslında vardı elbette. Her insanın etrafında “Anlat, dinlerim,” diyen birkaç kişi bulunur. Fakat çoğu insan anlatılanı dinlemez, kendi söyleyeceği cevabı düşünür. Benim anlatmam gereken şeyin cevabı yoktu. Birini seviyordum. Onun beni sevip sevmediğini merak ediyordum. Ama bu merak, bilimsel bir merak değildi. Sonucu ne çıkarsa kabul edeceğim tarafsız bir araştırma hiç değildi. Bu bir temenniydi. Ben onu nasıl seviyorsam o da beni öyle sevsin istiyordum. Hatta çok çok çok sevsin. Öyle çok sevsin ki benim suskunluğumu anlasın, kalabalıklardan kaçışımı fark etsin, ona bakmadığım zamanlarda aslında en çok ona baktığımı bilsin. İnsanların birbirlerinin zihnini okuyamadığını biliyordum ama aşkın bu temel biyolojik gerçeği geçersiz kılmasını diliyordum. Oysa onun hiçbir şeyden haberi yoktu. Kaderin bir cilvesi olarak aynı amfideydik. Bazen aynı küçük gruplara düşüyorduk. Hepsi buydu.

Kaderin cilveleri romanlarda çok gösterişli olur. İnsan bir trene geç kalır, peronda hayatının aşkına çarpar. Bir mektup yanlış adrese gider, iki yalnız insan birbirini bulur. Bizim kaderimizin hayal gücü biraz kıttı. Bizi aynı amfiye koymuş, sonra da “Gerisini kendiniz halledin,” deyip gitmişti sanki. Hatta bu cümleyi bile galiba sadece bana söylemişti. Ben ise gerisini halledebilecek biri değildim. Sosyal fobiktim. Öyle moda tabir olsun diye söylenenlerden değil. Bir davette biraz sıkılan, yabancılarla konuşmayı sevmeyen ya da kalabalıkta telefonuna bakan insanlardan değil… Psikiyatristten öğrendiğim kadarıyla bu grup, belirti şiddeti hafif gruptu. Bense en ağırından bir sosyal fobiktim.

Kalabalığa girdiğimde yüzüm domates gibi kızarırdı. Domatesin de sıradanı değil, yaz güneşinde iyice olgunlaşmış, kabuğu çatlamak üzere olanı gibi. Biri bana baktığında yürüyüşümün bozulduğunu hissederdim. Daha doğal yürümeye çalıştıkça kollarımın ve bacaklarımın koordinasyonu bozulur, biri sağa giderken diğeri sola doğru sallanırdı. Sonra hızlanırdım. Hızlandıkça daha tuhaf görünürdüm. Daha tuhaf göründüğümü düşündükçe de daha çok hızlanırdım. Dışarıdan bakıldığında bir yere yetişen genç bir kadın gibi görünüyor olabilirim. Oysa ben aslında yetişen değil, kaçan kişiydim. Sanki çok büyük bir suç işlemiştim. Erkeklerle konuşmam neredeyse imkânsızdı. Kızların çoğuyla konuşmak da kolay sayılmazdı. Birine selam vermek, başkaları için gırtlakta bir saniyelik titreşimden ibarettir. Benim içinse uluslararası bir toplantıda sunum yapmak gibiydi. Önce ne söyleyeceğimi düşünürdüm. Sonra sesimin nasıl çıkacağını ve yüzümün kızarıp kızarmadığını. Sonra karşımdakinin yüzümün kızardığını fark edip etmediğini. Sonra fark ettiğini benim fark ettiğimi anlayıp anlamadığını. Bu sırada selam verme anı çoktan geçerdi. Kendime güvenim de sıfırdı. Yani çoğu zaman.

Bazense içimden başka biri çıkardı. Güçlü, cesur, çok okuyan, çok yazan biri. Parası olmadığı için fazla gezememiş ama gördüğü birkaç şehirden, okuduğu yüzlerce kitaptan kendine koca bir dünya kurmuş küçük bir kız. İnsanlara dikkatle bakan, söylenmeyenleri sezen, başkalarının gösterişli cümlelerinden çok kendi sessiz yargılarına güvenen biri. Ama bu taraf sadece canı istediğinde ortaya çıkardı. Sanki evin içinde yaşayan, kirasını ödemeyen ve ne zaman geleceği belli olmayan gizli bir kiracı gibi. Çok çaresiz kaldığımda odasından çıkar, bir süreliğine hayatımı toparlar, sonra hiçbir açıklama yapmadan yeniden kaybolurdu.

