
Çizer: Ekin Aslanoğlu
I. BÖLÜM: Koza ve Kelebek
İnsan hafızası isimleri unutur, yüzler silinir, zaman en keskin anları bile aşındırır. Ama bazı hikâyeler vardır ki, kahramanları kim olursa olsun değişmez tadı. Bir yerlerde, kaderin kaçınılmaz bir ağ gibi ördüğü bir yolda, tutkusundan kendi kendini yakan bir Divane ve o ateşten korkup kendi karanlığına, kozasına kaçan bir Firuze mutlaka vardır. Biz bu öyküde adlarına Divane ve Firuze diyeceğiz. Çünkü isimler yalnızca birer elbisedir; aslolan, o elbiselerin içindeki iki yaralı ruhtur.
Divane’nin gönlüne o yangın düşmeden çok önce, bir yol düştü. Sonra o yolun seyyahlarından birinin yazdığı, mürekkebi henüz kurumamış gibi kokan bir kitap geçti eline. Kitabı açtığı an, içi anlamını henüz çözemediği bir umutla, kılcal damarlarına kadar yayılan bir ışıkla ve sarsıcı bir arayışla doldu. Bırakamadı elinden. Fırtınalı bir gecede rotasını kaybetmiş bir geminin kaptanı gibi, o kitabın haritasına sarıldı; sayfaları teker teker, âdeta kutsal bir metni inceler gibi taradı. Okudu, altını kırmızı kalemle çizdi, bazı paragrafları zihnine mühürlemek istercesine defalarca okudu. Bir şey arıyordu kelimelerin labirentinde. Oysa bilseydi… Aradığı hakikat mürekkepte değil, gün gelip gözünün değip ama bir türlü geçemeyeceği o kızın gözlerindeydi.
Geceleri, zihninin kapıları kapandığında ve bir düşe uyandığında hep aynı ıssız, ucu bucağı olmayan çölde bulurdu kendini. Ve daima aynı noktada, çölün kavurucu sıcağına tek başına meydan okuyan devasa gövdeli bir ağacın dalında asılı o kozaya takılırdı gözleri. Sarı ve yeşilin en derin tonları, birbirinin içinde erimek yerine tutkulu bir sarmal hâlinde kozanın bedenini örüyordu. Işık her açı değiştirdiğinde, kozanın dokusu da canlı bir kumaş gibi kıpırdanıyordu. Dışarıdan bakıldığında kırılgan, incecik liflerden oluşmuş gibi görünse de içindeki sırrı çöl fırtınalarından, kavurucu sıcağından ve zamanın amansız yıkıcılığından koruyacak kadar mağrur ve güçlüydü. Söylenmemiş sözler, henüz hissedilmemiş heyecanlar ve müstakbel bir kavuşmanın sabırsızlığı dokumuştu o lifleri. İçeride saklanan can, kabuğunu çatlatıp özgürlüğüne ve yazgısına kanat çırpacağı o mukaddes anı bekleyen, aşka gebe bir kalbin ritmiyle atıyordu.
Divane, her sabah bu rüyanın görkemli ve ağırlıklı etkisiyle uyanır, yabancı bir şehrin gürültüsünde günün rutininde kaybolurdu. Üniversite koridorları, sıkıcı dersler, sınav koşturmacaları…
Ve nihayet, kaderin çarkının gürültüyle döndüğü o sabah…
Derse gitmek üzere erkenden uyandı Divane. Okula gitti, amfide her zamanki gibi en ön sıraya oturdu. Sınıf kalabalıktı, bir uğultu kaplamıştı içeriyi. Derken göğsünün tam ortasında bir sızlama hissetti. İçinden gelen mistik, müthiş bir dürtüyle arkasını döndü. Sanki rüzgâr ona Bezm-i Elest’ten, ezel aleminden âşina olduğu rûhânî bir koku getirmişti.
İşte, tam o sırada gördü arka sırada oturan ama çoktan gönlünde taht kurmuş Firuze’sini.
