
Ebru:
Herkese merhabalar, Anlatıcı Sohbetleri’nin dördüncü bölümüne hoş geldiniz. Bugün konuğumuz hem senaryo hem de öykü alanında uzun yıllardır üretmeye devam eden değerli yazar ve senarist hocamız Birol Tezcan.
Hoş geldiniz hocam.
Birol Tezcan:
Teşekkür ederim, hoş bulduk. Sağ olun beni çağırdığınız için.
Ebru:
Ne demek, seve seve. Ve sizi birazcık tanıyabilir miyiz tanımayanlar için?
Birol Tezcan:
Tabi. Adana Ceyhan doğumluyum ben, Kızıldere Köyü. İlk, orta ve lise öğrenimini Ceyhan’da tamamladım. Sonra birkaç üniversite, iki ya da üç, açık öğretimi de sayarsak kazanıp gitmeme durumundan ya da okumama durumundan sonra Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde tiyatro bölümünde okudum.
Ebru:
Şahane.
Birol Tezcan:
Senaryo yazmaya da Ankara’da başladım. Günlük diziyle başladım. Mezuniyetimden hemen sonra. Uzun yıllar Denizli’de yaşadım. Sonra şimdi İstanbul’dayım. Yazmaya devam ediyorum.
Ebru:
Harika. Biz dediğimiz gibi anlatıcılar olarak sizinle röportaj yapabildiğimiz için çok mutluyuz.
O zaman ben çocukluktan başlamak istiyorum aslında. Hikaye anlatıcılığı sizin için ne zaman başladı hocam? Ve ne zaman anlatmaya başladınız? Ne zaman anlattıklarınızı yazma gereği duydunuz?
Birol Tezcan:
Bence ben bunu başka söyleşilerde de daha önce dile getirdim. Babaannemden öğrendim bence. Bir babaannem vardı, bir de Zeliha teyzemiz vardı bizim. Zalke nene diyorduk biz ona. Zalke nenenin perşembe günleri yanlış hatırlamıyorsam, perşembe günleri akşam mahallenin bütün çocuklarını evinde toplar, masal anlatırdı. O benim için çok güzel bir anı.
Ebru:
O zaman ilk anlatıcınız da hem babaanneniz hem de teyzeniz oldu.
Birol Tezcan:
Evet, evet. Babaannem de şeydi gözleri görmüyordu onun. Onunla çok zaman geçiriyorduk. Yani o işte kardeşlerim de ben de. Hatta bir öykümde şey demiştim yani babaannemin gözleriydik biz diye. Çünkü biz geziyorduk köyde. Bir gün babaannem, nenem diyeyim daha doğrusu, nenemle halamdan bizim eve doğru gelirken böyle tam iki evin ortasında bir yerde mahallenin bakkalı vardı. Bakkalın önünde böyle gazete rafında kitaplar vardı. Çok şaşırdım ben de hani durdum bir an durdum. Nenem de ne oldu, niye durdun dedi. Ben de ya gazete, bakkalda şey var dedim, kitap var dedim. Hemen böyle biraz para verdi. Dedi “hadi git kendine bir kitap al.”
Ben o zaman ilkokul ikideydim galiba. Birinci sınıftaydım pardon. İkiye geçtiğim yazdı. Hemen gittim ben de tabi çocuğum ya Texas Tone Mix’i varmış onu aldım. Ama sonra şey oldu akşam nenem dedi ki hadi o aldığın kitabı getir bana da oku. Annemin de okuma yazması yoktu o zamanlar. Sonra bu bir ara bir kampanyayla köylerde okuma yazma seferberliği başlatılmıştı. Annem o zaman öğrendi okuma yazmayı. Şimdi okur yazar. Ama o dönem yoktu okuryazarlığı. Ben akşamları kitap okuyordum onlara. Onlar da dinliyordu. Biraz öyle başladı. Bir de çok şanslıyım. İlkokul öğretmenim benim. Birinci sınıftaki değil de ikinci sınıfta bizim öğretmenimiz değişti. Rafet Özcan sağ olsun. O bizi ilk sahneye o çıkardı.
Ebru:
Çok güzel.
Birol Tezcan:
Bütün böyle işte 23 Nisan 19 Mayıs gibi resmi bayramlarda şiir okuttu. Küçük küçük skeçler oynattı. Bugün skeç diyoruz da o zaman biraz böyle oratoryo gibi aslında danslı şeyler de yaptırdı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde aslında kendiliğinden bir şey birikmiş oldu orada. Bir de zaten bizim ailede daha doğrusu sülalede şöyle bir şey var. Böyle artık çok eskisi kadar yapamıyoruz ama böyle işte yılda bir ya da iki defa aile büyükleri bir araya geldiğinde bir evde toplanılır ve herkes bir şeyler anlatır, birbirinin taklidini yapar. O etkinlik işte bir 10 seneye kadar devam ediyordu aslında şimdi bir araya gelebilsek yine devam ediyoruz. Kuzenler bir araya gelse yine devam edebiliyoruz.
Bütün bunlar bir araya geldiğinde aslında ben hep şey diyorum yani bugün yazıyorsam ya da öykü anlatmayla ilgileniyorsam bu hikayelerin bende bıraktığı iz aslında biraz da.
Ebru:
Aslında ikinci soru olarak şunu soracaktım hani çocukluğunuzda sizi en çok besleyen şey neydi neler anlatmaya aktarmaya değer gördünüz ama bunların hepsi bir değer gerçekten soruya cevap verdiniz.
Birol Tezcan:
Evet evet ya ben şöyle şanslı bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum. Bir gün ancam köyde yine aynı köydeyiz amcam yanında bir adamla geldi dedi ki işte “misafir, elektrik kesildi o yüzden göndermedim bizde kalacak” dedi şeymiş dedi ozanmış dedi kitaplarını satıyor dedi adam Aşık Hüdayi Şimdi Aşık Hüdayi ile oturmuş bir akşam geçirmişim ben çocukluğumda bunu sonradan fark ediyorum.
Ebru:
Ne büyük zenginlik hocam.
Birol Tezcan:
Tabi tabi o yüzden yıllar sonra hatta Ankara’ya gittiğimde 91 ya da 92 idi tam hatırlamıyorum şimdi. Aşık Hüdayi’nin Aşık Veysel Parkı’nda bekçi olduğunu öğrendim gittim gördüm tekrar. Evet evet yani o yüzden şey kendimi o konuda şanslı hissediyorum ya da Mersin’de gençliğimi Aşık Veysel’in torunlarıyla geçirdim. Arkadaşlarım sağ olsunlar, oğlu Sabri amca şey Bahri amca sağolsun, rahmetli oldu onlarla çok zaman geçirdim. O yüzden şey, bunların hepsinin bir biriktirme olduğunu düşünüyorum aslında. İçeride biriken bir şey olduğunu düşünüyorum aslında.
Bir de onu da söyleyeyim o zaman. Lisede Mine hocamız vardı. Mine Engin. O bir gün bize bir roman özeti getirmemizi istedi. Galiba lise 2’deydik. Ben roman özeti götürmeyip romanı yorumladım. Yani ne anladım ben o romandan. Biraz riskli bir şeydi aslında yaptığım. Hani özet özettir. Ama hocanın çok hoşuna gitti ve şey dedi sen böyle kitap okudukça bana böyle yazılar getir dedi. Ona da çok şey borçluyum.