O gün rutubet kokulu alt geçitten geçerken her zamanki korkak hâlime ondan küçük bir parça karışmıştı. Belki de uykusuzluktan; şimdi düşününce bu daha olası. Üç saat uyuyup sınava girmeye alışmıştım. Uykusuzluğun insanda yarattığı o meşhur, sahte cesaret hâlini bilirsiniz. İnsan kendini bir kelebek gibi hafif hisseder. Benimki zarif bir kelebeğin uçuşu değildi elbette. Daha çok kanatlarını yeni keşfetmiş, sağa sola çarpıp duran, yanlışlıkla birinin çayına düşmesi muhtemel bir kelebeğinkiydi. Alt geçidin sonundaki merdivenlere yaklaşmıştım. Henüz başımı kaldırmamıştım. Onu görmemiştim. Ama birden kalbim hızlandı. Bu ayrıntıyı yıllarca düşündüm. İnsan görmediği birini nasıl fark eder? Ayak sesinden mi? Kokudan mı? Bir gölgenin duvara düşüşünden mi? Yoksa kalp, aklın bilmediği bazı şeyleri önceden bilebilir mi?

Başımı kaldırdım. Oradaydı. Merdivenlerin üst tarafında, akşam ışığının içinde yürüyordu. Çevresinde insanlar vardı ama ben onları görmedim. Elimdeki poşetin sapı avucumu kesiyordu, onu da hissetmedim. Alt geçidin rutubet kokusu, araba sesleri, duvarlardaki yarısı sökülmüş ilanlar bir anda silindi.

O beni fark etti mi, bilmiyorum. Bakar gibi oldu. Yani ben hiç yapamadığım bir şeyi yaptığımı, gözlerinin tam içine baktığımı biliyorum. Göz denilen bu tuhaf organın ilginç yönlerinden biri budur; en içine bakabilirsiniz. İçi, ortası, dışı diye binlerce katmanı vardır… Ben onun gözünün en içine baktığıma eminim. Sonrasında çok düşündüm, çokça deney de yaptım (dostlarımla tabii). Birinin gözünün içine böyle bakarsanız onun size bakmama ihtimali çok düşük olur. Ama yine de o gün bana bakmadığını düşünmek daha kolaydı. Çünkü bunu destekleyen kanıtlar da vardır. Bazı insanlar size değil, sizin bulunduğunuz boşluğa bakarlar. Gözleri üzerinizden geçer ama sizde durmaz. Bir vitrini, bir duvarı ya da uzaktaki bir tabelayı nasıl görürlerse sizi de öyle görürler. Benim gibi silik biriyseniz, gözlerinde pekâlâ üzerinden geçilen böyle bir nesne olabilirsiniz.

Ben hızla merdivenleri çıktım. Merdivenin ortasında ayağım takıldı. Düşmedim ama poşetin içindeki elmalar birbirine çarptı. Limonlardan biri poşetten fırlayıp yere yuvarlandı. O anda arkasına dönüp dönmediğini merak ettim. Dönmüşse sendelediğimi görmüş olacaktı. Dönmemişse beni hiç görmemiş olacaktı. İki ihtimal de birbirinden kötüydü. Başımı kaldırmadan ve düşen limonu da almadan yürüdüm. O hangi hızda, hangi yöne gitti, bilmiyorum. Bazı insanlar kendileri için sıradan bir caddede yürürken başkasının ömründe yıllarca silinmeyecek bir sahne yaratabilirler. İşte o sahne bu sahneydi. Sonra onu her amfide gördüğümde bakakaldım. Kimse fark etmedi. En çok da o fark etmedi.