Gördüğü yalnızca insan kemiğinden ve etten müteşekkil bir kız değildi. Bir kozaydı bu; rüyalarında çölde beklediği o mucize… Yalnızca küçük, sarsıcı bir farkla; kozanın içinden süzülen o eşsiz kelebeği görünür kılınmıştı Divane’ye. Gözlerini alamadı. Zaten bir an bile ayırsa, o kelebeğin izini bir daha bu karmaşada bulamayacağını, o büyünün bozulacağını biliyordu. Eşsiz güzellikteki kanatlarıyla orada, sükûnet içinde öylece duruyordu kelebek.
Sıranın üzerinde hafifçe geriye yaslanmış, çevresini saran arkadaş grubuyla neşeyle sohbet ediyordu. Şakaklarına dökülen koyu kahverengi, ipeksi saçları dalga dalga omuzlarını aşıp sırtına doğru süzülmüştü. Açık tona çalan duru buğday teni, amfinin loş ışığında âdeta kendi aydınlığını yansıtıyordu. Derin, pürüzsüz ve kahverengi gözlerinde çırpınan o çocuksu masumiyet, her gülüşünde yüzünde açan o nazlı ifadede saklıydı. Üzerine giydiği lila tonlarındaki hafif kıyafet, ona bambaşka bir zarafet, âdeta bahardan çalınmış bir efsun katıyordu. Arkadaşlarının dedikodularına tatlı bir kahkahayla karşılık verirken yüzündeki o çocuksu neşe, etrafındaki her şeyi bir anlığına gölgede bırakıyordu.
“Başka gören oldu mu acaba?” diye geçirdi içinden, derin bir panikle sağına soluna bakındı. “Nereden bilecekler, nasıl görecekler ki? Herkeste bendeki göz mü var sanki? Onlar sadece bir kız görüyor, ben ise kozanın ardındaki kelebeğin ta kendisini…”
Bedeni öne dönmüştü belki ama ruhu da bakışları da artık hep aynı iklime takılı kalmıştı. Ders boyunca âdeta felç olmuş gibi kıpırdayamadan oturdu. Ders biter bitmez de arkasına bile bakmadan, kaçarcasına terk etti amfiyi. Evine gitti ama sığamıyordu ne o evin odalarına ne de koca şehre. Kozanın içinden beliren o harikulade kelebekle dolup taşmıştı içi. Salonda bir ileri bir geri yürüyor, pencerelere bakıyor, yerinde duramıyordu.
Onun bu hâllerini şaşkınlıkla izleyen ev arkadaşı Bozo, oturduğu koltuktan doğrulup kaşlarını kaldırdı:
– Hayırdır birader, ne bu hâlin? Odada volta atıp duruyorsun. Çarpılmışa benziyorsun, ne oldu sana?
Divane durdu. Gözleri uzaklara, o amfi sırasındaki lila renkli silüete takılı kalmış gibi derin bir nefes aldı:
– Evet… Sanırım çarpıldım Bozo. Ama beni çarpan bir cin değil… Bir kelebek.
Bozo gözlerini devirip hafifçe güldü, elindeki çay bardağını masaya bırakırken başını salladı:
– Yapma gözünü seveyim ya! Yine mi başladın? Sen ayaküstü şiir mi yazıyorsun yine, ne yapıyorsun?
Divane, arkadaşının takılmasına aldırmadı bile. Gülümsedi, göğsünü dolduran o ağır ama tatlı yükle pencereye doğru döndü.
– Şiir değil Bozo… Hakikatin ta kendisi. Herkes bir kız gördü orada. Ve herkes kozaya bakıyordu bense içindeki kelebeği izliyordum.
Artık okula her gün, gözlerinin takılı kaldığı o kelebeğin kanat çırpışlarını dinleyerek gidiyordu. Amfide onu görebileceği stratejik bir noktaya yerleşiyor, kaçamak ama yakıcı bakışlarla kendini amansız bir kara sevdaya kaptırıyordu.