Ebru:
Çok büyük bir teşvik olmuş sizin için de. Yani sizin bir tarzınız var bunu da konuşacağız ama bugün sıfırdan yazarlığa başlasaydınız yine aynı yolu seçer miydiniz hocam?
Birol Tezcan:
Yani bu yolu ben mi seçtim az önce anlattığım şeyi bilmiyorum.
Ebru:
Aslında yol sizi oraya… Birazcık.
Birol Tezcan:
Yani o biraz şeyle ilgili, hani doğduğunuz ortam, büyüdüğünüz çevre, size dokunan insanlar tabii ki hani buradan herkes bir şeyler yazar ya da anlatıcı olur diye bir sonuç çıkarmıyorum. Biraz meyille de ilgili galiba çünkü bence.
Ebru:
Bence öyle. Bir de yetenek de mesela hani birçok insan çocuklarını ya da küçüklerini buna teşvik etmeye çalışıyor ama bunda bir heves yoksa bence olmuyor. Sizin duygunuz da çok önemlidir bana göre.
Birol Tezcan:
Şey yani muhtemelen çok bilmiyorum aslında çok da tanımlayamıyorum bunu kendi adıma. Hep şöyle düşünüyorum geriye doğru baktığımda işte çocukluğuma, bu az önce anlattığım hikayelere, işte kuzenim vardı benim benden yaşça çok büyük halamın oğlu. Ben mesela onunla saklambaç oynardık çocukken. Bir gün şey yapmış, şöyle bir dalı yüzüne tutmuş. Böyle bir ağaç dalı sadece, birkaç yaprak var. Çömelmiş oraya. Saydım ben döndüm ve şey dedim, “Süleyman abi sobe”. Ses çıkarmıyor, bir daha, bir daha. Sonra dedi ki, “beni göremezsin sen. Şu anda, dedi, yalan söylüyorsun” dedim “abi görüyorum seni işte” “ben, dedi, koca bir ormanda kocaman bir ağacın arkasında saklanıyorum sen beni göremezsin ara beni” dedi ben de aradım. Yani hani şimdi bugün bakıyorum tam bir aslında göstermeci tiyatro. Yani bana öyle bir şey yapmış Süleyman abim. O yüzden hani dediğim gibi çok keyifli eğlenceli bir sülalede büyüdüm.
Ebru:
Çok şanslısınız.
Birol Tezcan:
Ama dediğim gibi şey büyük bir ihtimal bunların bana işte nenemin öyküsünü anlat, annenin öyküsünü anlat, halanın öyküsünü anlat. Halam da öyle, çok kıymetli öğretileri vardı. Galiba yanlış hatırlamıyorsam Hikmet Birand’ın* bir sözüydü o, bir yerde okumuştum. “Gün boyu güneş altında kalan çoban bilgeleşmesin de ne yapsın” diye bir sözdü. Doğru hatırlıyorsam tabii kısmen böyle bir şeydi. Halam da öyleydi mesela ilkokul üçüncü sınıftan alıp evlendirmişler aslında. Ama bir şeyi yaşıyordu sıradan bir şey. Sonra akşamın o yaşadığı sıradan şeyi size bir öğreti olarak anlatıyordu. Çok böyle insanın ruhuna dokunan cümleleri vardı işte “ne kadar güzel bir mezar yaptırmışlar” dediğinde “tövbe de mezarın güzeli mi olur” derdi. Ben ilk ondan duymuştum mesela mezarın güzeli olmaz. Onun gibi hani işte öykülerimde de var işte nenem var annem var halam var. Onların bana öğrettikleri var. Sanki işte sen de bunları anlatmalısın gibi. Böyle, umarım yapabiliyorumdur, bilmiyorum.
Ebru:
Dolu dolu bir çocukluk yaşamışsınız.
Birol Tezcan:
Travmalar hariç.
Ebru:
O herkeste olan bir şey. Belki o da besliyordur hocam.
Birol Tezcan:
Belki.
Ebru:
Şimdi biraz anlatıcılık üzerine size sorularım var. Sizce iyi bir anlatıcı ne demek ve iyi bir anlatıcının özellikleri nedir hocam?
Birol Tezcan:
Bilmiyorum. Yani buna bir cevabım olsa anlatmaya devam edemezdim belki.
Ebru:
Doğru diyorsunuz.
Birol Tezcan:
Yani o bir arayış sanki hani şey gibi yaşıyoruz ama hayatın anlamını bilmiyoruz. Yani her defasında bulduğumuzu zannediyoruz ama aslında o bize yeni bir kapı açıyor. Bu konuda Sevinç Sokullu hocamız vardı. 82 Yaşındaydı galiba. 50. Yıl açılış dersi yapmıştı okulda. Biz de böyle Türkiye’nin dört bir yanından mezun olan arkadaşlar buluşmuştuk okulda. Şey demişti, “40 yaşıma geldiğimde aynaya bakıp, Sevinç artık biraz olgunlaş. Çok çocuksun” dedim kendime diyor. Ve o gün olgunlaşmaya karar verdim. 50 Yaşında aynanın karşısına geçip dedim ki, “Sevinç biraz olgunlaş çocuklarına, öğrencilerine daha olgun davran” dedim. 60 Yaşında aynanın karşısına geçtim. “Sevinç artık biraz olgunlaş…” sonra.
O yüzden hani konuyu dağıtmak için söylemiyorum da bunu. Biraz böyle anlatıcılık da yani ne anlatacağınızla ilgili biraz. Aslında her anlatı kendi biçimini, kendi anlatım dilini, kendi kurgusunu, kendi yolculuğunu belirliyor aslında. Bana öyle geliyor en azından. Yani hastane hikayeleri yazdım ben. Hastanede geçen öyküler, insanların kimisi duyduğum, kimisi tamamen kurgu, kimisi kendi yaşadığım öyküler. Böyle hapishane öyküleri de vardı. İşte yolculuk, yol hikayeleri de vardı.
Her birinde bambaşka bir şey vardı aslında benim için. Bambaşka bir yolculuk vardı. Benim anlatıcılığım, öykü kitaplarım için söylüyorum. Benim anlatıcılığım biraz şey üzerindeydi. Mekan insanı nasıl belirliyor. Yani evinizin salonuyla bir hastane odası aynı değil. Yatak odanızla bir hastane koridoru aynı değil.
Ebru:
Kesinlikle.
Birol Tezcan:
İşte o mekan İnsanda nelere mal oluyor? Hem içsel hem dışsal. Biraz öyle düşündüm aslında o şeyleri kurgularken, öyküleri kurgularken.
Ebru:
Peki bu hikayeleri iyi yapan size göre nedir? İşte mesela mekanlar diyorsunuz, işte tamam bu çok iyi bir öykü, bunu yazmalıyım dedirten şey nedir?
Birol Tezcan:
Bence bütün okuduğum öyküler için söylüyorum bunu. Önceleri sadece şiir için söylerdim ama şimdi öyküler için ya da romanlar için de aynı cümleyi kurabiliyorum. Şimdi dün bir roman okumuş olalım ya da bir öykü okumuş olalım. Bugün anlatırken onu birebir anlatamayız. Mümkün değil. Yani o kadar ayrıntı herhalde romanda ya da öykü o yüzden Hani edebiyatın ya da sanatın ruhunuzda bıraktığı iz aslında. Yani bilginin ya da hikayenin kendisi değil de sizde düşen gölgesi aslında.