Yıllar uçup gitti. Sonunda üniversitenin son yılı çıkıp geldi. Son sınıf, eğitimin son basamağı değil, uzun süreli bir toplu yaşam deneyiydi. Günün neredeyse her saatinde grup arkadaşlarınızla birlikte olmak zorundaydınız. Sabah aynı koridorda bekler, aynı projeler üzerinde çalışır, aynı yemekhanede tatsız çorbaları içer, projeler bitmeyince sabaha kadar ÇS adındaki çalışma salonlarında uyuklardınız. Gruplar küçüldükçe insanlar birbirine kaynaşır ve her şey kolaylaşır sanılır. Bu, bir sosyal fobik için doğru değildir. Biraz yumuşak ifade ettim; tam tersine, çok büyük bir yanlıştır. Çünkü saklanmak için en güzel yer kalabalıklardır. Küçük grupta herkes birbirinin yüzüne mahkûmdur.

Onunla aynı gruba düştüm. Kaçmanın mümkün olmadığı, duyguları belli etmenin ise asla mümkün olamayacağı o yıl… Onu görmemek için bulunduğu yerin en uzak noktasına geçerdim. O masanın sağında oturuyorsa ben soldaki duvarın dibine kaçardım. Koridorda konuşuyorsa başka bir kapının önünde oyalanır, ilan panosunda asılmaktan rengi solmuş, üç yıl önce yapılıp bitmiş seminerin duyurusunu büyük bir merakla incelerdim. Ama uzak durdukça ona daha çok çekiliyordum. Sanki ben değersiz bir demir parçası, o ise çok kıymetli bir mıknatıstı. Çizgi filmlerde karakterler duvarlara tutunarak rüzgârın onları savurmasından kurtulmaya çalışır, yine de ipe serilmiş çamaşırlar gibi uçuşup durur ya; işte ruhum, uçuşup duran bir çamaşır gibi, duvarlara tutunmasam ona yapışacaktı.

Derken önce yemek yiyemez oldum. Sonra ders çalışamaz oldum. En sonunda da şu hayatta en kolay yaptığım şeyden, uykudan bile koptum. Duygularımı söylemem imkânsızdı. Zaten beni sevmediğine emindim. Birkaç an dışında. İnsan, umudunu ayakta tutabilmek için küçük anlardan büyük kanıtlar üretmeye çok yatkındır.

Bir gece ÇS’deki odalardan birinde, büyük AVM maketimizin üzerinde çalışıyordum. Tuhaf şekilde küçük ayrıntılarda ustaydım. Grup arkadaşlarım gecenin ilk yarısı maketin temel kısımlarını tamamlamış, sonra da işin benim kısmımın kaldığını söyleyip koridordaki ikili koltuklarda uyuklamaya dalmıştı. Masanın üzerinde minik objeler, yarısı içilmiş bir çay ve kaç saattir orada durduğunu bilmediğim bir paket Çay Keyfi bisküvisi. Benim gibi gece kuşları iyi bilir ki geceler yalnızca görünüşte sessizdir. Mekânlar boşalmaz aslında, yalnızca gündüzün telaşını çıkarıp daha ağır bir şey giyerler üzerlerine. İşte gece, ben ve maket sohbet edip gidiyorduk.

Kapı açıldı. O geldi. İçeri girdiğinde başımı maketten kaldırdım. Bir şey söylemek ister gibi durdu. Sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. Benim bakakalışımı fark edince, “Sen devam et, ben de bakıyorum makete,” dedi. Ama makete değil, bana bakıyordu; ben makete baksam da eminim. Belki birkaç dakika geçti. Ama insan, hep gelmesini beklediği kişinin karşısında geçen saniyeleri yıllar kadar uzun yaşıyor. Çalışamıyordum, bu kesindi; çalışmış gibi yapsam o küçük ayrıntıları bozma riskim de göze alınır gibi değildi. Bana baktı. Ben ona baktım. Sanki bir cümlenin başındaydık ama devamını ikimiz de bilmiyorduk. Yutkundu, tam bir şey söyleyecekti ki korktum… Sonra içimdeki cesaretli kız, her zamanki gibi yetişti ve beni kurtardı. Şakaya vurdum. Gidip uyumasını, herkesin parçasındaki küçük işleri yaptığım gibi onunkileri de yapacağımı söyledim. Yüzünü şaşkın bir ifade kapladı. Gülümsedi mi, teşekkür mü etti, başka bir şey mi söyledi, şimdi hatırlamıyorum. İnsan o anların yalnızca ihtimalini saklıyor, ayrıntılarını değil. Gitti. Belki gerçekten bir şey söyleyecekti. Belki de yalnızca kendi yapması gereken işleri soracaktı. Uykunun bir vaktinde uyandığı için öyle şaşkındı belki de. Bunu hiçbir zaman öğrenemedim.