Firuze de farkındaydı elbette bu kaçamak bakışların. Sevdasından yanan bir kalbin etrafa yaydığı o yüksek frekansı, o ağır enerjiyi hissetmemek mümkün müydü? Yine de ürküyordu bu bakışlardan. Çekiniyordu. Çünkü Divane’nin gözlerinde, başkalarında göremediği bir şey vardı. O bakışlar, Firuze’nin dışarıya karşı ördüğü kalın duvarları delip geçiyor, kozasının ardındaki o çırılçıplak, savunmasız ruhuna dokunuyordu. Ve bu durum, geçmişinde kalbi kırılmış her kız çocuğu gibi Firuze’yi de derin bir savunma mekanizmasına itiyordu.
Günler böyle geçti. Divane döndü durdu Firuze’nin etrafında bir pervane gibi; Firuze kaçtı, saklandı, kozasını daha da sertleştirdi.
Sonunda dayanamadı genç âşık. Sınıfın ortasında çaresizce çırpınırken, ortak arkadaşları Yasemin’e açtı derdini:
— Yasemin, olmuyor, yapamıyorum… Kaçtıkça daha çok kenetleniyorum bu sevdaya. Ne olur aracı ol bana. Anlat hâlimi ona, anlat da bir fırsat versin şu divaneye. Bize sadece bir görüşme ayarlar mısın? Sadece bir defa dinlesin beni…
Yakın memlekettendiler. Koca bir gurbet şehirde hemşehri olmak, insanları hızla sırdaş kılardı. Yasemin, Divane’nin gözlerindeki o gözü kara, çaresiz ve katıksız aşkı görünce irkildi. “Bu devirde böyle seven mi kaldı?” diye geçirdi içinden.
— Tamam, konuşacağım Firuze’yle. İnşallah ikna edebilirim, dedi.
Firuze’nin yakın arkadaşıydı. Sınıfın en gürültülü altı kişilik kız grubunun ayrılmaz bir parçasıydılar. Ertesi gün öğle arasında, kampüsün o kalabalık ve uğultulu kantininde buluşmayı teklif etti Firuze’ye. Firuze biraz şaşırarak, biraz da içini kaplayan o garip huzursuzlukla kabul etti bu baş başa kahve davetini. Grubun diğer üyelerinin olmaması, bu havanın fırtına öncesi bir sessizlik taşıdığını hissettiriyordu.
Dışarıda kasvetli bir yağmur çiseliyordu. Kantinden 3’ü 1 arada kahvelerini alıp her zamanki kuytu köşelerine oturdular. Firuze, plastik kahve bardağının kapağını başparmağıyla yokladı. Dışarıdaki yağmur cama ince ince vuruyordu. Birkaç saniye Yasemin’in yüzüne baktı, sonra gözlerini kantinin kalabalığına çevirdi. Kahvesinden bir yudum alıp gözlerini Yasemin’e dikti:
— Eee, hayırdır Yasemin? Biz böyle baş başa kaldığımıza göre, bizim kızların duymaması gereken bir mevzu var anlaşılan…
— Yani… Şimdilik öyle, sonrasına sen karar vereceksin, dedi Yasemin, boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalışarak.
Bardağını iki eliyle kavradı. Söyleyeceklerini zihninde birkaç kez tartmış gibi dudaklarını birbirine bastırdı.
“Öff Yasemin, ne diye girdin ki bu topa? Kız şimdi ‘bana ne’ dese çocuğa ne diyeceksin, ‘kabul etti’ dese iş nereye varacak ki?”
— Çatlatma da söyle hadi!
Yasemin kahvesinden uzun bir yudum daha aldı. Nefesini ayarlamaya çalışıyordu.
— Şey… Sınıftaki Divane’yi biliyorsun.
— Eee?
— İşte o Divane geçen gün benimle konuştu.
Firuze’nin eli bardağın üzerinde kaldı. Tam ağzına götürmek üzere olduğu kahveyi birkaç saniye içmeden tuttu.
— Tamam, konuşabilir, ne var bunda?