O gölgenin sizde bıraktığı iz. Onun peşindeyim aslında. Biraz romanlarda da öyle nedir beni etkileyen? Okuyorsunuz 500 sayfa roman okuyorsunuz. Her sayfası sizi derinden de etkileyebilir ama son kapağı işte arka kapağı kapattığınızda içinizde bir şey var. Ben onu tarif edemem galiba içinizde bir duygu böyle, sizi o an dünyada olmadığınızı hissettiren. Yani ruhani bir şeyden bahsetmiyorum aslında. Ben Korkma İnsancık Korkma romanını okuduğumda tam bitti roman ağlıyorum işte Eleni’yi düşünüyorum, çocuğu düşünüyorum, yani müthiş böyle bir şey. Annem kapıyı açtı “iki ekmek alsana” dedi.
Ebru:
Hayatın gerçeği yüzünüze vurmuş.
Birol Tezcan:
Eleni nerede… İşte Korkma İnsancık Korkma nerede… Canimu, Tiai Tleni derken böyle şey işte ekmek mi evet. Ya hayatın böyle bir şeyi var ama o işte o an sizi kendi içinde tutan bir dünya öyle diyeyim hani başka bir dünya derken kastım o. O öykünün o romanın içinde olduğunuz sizi içine aldığı dünya ve size bıraktığı gölge Bilmiyorum tam tarif edebildim ama biraz öyle bir şey.
Ebru:
Gerçekten ettiniz. Biraz günümüze gelirsek günümüze çok fazla içerik üretiliyor. Bazılarına maalesef maruz kalmak zorunda kalıyoruz. Bazılarını severek takip ediyoruz. Gerçek hikaye anlatıcılığı ile içerik üreticiliği arasında nasıl bir fark var sizce?
Birol Tezcan:
Valla şöyle bir şey var hani tüfek icat oldu, mertlik bozuldu şeyi vardı ya. Sözü vardı ya. Şimdi aslında siz bir yere ilk defa bir şeyi getiriyorsanız sadece onu isim olarak getirmiyorsunuz. Onun kültürünü de beraber getiriyorsunuz. Bu da yaşamda bazı değişiklikleri neden oluyor. Yani şimdi ne anlatmak istiyorum şöyle deneyim bir de anlatmayı. Şimdi bir zamanlar bizim çocukluğumuzda da öyleydi ben sinemada ilk Yılanların Öcü’nü izlemiştim açık hava sinemasıydı, Ceyhan’daydık, ailece gitmiştik ben çok küçüktüm. İşte annem babam 3 kardeş, en küçük kardeşimiz daha doğmamıştı o zaman. Biz kardeşler biraz sonra o tahta kahvehanelerde olur ya, tahta sandalyelerin üzerinde uyuduk böyle uzun uzun. Ama şöyleydi, o geceyi unutmuyorum mesela. Benim için çok…
Ebru:
O anı olarak kalmış sizde.
Birol Tezcan:
Nostalji iyidir anlamında anlatmıyorum bunu. Şöyle sonra sinemalar televizyona evrildi. Televizyon dijitale evrildi. Şimdi dikey diziler diye bir şey çıktı. Bu sanki önünü alamayacağımız bir şey. Yani istesek de nasıl alacağız ki? İşte bize çocukken annemiz babamız çok kızardı. Televizyonun karşısında oturuyor sürekli. İşte öğretmenine de şikayet ediyordu. “Televizyonun başından kalkmıyor bu” diye. Halbuki televizyonun başından kalkamayacak bir şey yok. Akşam yedi buçukta mı ne açılıyor zaten televizyon. Gece on ikide de kapanıyor.
Ebru:
Şimdi yeni neslin elinden telefon tablet asla düşmüyor.
Birol Tezcan:
Evet yani ne kadar uğraşsak da belki hani belli bir yaşa kadar onu şey yapmayacağız. Engelleyebileceğiz çocuğumuz için. Öyle konuşalım. Ama şimdi kendimden bir öykü anlatayım. Benim kızım orta sonundaydı galiba. Akıllı telefonu yoktu, tuşlu telefon vardı. O zamanlarda bir okuldan rehberlik ve psikolojik danışmanlar mı öyle bir şey oluyor ya. Rehberlik servisi. Dediler ki “yanlış yapıyorsunuz alın bir an önce telefon”. Çünkü çocuk kendini diğer arkadaşlarından dışlanmış hissediyor bu sefer de. Onlar akşamdan ya da Instagram’da herhangi bir yerde olan bir olayı tartışıyorlar. Ve sizin çocuğunuz o şeyden daha geride kalıyor. Konuşamıyor. Doğal olarak arkadaşları tarafından tırnak içinde dışlanıyor aslında. Ya da kendisini izole ediyor oradan. Hiç öyle düşünmemiştik mesela o ana kadar. Şimdi o yüzden bugün içerik üreticiliği bakıyorsunuz çok iyi şeyler de üretiliyor aslında. Yani şey de öyleydi hani bir zamanlar şöyle düşünün bandı başa alalım.
İşte az önce bahsettiğim Yılanların Öcü filmi gibi güzel filmler çekilirken işte uluslararası başarılar kazanmış filmler çekilirken bir yandan da çok kötü filmler çekilebiliyordu. Hangisi kaldı? Yılanların Öcü kaldı.
Burada da öyle olacak. İyi içerikler ya da işte bize bir şey insana bir şey anlatabilen insanların kabullendiği içerikler duracak, diğerleri işte buharlaşıp gidecek. Yani kaçınılmaz doğa kendi dengesini sağlıyor yani istesek de istemesek de.
Ebru:
Öykü ve senaryoya geçiyoruz şimdi. Biz Burak Hoca’mdan henüz senaryo kuru almadık. Alacağız inşallah. O yüzden çok merak ettiğimiz soruları size sormak istedik. Öykü yazarken mi daha özgür hissediyorsunuz yoksa senaryo yazarken mi?
Birol Tezcan:
Öykü yazarken. Bunun da. Bir bir daha iki. Gerçi bir bir daha ikinin aksini iddia edenler de oldu. Belki bunun da aksini iddia eden olur. Benim için öyle. Öykü yazacağım zaman kendim bir öykü ve şöyle oluyor ya kitap olarak basacaksınız doğal olarak diyeceksiniz ki “benim bir kitabım var”, Birol Tezcan’ın öykülerini okumak isteyenler o kitabı alacaklar. Yani siz ama televizyon ya da özellikle televizyon dünyasında dizi yazarken siz birilerinin evine zorla giriyorsunuz. Yani onların sizi misafir etme gibi bir şeyi yok.
Ebru:
Evet.
Birol Tezcan:
Biz onların evine baskın yapıyoruz aslında. Dolayısıyla bu bir aynı zamanda bir satış politikasına dönüyor. Yani öyküyü ilk siz yazmış olsanız bile senaryonun belli bir sansürden geçiyor. Bu sansürü olumlu ya da olumsuz alın. Gene de olumsuzdur ama. Çünkü işte önce siz zaten kendiniz bir otur sansür uyguluyorsunuz. Bu televizyon seyircisine uygun mu? Bu anlatacağım öykü televizyon seyircisine uygun mu? Çünkü televizyonda dediğim gibi biz bir yeri işgal ettiğimiz için bir zamanı işgal ettiğimiz için orada işte çocuklar da var, yetişkinler var, anneler var, babalar var. Hepsinin ortak olabileceği, beraber izleyebileceği bir şey yaratmaya çalışıyoruz aslında.