Başka bir gün yine aynı ÇS’de, gecenin bir vakti çalışırken çok endişeli görünmüş olmalıyım ki uzaktan hızlıca yanıma geldi. “İyi misin?” diye sordu. Bu kısacık cümleyi günlerce düşündüm. “İyi misin?” Beni merak ettiği için mi sormuştu? Yüzümden bir şey okumuş olabilir miydi? Bir başkasına da aynı hızla gelir miydi? Sesindeki o hafif kaygı gerçek miydi, yoksa ben mi eklemiştim? Sonunda kendime şunu söyledim: Çalışma arkadaşları birbirine “İyi misin?” diye sorar.

Bir başka gün kampüsün uzun yollarından birinde karşılaştık. Kampüs gereğinden fazla büyüktü. Bir binadan diğerine yürürken insan fakülte değil, şehir değiştirdiğini sanıyordu. Onu karşıdan gelirken görünce kaçamadım. Çünkü kaçsam utandığım belli olacaktı. Mecburen gülümsedim. O da gülümsedi. Sonra yine günlerce düşündüm. Bana gülümsemişti. Sonunda zihnim noktayı koydu: Bir sınıf arkadaşı sana gülümserse sen de ona gülümsersin. Gülümsemese tuhaf olurdu. Böylece elimdeki bütün kanıtları tek tek çürüttüm. İçimde küçük bir mahkeme kurulmuştu. Umut ne zaman tanık kürsüsüne çıksa akıl onu yalancılıkla suçluyor, korku hâkim kürsüsünden kararı açıklıyordu: Seni sevmiyor.

Çok başka bir zaman, öğle yemeği masasında, yan amfiden bir çocuğun bizim amfiden bir kızı sevdiği konuşuldu. Kız onu kabul etmemiş, çocuk da yirmi kilo vermişti. Masadakiler bu olayı büyük bir ciddiyetle tartışıyorlardı. Kimisi kızın zalim olduğunu söyledi. Kimisi çocuğun abarttığını. Biri, “Yirmi kilo vermek için bana da böyle bir aşk lazım,” dedi. Herkes güldü. Ben de güldüm. Aylar sonra o kızın ben olduğunu öğrendim. Demiştim ya, bir caddeden geçer gideriz, kimin hayatından geçip gittiğimizi bilmeden. O masada bunu bilseydim ne yapardım, hiç emin değilim. O çocuk için üzülür müydüm? Yoksa bencilce dönüp onun yüzüne mi bakardım? Haberden şaşırmış mı, rahatsız mı olmuş, kayıtsız mı kalmış, anlamaya mı çalışırdım? Sonunda ne mi oldu? Her zamanki şey, yani hiçbir şey. O kızın ben olduğumu bilip bilmediğini hiçbir zaman öğrenemedim.

Hayatımın en önemli duyguları sandığım duyguları, başkalarının bilip bilmediğini bilmeden yaşamak yeni davranış stilim olmuştu anlayacağınız. Sonunda mezuniyet geldi. Provada kalabalık bir salondaydık. İnsanlar cüppelerini düzeltiyor, isim sıralarını kontrol ediyor, nerede duracaklarını tartışıyorlardı. Herkes aynı anda konuştuğundan kimsenin söylediği anlaşılmıyordu. Ben salona girer girmez onu görmüştüm. Onlarca kişinin içinden kolayca. Daha sonra, bir konuşmanın arasında bana, “Sen o gün var mıydın?” diye sordu. “Vardım,” dedim. Sadece bunu söyledim. Oysa “Vardım,” kelimesinin içinde söylemediğim onlarca cümle vardı.

Vardım. Seni gördüm. Senin nerede durduğunu, kiminle konuştuğunu, gülerken başını nasıl çevirdiğini gördüm. Ben oradaydım. Hem de çok fazla oradaydım. Ama belli ki sen beni görmedin. Bazıları bunun, benimle ilgilenmediğini anlatmanın dolaylı bir yolu olduğunu düşünebilir. Bana kırıldığını, ona hiçbir şey söyleme hakkı vermediğimi, korkaklığımın bedelini ödediğimi… Belki öyledir. Fakat ben böyle bir şey için uğraşacağını sanmıyorum. İnsan ilgilenmediği birine, ilgilenmediğini anlatmak için neden özel bir cümle kursun ki?