— Konuştu konuşmasına da… Konu sendin Firuze.
Firuze’nin parmakları bardağın kenarında birbirine kenetlendi. Dışarıda yağmur devam ediyordu. Kantinin uğultusu bir anlığına olduğundan daha uzakmış gibi geldi. Göğsünün ortasında ani bir sıkışma oldu. Kalbi hızla çarpmaya başladı ama yüzüne o yıllardır titizlikle inşa ettiği soğuk ve vurdumduymaz maskesini taktı. Anlamazdan gelmek, durumu basitleştirmek en kolay sığınaktı.
“Hayır, hayır… Yine bir kafa karışıklığına yer yok, değil mi Firuzeciğim? Kalbimde hâlâ o eski yangının külleri varken, ne idiği belirsiz bir aşka yelken açamam. Bir de öğrenciyim daha, ne gerek var?”
— Benimle ne ilgisi var ki? Çocukla bir kere bile konuşmadım, yüzüne bile bakmıyorum.
Yasemin bardağını masaya bıraktı. Ciddiydi. Firuze’nin gözlerinin içine baktı.
— Sen bakmıyor olabilirsin de… O sana, bu okulda hiç kimsenin bakmadığı bir yerden bakıyor.
Firuze istemsizce gözlerini kaçırdı. Tırnağının ucuyla bardağın üzerindeki kâğıt etiketi kaldırıp tekrar yapıştırmaya başladı.
— Ee, ne varmış bakışında?
— Kızım Firuze! Ya gerçekten çok safsın ya da işine geldiği gibi oynuyorsun tiyatroyu. Diyorum ki çocuk seni aklından çıkaramıyor, helak olmuş. Anlamıyor musun allasen!
— Ya tamam anladık da, kaç taksitle bitireceksin şu lafı? Sadede gel!
— Fırsat versen anlatacağım anacığım, her lafımı kesiyorsun!
— İyi tamam be, sustum. Anlat bakalım, dedi Firuze, içindeki o kontrol edemediği heyecan dalgasını bastırmaya çalışarak.
Yasemin öne doğru eğildi, sesini fısıltı tonuna düşürdü:
— Bak şimdi… Bu çocuk sana gördüğü andan itibaren vurulmuş. “Ne yerdeyim ne gökteyim, bir sevdanın kuyusundayım” diyor. Benden rica etti, seninle konuşup ikinizin baş başa bir çay içmesi için seni ikna etmemi istedi.
Firuze’nin yanaklarına ani bir sıcaklık basmıştı. Utandığını gizlemek için lakayt bir tavır takındı:
— Kendisi niye gelip söylemiyor da seni elçi gönderiyor?
Yasemin iki elini havaya kaldırdı.
— Sen gerçekten adamı tımarhanelik edersin! Çocuğun yüzüne bakmazsın, selamını almazsın, yok sayarsın… Ne bekliyordun? Mektubu güvercinle mi yollasaydı? Ya da dur dur… Ateş mi yaksın isterdin dekanlığın önüne? Tabii ki çekinecek ve birini aracı kılacak! O aracı da benim işte.
— Olsun. Madem bu kadar ciddi, cesur olmayı da bilsin. Bu yollar cesaretle yürünür yalnız.
— Sen bırak şimdi bu büyük felsefe laflarını… Ne düşünüyorsun, onu söyle.
— Ne düşüneceğim Yaseminciğim? Hiç ilgi duymadığım biri, o gözle hiç bakmadım ki…
— Bunu biliyoruz zaten. Ama bir kere görüşsen, dinlesen çocuğu? En azından bir çay içersiniz, gerisi kısmet…
— Bilmiyorum ki…
Firuze bunu söylerken sesini alçalttı. Bir an etrafındaki masalara göz gezdirdi. Sanki kelimelerin bile bir kulağa takılmasından çekiniyordu.
— Ben öyle tek başıma erkeklerle buluşan biri değilim biliyorsun. Sen de gelirsen belki…
— Oldu olacak bizim altılı grubu da çağıralım, maaile çıkarız çocuğun karşısına! Halay çekeriz masanın etrafında!