Doğal olarak şimdi birinci elekten geçti bu. İkinci elek yapımcı. Yapımcının bazı şeyleri var. Keskin köşeleri var. Şu konuları anlatmayız. Bizim yapım şirketi için bu uygun değil gibi şeyler başlıyor. Bir adım sonrası zaten yayınlandıktan sonra RTÜK. O ne diyecek öykünüze. Dolayısıyla büyük bir otosansür ve sansür haliyle.
Ebru:
Sancılı da bir süreç değil mi? Yani anlatmak istedikleriniz aslında bir sürü elekten geçiyor. Bu sefer ortaya bambaşka bir şey de çıkabilir.
Birol Tezcan:
Aslında şöyle kaba bir benzetme yapayım mı?. Yüzmek gibi. Havuzda yüzeceksiniz. Başka bir şeyiniz var. Donanımınız var. Denizde yüzmek için başka bir donanımınız var. Yani siz zaten ona göre kendinizi hazırlıyorsunuz. Yani o bir şok olma hali değil hiçbir zaman. Dijitale bir iş yazacağız diyelim. Onda biraz daha özgürsünüz. Çünkü hani televizyondaki kadar bir kendinizi sarmalamanıza gerek yok. Sinema için ne konuşabiliriz bilmiyorum. Son dönemlerde çok hani umarım yeniden hareketlenir ama sinema uzun zamandır kış uykusunda gibi. Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu’ndan, filminden beri kış uykusunda. Dilerim şey olur hani tekrar hareketlenir. Zaman gösterecek. Ama öykü yazarken ya da roman yazarken dilediğinizi yazıyorsunuz. Orada tabii ki bir yine editoryal bir çalışma oluyor ama genelde içerik kısmına bir müdahale olmaz. O içerik kısmı size ait, o editoryal kısmı işte daha iyi nasıl anlatılır, öykünün bu anlatış sıralaması doğru mu gibi daha teknik konular aslında.
Ebru:
Evet, biz mesela şimdi öykü yazıyoruz. Burak hocadan eğitimler aldık. Öykü yazmaya çalışıyoruz daha doğrusu. Hepimiz çalışıyoruz.
Birol Tezcan:
Hepimiz çalışıyoruz.
Ebru:
Sizler artık Üstad olmuşsunuz. Biz daha yolun çok başındayız. O yüzden öyle söyledim.
Birol Tezcan:
Chaplin’in çok güzel bir sözü vardı Sahne Işıkları’nda. Sahneye çıkmak için hazırlandığında kapıyı açıp şey diyorlar “bütün Acemiler sizi heyecanla sizi bekliyor” diye. Chaplin’de şey diyor, “hepimiz acemiyiz. Daha fazla ustalaşmak için ömür yetmiyor.”
Ebru:
Peki şeyi çok merak ediyorum ben. Hani bir öykü yazdık, onu sunduk ve o öykü senaryolaştı. Bu öykünün aslını bozuyor mu sizce senaryolaşınca?
Birol Tezcan:
Yo, yani o öyküyü de kuran sizsiniz. Şöyle, şimdi aslında hepsinin farklı bir dili var. Yine kaba bir benzetme yaparsam, kaba benzetmeleri seviyorum galiba. Öykü İngilizce ise senaryo Japonca diyebiliriz aslında. Ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum. Ben hastane öykülerini yazmadan önce tek kişilik bir oyun olarak sergiliyordum onları. Sonra Emrah Serbest, o zaman Ot Dergi’de yazıyordu. Bir gün işte Ercan Mehmet Erdem üçümüz bir arada sohbet ederken, ikisi Ot Dergi’ye yazıyordu o zaman. Ot Dergi başlayalı 2-3 ay olmuştu ya da dördüncü sayıydı tam hatırlamıyorum. Dediler ki “sen de yazsana Ot Dergi’ye” ben de hani öyle bir şey düşünmediğimi söyledim. Sonra Denizli’deydim. Böbrek taşı düşürüyordum. Hastanedeydim. Yanımda bir şey vardı, gazete vardı. Biri bırakmış oraya büyük ihtimalle beklerken. Bekleme odasında. Doktor çağırınca. Oraya bırakmış. Üniversite hastanesindeydim. Baktım burçlar sayfası açık. Ve balık burcunda şey yazıyor.
“Mükemmel bir gün geçireceksiniz.”
Ben de balık burcuyum. O zaman Facebook vardı. Facebook’a bunu böyle yazdım işte dedim ki “Hastanedeyim, böbrek taşı düşürüyorum. Yan tarafımda bir gazete var. Burç sayfası açık ve mükemmel bir balık için mükemmel bir gün geçireceksiniz yazıyor” diye.
Yani paylaştığım an Emrah aradı. Dedi ki, ya işte bak müthiş bir öykü girişi değil mi bu? Neden yazmıyorsun hastaneye hikayelerini? O gün yazmaya karar verdim.
Ebru:
Çok güzel.
Birol Tezcan:
Sonra kitaplaştı da hastane hikayeleri geçmiş olsun adı altında ama çok zorlandım yani şöyle zorlandım ben onları meddah formunda sahnede anlatıyordum dolayısıyla işte o öyküden o öyküye atlıyordum bu öyküden ona geçiş yapıyordum böyle bir şey gibi harman halinde yani sürekli öykülerin birbirine girdiği karakterlerin birbiriyle iç içe olduğu bir anlatım dili vardı. Şimdi ben ama onları tek tek birbirinden ayırıp tek tek anlatmak zorundaydım ve orada da şey diye düşündüm hani aslında o hastane hikayeleri özünden mi yoksun kalıyor diye sonra bu İşte bir dil tarihteyken Beliz hocamız vardı. Beliz Güçbilmez. Onun söylediği aklıma geldi. Şey demişti. Başka bir şey için söylemişti ama. Diyelim ki Hamlet izlemeye gidiyoruz. Hamleti biz öğrenciyken özellikle şu vardı. “Hamlet mi? Akşam. Hemen bir Hamlet okuyalım. Ne anlatıyordu? Akşam gidip izleyelim.”
Bir gün Beliz hoca dedi ki “niye okuyorsunuz ki? Yani Shakespeare onu yazmış. Şimdi siz sahnede başka bir şey izleyeceksiniz. Bir yönetmenin, bir dramaturgun, bir oyuncuların yorumunu izleyeceksiniz, bu başka bir dil. Buradan çok farklı olabilir”. Sonradan fark ediyorsunuz aslında, evet. Alfabeden, alfabedeki harflerden oluşan bir yapının görsel bir şeye dönüşmesi o. Ben onun tersini yapmıştım. Görsel bir şeyi alfabenin harfleriyle anlatmaya çalışmıştım hikayeyi. O yüzden şöyle düşünmek gerekiyor, sorunuzu tekrar başa alırsam cevabı.
Bir öykünüz var. Onu senaryolaştırmak istiyorsunuz. Artık başka bir dilde konuşacaksınız. Çünkü senaryo başka bir dil. Kendine ait bir kurallar silsilesi içinde duran bir dil aslında.
Ebru:
Tam bu konuyla ilgili hani diyalog yazarken siz Nasıl bir duyguyla bunu yazıyorsunuz? Veya işte onu eğer bir karakter oynuyorsa aslında sizin yazdığınız o duyguyla oynamıyorsa bu bir yazar için sorun oluyor mu?