Zaten gruptan bir arkadaşım da onun aklında kimse olmadığını söyledi. Bunu söylerken bir zamanlar kendisine ilgi duymuş olabileceğini ima ediyordu. Gerçi psikiyatristimden öğrendiklerimle şimdi anlıyorum ki o arkadaş biraz narsistti. Dünyadaki bütün erkeklerin, yeterince yakından bakarlarsa eninde sonunda ona âşık olacaklarına inanırdı. Ben ise tam tersine, birinin benden hoşlanabileceği ihtimalini akla aykırı bulurdum. İkimizin ortalaması alınsa belki sağlıklı bir özgüven çıkabilirdi ama matematik bu konularda işe yaramazdı.

Böyle oldu işte. Mezuniyetten sonra onu hiç görmedim. Pardon, belki bir kez görmüş olabilirim. Yıllar sonra çok büyük bir alışveriş merkezindeydim. Yanımda çantalar, aklımda alınacaklar listesi vardı. Asansörün kapıları bir anlığına açıldı. İçeride ona benzeyen biri duruyordu. Kapılar hemen kapandı. O muydu, değil miydi, hiçbir fikrim yok. Belki sadece bir hayaldi. Ama insan neden yıllardır görmediği birinin hayalini bir alışveriş merkezinin asansöründe görür? Üstelik hayatı bambaşka bir yola girmişken?

Ayrıca hayat bana hayal edemeyeceğim kadar güzel bir yol çizmişti. Kendim için birini hayal etsem tarif edeceğim insana benzeyen biriyle tanıştım. İlk defa biri beni gerçekten gördü. Benim bulunduğum boşluğa değil, bana baktı. Tanıştığımız anda yıllardır tanışıyor gibi konuştuk. Çokça güldük, ağladık, kızıp bağırdık ama hemen barıştık. Çok kısa sürede birbirimize öyle yaklaştık ki sanki ışık hızıyla yaklaşır gibi. Sonra evlendik. Yıllar bir nehir gibi akıp gitti. Bazen sakin, bazen taşkın, bazen bulanık ama hep ileriye doğru.

Geçenlerde bir film izledim. Filmde, insanın minnettar olduğu ya da hayranlık duyduğu birine âşık olduğunu sanabileceği anlatılıyordu. Bazı duygular aşka çok benzer. Kalbi hızlandırır, insanı heyecanlandırır, zihni yıllarca meşgul eder. Ama o kişi olmadan da yaşayabilirsiniz. Hem de pekâlâ yaşayabilirsiniz. Mutlu olabilir, başarılı olabilir, başka birine âşık olabilir, ev kurabilir, çocuk büyütebilir, yaşlanabilirsiniz. O insan, uzaklarda bir yerde parlayan bir yıldız gibi kalır. Güzel, erişilmez ve hayatınızın yönünü artık belirlemeyen bir yıldız.

Gerçek aşk ise bir yıldız değildir. Bir ağaçtır. Bağ kurdukça büyüyen, senin ona, onun sana verdikleriyle kök salan bir ağaç. Gölgesinde birlikte oturduğunuz, dallarına ortak anılar astığınız, bazen fırtınadan koruduğunuz, bazen de onun sizi koruduğu canlı bir şey. Gerçek aşk, yalnızca birini düşünmek değildir. Yaşanmışlık demektir. Bağ kurmak demektir. Onu kaybetmeyi düşündüğünüzde kalbinize bıçaklar saplanmış gibi olmasının nedeni de budur. Çünkü kaybolacak olan yalnızca bir insan değil, yıllar boyunca birlikte kurduğunuz dünyadır.

Filmi izlerken o eski alt geçidi düşündüm. Rutubet kokusunu. Elimdeki limonları, elmaları, makyaj pamuklarını, sirkeyi. Merdivenlerde sendeleyişimi. Bana bakar gibi olup aslında bakmayan çocuğu. ÇS’de karşımdaki sandalyeye oturuşunu, “İyi misin?” deyişini. Masadaki dedikoduyu, gülümsemesini. Ve şimdi geriye dönüp bakınca, o genç hâlimin gözlerine eğilip şunu söylemek istiyorum:

İyi ki bakmamış.

Hesna Gül

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top