— Dalga geçme ya! Tek başıma olursam gören eden olur, dedikodusu çıkar. Sen olursan “arkadaşça oturduk” der geçeriz. Sen gelirsen olur ancak.
— İyi, peki peki… Ama bil ki bunu senin bu çekilmez nazın için değil, çocuğun o çaresiz hâline acıdığım için yapıyorum.
— Ay çok iyisin valla, bir de açık açık yüzüme vuruyor!
— Öyle kızım. Çocuk perişan, kıyamadım.
— Tamam tamam, anlaştık. Ama ümitlenmesin bak, sadece bir konuşma. Netleştireceğim durumumu.
Yasemin müjdeyi Divane’ye ulaştırdı. Divane mutlu, Divane umutlu… Günleri bir tesbihin taneleri gibi sabırla ve duayla çekmeye başladı.
Firuze ise içten içe hissettiği ama bir türlü kabullenmek istemediği o kafa karışıklığıyla geçirdi haftayı: “Kızım salak mısın sen, ne diye kabul ettin ki? Ne diyeceksin çocuğa? Kalbinde hâlâ unutamadığın o eski aşkın sızısı dururken, ne diye bir başkasına umut ışığı yakacaksın? Hem öğrencisin sen, okulun var, geleceğin var… Offf! Neyse ya, gidelim de kırmayarak, düzgünce söylerim olmayacağını. Kapatırız bu defteri.”
Saatler saatleri, günler günleri kovaladı. Bir hafta sonra, yağmurun semti terk ettiği ama Arnavut kaldırımların hâlâ gözü yaşlı ve ıslak olduğu bir ikindi vakti… Firuze, Yasemin ve Divane, üniversitenin yakınlarındaki ahşap dokulu, otantik bir kafede bir araya geldiler. Firuze bu kafeyi bilerek seçmişti. Burası, daha önce kalbinde iz bırakan o “eski kişi” ile geldiği yerdi. Bir yandan geçmişin gölgeleri ve anıları dolanıyordu zihninde, diğer yandan bu temiz yüzlü çocuğu kırmadan bu randevuyu atlatmanın yollarını arıyordu.
Divane ise oraya nasıl gelmişti, hangi sokaklardan geçmişti, adımlarını nasıl atmıştı bilmiyordu. Heyecanı, gözle görülecek kadar yoğun bir sis gibi etrafını sarmıştı. Ama bir yandan da aşka olan inancı tamdı. “Sadece gözlerine bakabilsem yetecek. Ben bu sevdadan eminim, o da anlayacak. Aşık olan adam mağlup olmaz ki…”
Kapıyı açtıklarında küçük pirinç çıngıraklardan biri hafifçe sallandı. İçerisi kahve, ıslak tahta ve eski kitap kokuyordu. Firuze önden yürüdü. Yasemin arkasından gelirken Divane birkaç adım geride kaldı.
Cam kenarındaki masaya oturdular. Firuze sandalyesini pencereye yakın tarafa çekti. Yağmurdan ıslanmış saçlarının bir tutamını kulağının arkasına attı.
Divane karşısındaki sandalyeye oturdu. Otururken ellerini nereye koyacağını bilemedi. Önce dizlerinin üzerine bıraktı, sonra masanın kenarına koydu, sonra yeniden çekti.
Masanın tam ortasında, irili ufaklı taşlarla dolu dekoratif bir sepet duruyordu. Divane gözlerini taşlara dikti. “Tam da benim içim gibi… Karmakarışık, ağır, üst üste yığılmış. Utanç, heyecan, korku, umut ve devasa bir aşk…”
Divane birkaç kez nefes alıp verdi. Başparmağının tırnağını diğer elinin kenarına bastırdığını fark etti. Sonra ellerini masanın altında birleştirdi. Gözlerini kaldırdığında doğrudan Firuze’nin gözleriyle karşılaştı.