Birol Tezcan:
Belki sinema filminde bunun için uzun uzun çalışılıyordur ki çalışılıyor da. Okuma provalarıyla, normal provalarla ama dizi dediğimiz hele ve televizyon dizisi dediğimiz şeyde “kimsenin vakti yok” diye bir şiir vardı ya “oturup ince şeyleri düşünmeye” diye onun gibi yani dizide buna zaman yok aslında o yüzden oyuncuya güveniyorsunuz oyuncu size güveniyor. Ama şu da oluyor tabii ki, oyuncuyu izlediniz, bir süre sonra izlediğiniz oyuncu size sahne yazdırabiliyor aslında. Yani öyle bir karakteri öyle bir yorumluyor ki, o öyle bir karakter çıkarıyor ki size, sizin ona daha çok yazasınız geliyor.
Dizi için bu olabilir yani sinema için o kapalı bir kutu dijital için de öyle 10 bölüm yazıyorsunuz ve oturup konuşuyorsunuz karakterler üzerine uzun uzun okuma provasında konuşuyorsunuz şeyde de televizyon dizisinde de konuşuyorsunuz hiç konuşmuyorsunuz manasında söylemiyorum ama hiç şöyle bir şey yaşanır mı yani ya bu oyuncu karakteri çok anlamamış diye bir şey yaşanır mı? Pek sanmıyorum. Çünkü karakter analizi veriyoruz biz onlara.
Ebru:
Tam da bunları yani karakterle ilgili sorular soracaktım. İşte bir karakteriniz gelip de işte “beni çok yanlış anlattın, ben bunu şimdi nasıl oynayacağım” gibi bir şeyle karşılaştınız mı hiç hocam?
Birol Tezcan:
Yok. Yok. Yani oynadığı rolden şikayetçi olan oyuncu vardır mutlaka. Ama ben doğrudan böyle bir şeyle karşılaşmadım. Beni kötü yazdınız, niye böyle yazdınız diye bir şeyle karşılaşmadım henüz. Umarım karşılaşmam da.
Ebru:
Peki bir karakter yaratma süreciniz nasıl? Nasıl besleniyorsunuz bir karakter yaratmak için? Yani nelere dikkat ediyorsunuz mesela?
Birol Tezcan:
Şöyle aslında bu da kendi içinde tamam tam böyle birebir cevabı olan bir şey değil aslında bu. Çünkü bir karakterden de yola çıkabilirsiniz. Bir durumdan da yola çıkabilirsiniz yazarken. Bir fikirden de yola çıkabilirsiniz. Sonrasında hangisinden yola çıkarsak çıkalım sonrasında oturup şunu yapıyoruz aslında o karakterimize bir hayat hikayesi yazıyoruz. Yani klişedir ama sanatta klişe çok işe yarar. Bizim yazarlık hocamız şey derdi işte “kaç numara ayakkabı giydiğini bile bileceksiniz karakterinizin” çünkü o da işte çocukken ağaçtan düştü mü hiç, işte anne babasından dayak yiyor muydu nasıl bir ortamda büyüdü, bunların hepsi karakteri şekillendiriyor öyle. O yüzden hani ne yaparsak yapalım zaten senaryo yazıyorsak özellikle önce bir karakter hikayesi oturup yazıyoruz da bir de. Çünkü oyuncu da istiyor.
Senaryoyu gönderdik diyelim. Oyuncu senaryoyu çok sevdi. Dedi ki ya “karakter analizi gönderebilir misiniz?” Onu da gönderiyorsunuz. Onu okuduktan sonra yine sizden başka talepleri de olabilir. Böyle olsa mı şöyle olsa mı? Biraz bu hani diyalog halinde de ilerlerse daha bir sağlam iş olabiliyor aslında. Demeyebilirdi bunu.
Ebru:
Evet sizi zorlayan bir karakter tipi oldu mu yazarken? “Ya bu çok zor” falan diye böyle.
Birol Tezcan:
Ya bunun şöyle bir cevabı var aslında hem hepsi Hem hiçbiri. Çünkü mesela sonradan da bizim meslekte öyle bir şey var ya bir senaryoya sonradan da dahil olabilirsiniz. Yani ben senaryo hayatıma öyle başladım. Gönül Yokuşu diye bir dizi yazdım ben. Otuz bölüm. Devam etti. İlk işte 30 bölüm fena bir iş değildi ama günlüktü. Öyle düşündüğünüzde de aslında bir buçuk ay sonra biten bir dizi. Sonra şirket ya “biz işte seninle çalışmaya devam etmek istiyoruz. Seni bu diziye adapte edelim” dediler. O da 4 yıldır süren Bizim Evin Halleri diye bir dizi. O adapte süreci biraz uzun sürdü mesela. Çünkü 4 yıldır konuşturdukları karakterlere sizin bir ayda adapte olmanız çok zor. O karakter nasıl konuşur, hangi kelimeleri kullanır, hangi şivesi var mıdır ya da dialekti var mı, ağız kullanıyor mu? Bunların hepsini öğrenmek epey bir zaman aldı ama sonra adapte olduk bir şekilde. O yüzden sıfırdan kuruyorsanız işi tabii ki daha kolay. Çünkü sıfırdan kuruyorsanız o karakterin nasıl konuşacağını siz belirliyorsunuz.
Ebru:
Ama sonradan dahil olunca tabi zorlanabilir.
Birol Tezcan:
Tabi. Yani o yüzden şey dediğim gibi buna hepsi ya da hiçbiri diyeceğim cevap verebiliriz. Biraz karakterin içine düştüğü durumla da ilgili bazen şeyi de oluyor. Karakterinizi iyi kurduktan sonra onun konuşmasında çok sorun olmuyor.
Ebru:
Peki Behzat Ç. gibi güçlü bir dünyanın içinde yazmak size neler öğretti?
Birol Tezcan:
Bizim için işte Ercan, Mehmet Erdem ile yükü çoğunlukla ikimiz taşıyorduk şeydeyken, televizyondayken. Sonra dijitalde başka bir şeye dönüştü. Dijitalde hiç olmadım ben. Ama o televizyonda olduğu dönemde Çok severek, çok yoruluyorduk ama mesela çok sevdiğimiz bir işti. Çok severek, çok eğlenerek, çok düşünerek, çok kafa yorarak yaptığımız bir işti. Bizim için keyifliydi. Yani çalışma süreci de keyifliydi, zordu. Yani o kısımla ilgili hiçbir şeyim yok. Zor bir dönemdi. Yani 3 yıl devam etti. Ben 10. Bölümde 11. Bölümde dahil olmuştum. Yani hikayeyi biliyorum. Çünkü Emrah’la biz sınıf arkadaşıydık. Pardon Ercan’la sınıf arkadaşıyız. Emrah’la ev arkadaşıydık roman yazılırken. Romanı biliyorum, karakterleri biliyorum. Ondan sonra İstanbul’a yerleşti, ben Ankara’da kaldım. O dönemde televizyona uyarlamayı düşündüler ve başladılar Serdar Akar’la beraber. Serdar Hoca’yla beraber. Ama ben daima haberdardım diziden. 10. Bölümde Ercan şey dedi, “sen de gelsene beraber yazalım” dedi. Çünkü Emrah o zaman başka bir dizi yazıyordu. Ercan da vardı ekipte bir iki arkadaş. Faruk Emre Özünlü vardı. Benim hatırladığım. Ben geldiğimde. Sonra Faruk da ayrıldı. Biraz böyle sonradan arkadaşlar dahil oldu ama biraz o üç yıl aslında Ercan’la benim omuzlarımda ilerledi.
Son sezon Selcan Özgür geldi. Sağ olsun. O da yükümüzü epey hafifletti. O da vardı ekipte. Ama o bütün süreç bizim için Yoğun, yorucu ama keyifli bir süreçti. Severek yaptığımız bir işti. Bir daha öyle bir iş olur mu?
Ebru:
Biraz zor gibi.
Birol Tezcan:
Evet. Yani bazı şeyler döneminde, özellikle televizyonun da döneminde olabiliyor ya. Bugün Süper Baba olur mu? Bilmiyorum.
Ebru:
Ben de bilmiyorum.
Birol Tezcan:
Onun gibi, İkinci Bahar gibi. Ben şey için söylemiyorum. Bunun gibi birçok dizi. Ezel de öyleydi. Mesela bugün flashback geçen öyküler çok olsun istenmiyor.
Ebru:
Evet. Ama o zaman o çok güzeldi yani o dönemde.
Birol Tezcan:
Şimdi Behzat’ın da öyle özel bir durumu vardı. Kanıt da vardı o dönem. Kanıt da çok iyi tutmuştu şimdi. Polisi olarak. Behzat’ın kendine has bir dili o Ankara’lı olma hali.
Ebru:
O draması, o şeyi çok farklı bir dünyaydı.
Birol Tezcan:
Kendine has bir dünya kurdu. Çok da iyi kurdu. Ve şey yaptı da, seyirci bunu kabullendi.
Ebru:
Diyorum ya bizim hani okul sıralarında o replikler konuşuluyordu yani o kadar seviliyordu. Çok sevilen bir diziydi o zamanlar.
Birol Tezcan:
Biz de Dil Tarih’e gitmiştik Ercan’la beraber. Hatırlıyorum Orta Bahçe’de Erkan hocamız var bizim yazarlık hocalarımızdan onunla kahve içiyoruz, sohbet ediyoruz. O işte diziyi izlemiş ikinci sezona geçmiştik. İşte birinci sezonun finali de çok konuşuluyordu. Yan masadan Behzat Ç. ile ilgili konuşuyorlardı. Biz de işte kulak misafiri oluyoruz arada bayağı böyle hararetle anlatıyorlar işte sezon finali falan. Erkan Hoca şöyle eğilip şey dedi “bak sizden konuşuyorlar nasıl bir his.” Biz de şey dedik “görünmez olmak daha iyi bir his. Konuşuyorlar ama biz buradayız” diye. O hani İyi geçen bir süreç oldu. Çok da öğreticiydi yani. Hem birbirimizden çok şey öğrendik. Yani Ercan ile hala söyleriz. Birbirimiz için iyi birer hocaydık aslında. Ama Serdar hocadan da çok şey öğrendi. Çünkü müthiş bir deneyim. Daha önce televizyona iş yapmış. Sinema filmleri çok konuşulan bir yönetmen. Bizim için bir okul gibiydi aslında.
Ebru:
Çok güzel. Yani oyuncuların o karakteri, giyinmesi yani her şey bence bir bütün olmuş. Çok güzel bir çatı altında birleşmişsiniz. Yazmaya başlamadan önce plan yapar mısınız hocam? Yani böyle işte hikayenin sizi götürdüğü yere mi gidersiniz yoksa kafanızda bir plan yapıp öyle mi başlarsınız?
Birol Tezcan:
Şöyle, senaryo yazıyorsak “dramatik yapı sondan yazılır” diye bir sözümüz var. Biz ona inanıyoruz. Başka türlü de olmaz zaten. Yani “sondan yazılır”dan kastımız ne? Finali bilerek gidiyoruz. Yani finali bilmezsek o film bitmez. Biz önce, yani diyelim ki şeyi kurduk. Neredeyse en başta şeyi konuşuyoruz. Böyle bir hikaye anlatacağım, böyle bitecek. O bitme ve tema dediğimiz şeyi önceden belirlemezsek yazamayız zaten. Birçok insan şey der ya “ben yazıyorum ama bitiremiyorum”. Ben de şey diyorum “zaten bitiren yazar oluyor”. O önemli olan o bitmesi yoksa herkes yazıyor.
Ebru:
Evet.
Birol Tezcan:
Herkes yazıyor.
Ebru:
Kulağımıza küpe olsun.
Birol Tezcan:
Estağfurullah. O yüzden şey özellikle birçok roman yazan arkadaşım da söylüyor “finali önceden belirliyorum” diye. Bazıları şey diyor böyle “romanın ortasına gelmeden mutlaka belirlerim.” O yüzden romanın daha özel bir yapısı var. Öykülerimde de ben mesela birçok öykümü yazarken son cümlem bellidir aslında. Oraya doğru Nereye gideceğini bilmek aslında. Tabi senaryoda da finali bilmediğiniz sürece dediğim gibi çok dağılır. Temanız belli olacak, finaliniz belli olacak. Temayla ilgili şey demişti.
Ebru:
Bir de senaryo konusunu geçmeden bir şey daha sormak istiyorum bu benim size bir sorum.
Şimdi bu son zamanlarda ben görüyorum sizin işte Behzat Ç.’den bahsettik ya o zamanlar gerçekten çok fazla müdahil olmuyorlardır bence. Ama şimdiki nesil görüyorum işte sosyal medyada senaristleri inanılmaz darlıyorlar “şunu şöyle yap karakteri böyle yap” bilmem ne ve bazı senaristlerde ne yazık ki kendi o hikayelerini fanlara ya da işte o izleyicilere göre değiştirdiğinde en sonunda dizi patlıyor. Bunun çok örneğini gördük. Ben bir izleyici olarak gördüm. Yani belki de bazı şeylerin böyle tadında kalması o zamanlar daha bu konulardan daha uzak olduğumuz için miydi hocam?
Birol Tezcan:
Şöyle o dönemde vardı aslında ama ben şeyi çok bilmiyorum. Biz normalde işte genelde sonradan o şey açı kapanır ama biz genelde birinci bölüm izlenirken aslında dördüncü bölümü yazıyoruzdur. Yani demek ki ikinci bölüm montajda üçüncü bölüm çekiliyor dördüncü bölümün hazırlıkları yapılıyor gibi. Şimdi doğal olarak bazen şöyle anlaşılabiliyor. Senarist zaten öyküyü oraya götürecek. Yani fanlar konuştuğunda aslında o senaryo yazılmıştı. Yani mesela bizden örnek vereyim. Behzat Ç. biz oturduk yazdık, Behzat Ç. savcı Esra’ya evlenme teklif ediyor yazdık biz o sahneyi gönderdik çekiliyor hatta çekildi. O ara, çünkü önden yazıyoruz ya biz bu hafta yayınlanan bölümde de Savcı Esra ile Behzat arasında bir aşk hikayesi var işte tam hatırlamıyorum belki bu şey işte Dünyanın Ekseni Kaydı hikayesi belki de o var bir hafta sonra da evlilik teklifi var bu kadar. Biz daha geçmişiz başka bölümler yazıyoruz, sonraki bölümleri. Bir milletvekili çıktı dedi ki “bir Türkiye Cumhuriyeti savcısıyla bir başkomiser arasında böyle bir ilişki olamaz. Ahlaklı değil bilmem” ne falan gibi bir şey dedi. Bir hafta sonra Behzat evlilik teklif etti. Birçok insan şöyle yorumladı. “Biri bir şey söyledi bunlar hemen evlendirdi.” O zaten evlenecekti. Yani hikaye oraya gidiyordu. Demek istediğim o. Biz biraz önden gidiyoruz. Fanlar tabi ki. Onların bütün görevi diziyi topa tutmak. Ya da iki karakteri belirliyorlar. Öyle şeyler de oluyor ya. O iki karakterin aşık olmasını istiyorlar. Diğerlerini ayrı olmasını istiyorlar. Böyle okuyoruz çünkü biz. Bir bombardımana tutuyorlar. Şöyle, orada mantıklı bir şey çıkarsa “evet ya böyle olabilir mi” diye sorarsınız. Ekibe de sorarsınız. Ama sizin hikayenizin gittiği bir yer var zaten. Yani onun çok değişeceğini sanmıyorum ama iddia da etmiyorum. Sizin dediğiniz gibi şeyler de oluyordur.