Utana sıkıla, ama kalbinden dökülen en duru kelimelerle kendini tanıttı, içindeki o devasa yangını aktarmaya çalıştı. Konuşurken önce üşüdü, sonra ecel terleri döktü; âdeta biraz sonra sıcaklıktan buharlaşıp uçacakmış gibi hissetti.
Firuze başını hafifçe yana eğdi. Bir süre gözlerini ondan ayırmadı. Fincanın kulpuyla oynarken, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu ama hemen toparlandı. Pencereye doğru baktı.
Divane sözlerini bitirdiğinde masaya kulakları sağır eden bir sessizlik çöktü. Ortamdaki bu dramatik gerilimi patlatmak Yasemin’e düştü. Yasemin, kahvesinden bir yudum alıp gözlerini ikisinin üzerinde gezdirdi ve kıkırdadı:
— Ee, yarışmacı arkadaşa başarılar dileyelim mi o zaman? Şiirsel sunumun harikaydı Divane!
Üçü de hafifçe tebessüm etti.
“Gözlerinizi seveyim biriniz bir şey söylesin, kasıntıdan ben felç geçireceğim burada! Biri aşkından buharlaşıyor, diğeri buz kalıbı gibi kesildi. Ortamın oksijeni bitti yemin ederim!”
Divane, kaçırdığı bakışlarını nihayet Firuze’nin o kendinden bile sakındığı gözlerine yerleştirdi. Bir mahkumun beraat kararını beklemesi gibi bekledi.
O kozanın içinden, bir kelebeğin nazlı kanat sesleri gibi geldi Firuze’nin sesi. Önce boğazını temizledi, mahcup ama duruşundan taviz vermeyen nazlı bir edayla anlatmaya başladı kendini. Aile yapısından, memleketinden ve hayata karşı koyduğu o net çizgilerden bahsetti kısaca. Kendini tanıttıkça üzerindeki o ilk ânın çekingenliği dağılıyor, yerini tatlı bir özgüvene bırakıyordu. Sohbetin seyri hafifledikçe, biraz ortamdaki o aşırı ciddi ve romantik havayı dağıtmak, biraz da kendini savunup gizliden gizliye övmek istercesine tatlı bir tebessümle maharetlerine getirdi sözü:
— Ben… Ben çok düzenli ve maharetliyimdir aslında. Yemek yaparken tezgâhı hiç dağıtmam mesela. Çıkan bulaşıkları hemen yıkar, yerine kaldırırım.
Yasemin sinsi bir gülümseme ile araya girdi:
— Başka?
Firuze’nin kaşları havaya kalktı.
— Ne başkası Yasemin?
— “Maharetliyim” dedin ya kızım… Becerin sadece tezgâh toplamak olmasa gerek?
— Yasemin sen dost musun, düşman mı? Şimdi tek tek meziyetlerimi mi sayayım burada?
— Ay tamam tamam! İkinizin de heyecandan kalbi duracak diye araya giriyorum işte. Hem benim ne işim var ki yahu bu masada? Üçüncü tekerlek gibi kaldım!
Firuze, Yasemin’in bu sözleri üzerine hemen dikleşti. Bakışlarındaki o mahcup edayı anında silip yerine gururlu ve mağrur bir ifade takındı. Fincanı tabağına yavaşça bıraktı. Çıkan ince porselen sesi, masadaki sessizliğe küçük ama kesin bir nokta koydu. Çenesini hafifçe kaldırdı. Burnundan kıl aldırmayan o tavrıyla araya girdi:
— Gözünü seveyim genelleme yapma Yasemin. Benim kalbim de aklım da gayet yerinde, hiçbir yere veya kimseye durduğu yok. Benlik bir durum yok yani, heyecandan ölen biri varsa o da karşımda oturuyor sanırım.
Divane, Firuze’nin bu gururlu çıkışı karşısında tatlı bir tebessümle başını önüne eğdi. Firuze ise gardını tek bir milim bile düşürmemenin rahatlığıyla kahvesinden bir yudum daha aldı.