Ebru:
Evet, ben de bu görüyorum son zamanlarda öyle çok karman çorman hale geliyor ki ve en sonunda sıkıntı yaşanıyor. Görüyoruz, izliyoruz ya da duyuyoruz, okuyoruz haberlerini. O yüzden bunu da çok sormak istedim. İyi ki de sordum, ne güzel açıklama yaptınız. Hocam, yazamadığınız dönemler oluyor mu? Böyle işte birazcık durayım ben artık falan. Bu zamanlarda mesela ne yapıyorsunuz? Öykü mü biriktiriyorsunuz, hikaye mi biriktiriyorsunuz? Ne yapıyorsunuz? Oluyor mu böyle dönemler?
Birol Tezcan:
Oluyor, hiç olmuyor desek yalan söylemiş oluruz. Şöyle ama anlık oluyor. Yoksa televizyona iş yapıyorsanız, ne diyorlardı ona, yazamama sıkıntısı mı? Öyle bir isim de uydurmuşlar ya ona, bir yazamama halini. Şimdi hatırlayamadım. Öyle bir şansınız yok. 6 Günde bölümü yazıp göndermek zorundasınız. 7 Günde en geç, yazıp göndermek zorundasınız o yüzden eğer giriş gelişme sonuç bölüm için söylüyorum belli ise bir şekilde yazıyorsunuz. Ama diyelim ki bir roman yazacaksınız, bir öykü çalışmak istiyorsunuz “yazamadım” deyip yürüyüşe çıktığınız an bile aslında yazmak için hazırlık. Bir yazarın öyle bir söz okumuştum kimindi hatırlamıyorum ama “bir yazarın arkadaşlarının anlayamadığı, pencereden bakıyorken bile çalışıyor olduğudur.”
Yani o yüzden, tabii ki bu şu demek değil, bütün 24 saatimizi huşu içinde geçiriyoruz, o da yalan. Yani yalan olur daha doğrusu. Ama dediğinizi şöyle, bir şey yazmak üzerineyken, öyle cevap vereyim bir şey yoksa hani pencereden her baktığımızda da çalışmıyoruz. Ama bir şey yazmak için, diyelim ben bilgisayarın başına oturdum, her şey hazır. Ama böyle bir afakanlar bastı diyorlar ya, bir yazamadım. Çıkıp yürü. Çıktım yürüdüm belki işte arkadaşlarımla oturdum sohbet ettim geri döndüm bilgisayarın başına oturdum yazdım. Aslında o da bir hazırlık süreci gibi yazmaya hazırlık süreci gibi ritüeller yazarların ritüelleri olurmuş sonradan birkaç kitap okudum öyle. Çok gençken ilk işte dil tarihte okurken yazarlık derslerine de falan giriyorum. Bir arkadaşım küçük bir cep kitabı hediye etmişti. Kırk Yazardan Genç Yazarlara Öğütler diye. İşte kimi işçi tulumu giyiyor öyle oturuyor yazı masasının başına. Kimi işte kahve içip öyle oturuyor. Bir şey kendini yazmaya hazırlama fiziksel olarak. Doğrudur geçerliliği vardır çünkü Haldun Taner’in de bir ritüeli varmış öyle rahmetli Ferhan Şensoy anlatırdı.
“Hocam hiç mi tıkanmıyorsunuz hiç mi yazar tıkanıklığı yaşamıyorsunuz” diye.
“Sabah kalkıyorum, balkona çıkıyorum yazı makinemle, başlıyorum yazmaya. Hiçbir şey yazamazsam sokağa izliyorum, sokağı yazıyorum. Kedi sütünü içti, bugün çöpçü 10 dakika gecikti,” onun gibi.
Bizim bir yazarlık hocamız da Sıtkı Tekmen, o da şey derdi, “hiçbir şey yapamıyorsanız, yazı saatleriniz olsun. Şu saatle şu saat arasında ben yazıyorum diye bir saatiniz olsun. Hiçbir şey yapmıyorsanız adınızı soyadınızı yazın. Arka arkaya yazın. İşte o gün ne yaptınız onu yazın.”
Aslında bir onun hani şöyle derdi onu da söyleyeyim. Ben bugün ayakkabı yapamıyorum diyen bir ayakkabıcıya rastladınız mı?
Ebru:
Evet doğru.
Birol Tezcan:
Bu bir iş aslında öyle bakmak lazım. Daha doğrusu en azından biz bir kısım insan öyle bakıyoruz. Bu şey gökten zembille inen bir şey değil, bahşedilen bir şey değil. Bu öğrenilen bir şey. Her meslek gibi bu da öğrenilebiliyor. Şey vardır, yatkınlığınız vardır. Hani şey olur ya bir ev işi diyelim ki koltuğunuzun bir tarafı kırıldı onu tamir etmek. Sizin elinizden geliyordur da yatkınsınız. Hiç yapmamışsınız o güne kadar ama takır diye yaparsınız. Kimse de yapamaz. Bu da onun gibi yazmayı denersiniz, yazamazsınız. Şunu söyleyebilirsiniz, “yok ya yazmak bana göre değil” diyebilirsiniz. Ama yazmayı kafaya takmışsanız, buna yatkınlığınız varsa çok da çalışıyorsanız mutlaka yazarsınız. Yani hiç öyle bir yazamam diye bir şey olduğunu sanmıyorum kendi adıma.
Ebru:
Peki hocam, Türkiye’de öykücülüğün geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz? Birol Tezcan olarak.
Birol Tezcan:
Ya bir kere haddim değil. Yani çünkü ben çok iyi öykü yazarları var. Biraz yayın dünyasıyla ilgili yani kitap dünyasıyla ilgili, yayın evleriyle ilgili şöyle şeyleri duyuyorum. Onlar üzücü ve kaygı verici aslında. Yeni yazar arayışları yok. Yani.
Ebru:
Evet doğru.
Birol Tezcan:
İşte birçok arkadaşım, kalemine güvendiğim genç arkadaşım da, kalemini sevdiğim diyeyim daha doğrusu genç arkadaşım da, işte falan yayın evine gönderdik cevap gelmedi. İşte filan yayın evine gönderdik 6 ay oldu ses yok. Asıl sıkıntı bu aslında. Yoksa şöyle düşünün, bence insan var olduğu sürece birileri öykü anlatacak. Yani meddah olarak anlatacak, dengbej olarak anlatacak, sahnede anlatacak, romanlarıyla anlatacak, öyküleriyle anlatacak ama anlatacak. Birileri onları basacak. Okurla buluşturacak mı? Yoksa başka bir yol mu bulunacak? Belki de başka bir yol bulunacak. İşte.
Ebru:
Dijital çağ bunu sizce yani bu olayları zenginleştirdi mi yoksa daha mı böyle hani sıkıntılı bir sürece soktu?