Firuze konuştukça Divane içinden, “Has kızmış… Tam benim ömrümü adayacağım, evimin bereketi olacak kız” diye geçiriyordu. Bakışları bir an onun ellerine, sonra yüzüne, sonra yeniden gözlerine kayıyordu. Her kelimesini, her mimiğini ilmek ilmek kazıyordu kalbine.
Sütlü kahvelerden son yudumlar alınırken Divane, “Şimdi hüküm ne, kelebeğim?” der gibi baktı gözlerine.
Firuze, kafa karışıklığının ve geçmişin korkularının gölgesinde, ama kendine yakışan o ciddi edasıyla son noktayı koymaya hazırlandı. Fincanın kenarında duran parmağını çekti. İlk kez bütün konuşma boyunca gözlerini kaçırmadan Divane’ye baktı.
— Sana umut vermek istemem… Ama ben öğrenciyim, sen de öyle. Ayrıca tutucu bir ailem ve benim de kendime göre duruşum, prensiplerim var. Okul bitene kadar bekleyelim. Zamana bırakalım… Sonrası sonra.
Divane bir an hiçbir şey söylemedi. Başını hafifçe eğdi. Dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme belirdi. Avuçlarına, içine devasa bir sevda tohumu bırakılmış bir zaman kutusu teslim edilmişti şimdi. “Zaman mı? Zaman elbette geçer… Neler geçmedi ki? Ben seni bir ömür beklemek için ant içtim, birkaç yılın lafı mı olur?”
Şimdi Divane’ye düşen; sadakatle, sabırla ve her geçen gün daha da derinleştireceği o karşılıksız aşkla zamanı beklemekti.
Vedalaşıp ayrıldılar.
Arkalarında, kafenin radyosundan yükselen ve sokaktaki Arnavut kaldırımlarına acısını döken Sezen Aksu’nun o büyülü şarkısını emanet bırakarak:
Hep aynı heyecan, aynı çocuksu hayal,
Ben böyle biraz deli, sen de bir an öyle kal nasıl olsa…
Geçer geçer, daha öncekiler gibi,
Bu da geçer, neler neler geçmedi ki?
Yine düşer deli divane gönlüm aşka,
Aşka, aşka vurgunum ben…
Saime Korkmaz Ceylan
Devamı bir sonraki sayımızda…
Çok etkileyici ve duygu yüklü bir başlangıç olmuş. Divane’nin kelebeği görüşü, Firuze’nin ise korkularının ardına saklanışı çok güzel işlenmiş. Bazen insan, kendisini en derinden sevecek kişiden bile korkabiliyor. Bakalım zaman, Divane’nin sabrını Firuze’nin kalbine ulaştırabilecek mi? Merakla devamını bekliyorum.
Canım hocam teşekkür ederim, var olasın.🕊️ Sevilmemiş, sevilmeye değer olduğunu hissedememiş herkes, biraz kaçar sevdadan, sınırlar koyar. İncinirim diye, incitirler diye… Bakalım, Divane’nin o engin sabrı tesir edebilecek mi Firuze’ye?
Kıymetli vaktini ayırdın, zamanın bereketlensin🌹🤍
Nasıl güzel, nasıl gerçek… Kaleminize sağlık.Sabırsızlıkla devamını bekliyor olacağım.
Rukiye Hoca’m teşekkür ederim, var olasın. Gerçekliği her birimizin hikâyesinden benzer izler taşıyor olmasındandır belki… Devamını ben de heyecanla bekliyorum. Neler akacak kalemden kelama…
🌹🤍
Sevgili Saime, yüreğine sağlık. Nefesin daim olsun. Ben okurken bir ikizalev hikeyesinin başlangıcini hissettim ,bakalim seyri nasil olacak? Sevgiyle….
Burcu canım, aldığımız her nefeste yenilenelim inşallah. Kıymetli yorumuna ve gönlüne sağlık dilerim. İkiz alev tespitin belki de doğrudur, bilemiyorum şu an için. Bi bakalım neler olacak devamında😊
🌹🤍