Birol Tezcan:
Şöyle hani her şeyin bir artı bir eksi yönü var ya Mıknatıs gibi. Şimdi şunu söyleyebiliriz, mesela hala arkadaşlarım diyor ki “ben dijitalden okuyamıyorum”. Ben okuyorum.
Ebru:
Bizim dergimiz de dijital bu arada.
Birol Tezcan:
Şöyle bir şey var. Şimdi mesela biz haftada bir haftada senaryoyu bazen dört versiyon yazıyoruz. Bunun her çıktısını aldığında yüz sayfadan dört yüz sayfa.
Ebru:
Evet.
Birol Tezcan:
Yani şimdi bunun bu hani bu kısmı ya da işte şöyle arkadaşlarım da var hiçbir şey diyemiyorum. E kitap okuyucum var diyor benim. İçinde iki bin tane kitap var. Okuyorum, sürekli okuyorum. Sürekli yolculuklarda okuyorum. Çok seyahat eden arkadaşlar. Ya da geçen gün yine bir yazar arkadaşımın bir söyleşisini dinlerken denk geldim. Dedi ki, “sürekli yollardayım ve Storytel’den sesli kitap dinliyorum”. Hem iyi hem kötü. Yani bunun şeyi yok.
Ebru:
Belki dengeyi bulursak daha iyi olabilir.
Birol Tezcan:
İşte bakın böyle bir kitaplığınız olmayabilir.
Ebru:
Evet çok güzeller.
Birol Tezcan:
Ki bu yarısı. Yok üçte biri ya da dörtte biri. O özel bir şey o. Onu biriktirmek, kitap olarak biriktirmek. Kitap olarak okumak da. Ama hani bir yandan da dijital dünya, bilmiyorum bir sürü şeyi de var, artısı da var. Bir sürü negatif yönü olduğu gibi. Hani zorbalıklardan, öyle şeyler de konuşulabilir ya. Akran zorbalığı var. Olumsuz bir çok yönü var. Ama şeyin de öyleydi ya, hayatın kendisi daha dijitalleşmeden de öyleydi ya. İyi insanlar var, kötü insanlar var gibi böyle bir sürü şeyi var bunun. O yüzden şeyden çok emin değilim. Dijital dünya bizi kötü bir yere mi götürüyor? Çok emin değilim. Bazı şeyleri ürkütüyor.
Ebru:
Evet, beni de ürküttüğü şeyler var gerçekten.
Birol Tezcan:
Bazı şeyleri ürkütüyor ama bakalım bir yerlere gidiyor yani.
Ebru:
Yazmak isteyen ama cesaret edemeyen insanlara ne söylemek istersiniz?
Birol Tezcan:
Muhtemelen cesaret ediyorlardır. Edememekten kastınız şeyse, az önce konuştuğumuz o yayınevlerinin geç dönmesi, hatta hiç dönmemesi gibi durumlarsa, bizim gençliğimizde de vardı. Çok hatırlıyorum birilerine mektup yazıp o mektupların cevabını alamamayı.
Ebru:
Evet doğru.
Birol Tezcan:
Ya da işte ben İstanbul’a ilk 93’te geldiğimde. Yok 93’te değil çok pardon 98’de ikinci geldiğimde bir ünlü bir tiyatrocuyla görüşmeye çalışmıştım. Görüştürmediler mesela. Sonra biz onunla dizide çalıştık. Anlattım da kendisine. O yüzden ismini vermeyeyim. Hani böyle şeyler oluyor. Olmaz değil. Belki hani ulaşılamıyordur. İşte yayınevlerine de ulaşılamıyordur. Ne bileyim yapımcılara da ulaşılamıyordur. Böyle hani boş bir umut da vaat etmek istemem. “Çok kolaydır” demiyorum. Diyemem. Çünkü bazı arkadaşlarımız şey diyebiliyor, “iyi bir öykü varsa kendi yolculuğunu bulur, kendi yolundan çıkar.” Öyle bir şey yok. Yani siz bir şeyleri dürtüp, siz bir şeylerin üzerine gitmezseniz, zorlamazsanız, bende bu var, hani dilenci gibi değil ama yaptığınıza güvenip yazdığınıza güvenip kapı kapı dolaşmanız gerekiyorsa dolaşmanız gerekiyor. Bence şeyden korkmamak lazım, yazmaktan. Yazmak cesaret ister mi bilmiyorum. Hani yazmak istiyorsa yazar insan. Yazdıktan sonra hani iki ayrı kısmı ayırmak lazım. O yazma süreci sizin kendi yolculuğunuz, kendi yaratıcılığınız, kendi serüveniniz. Diğer kısım, bittikten sonra ulaşmaya çalışacağınız, zorlayacağınız kapılar diye düşünebiliriz.
Orası da bir şekilde zor da olsa bir yol bulur diye bir yolunu bulursunuz daha doğrusu kendiliğinden bir yol bulmaz da bir yolunu bulursunuz diye düşünüyorum.
Ebru:
O zaman yazalım şansımızı deneyelim.
Birol Tezcan:
Evet.
Ebru:
Hiç yazmaya cesaret edemediğiniz bir hikaye var mı? Hocam.
Birol Tezcan:
Şöyle aslında insan biraz yaş aldıkça cesareti biraz daha kendi adıma konuşuyorum biraz daha cesareti düşüyor aslında. “Ya bu da benim haddim mi” diyebiliyorsunuz bazı hikayeler için. Gençlikte daha pervasız olabiliyorsunuz ya da daha cesur olabiliyorsun. Nedir mesela şimdi ne kadar istersem isteyeyim ne kadar zorlarsam zorlayayım bir kadın hikayesini çok cesur bir şekilde yazamam diye düşünürüm. Hani onun içsel yolculuğu, onun, iki ayrı cinsiz ya hani. O yüzden bana bu dönemlerde daha zor geliyor mesela bunu yazmak. “Haddim mi ya” gibi düşünüyorum arada. Ya da “galiba yardım almam gerekiyor bu konuda” diye düşünüyorum. Ama şeyde ya da başka örnek vermem gerekirse belki etnik bir hikayeyi yazmak, ne kadar hakim olursanız olun yine de…
Ebru:
Bir eksik olabilir korkusu.
Birol Tezcan:
Onları da aslında bir yandan danışmanlarla ya da işte yanınızda beraber çalıştığınız ekip arkadaşlarınızla çözebiliyorsunuz tabii ki. Ama yine de sanki bir kere daha düşünürüm böyle konularda. Yazmam demiyorum ama bir kere daha düşünürüm yani.
Ebru:
Öncelikle çok teşekkür ediyorum. İnanılmaz güzel bir sohbetti. Son olarak anlatıcı dinleyicilerine demek istediğiniz bir şey var mı hocam?
Birol Tezcan:
Yani hem anlattıcı dinleyicilerine hem size teşekkür ederim beni konuk ettiğiniz için.
Ebru:
Biz teşekkür ederiz.
Birol Tezcan:
Umarım keyifli bir söyleşi olmuştur.
Ebru:
Çok.
Birol Tezcan:
Dinleyenler de umarım öyle düşünür. Okuyalım yazalım. Başka bir şey diyemem yani. Çok teşekkür ederim.
Ebru:
Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun. Anlatıcı sohbetlerinin 4. Bölümünün sonuna geldik. Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Siz de anlatıcı olmak istiyorsanız anlatıcı.com’a girdiğinizde bizlere ulaşabilirsiniz.
Keyifli günler.
* Söyleşi sırasında Mehmet Ali Birand olarak anılan sözün sahibi Hikmet Birand olarak değiştirilmiştir.