Kimim Ben – 2. Bölüm

*Bu hikaye, “Kimim Ben” öyküsünün devamıdır.

Çizer: Nurşah Dincer

Noah, salonda daha dün camın önünde babasıyla karşılıklı oturdukları yeşil kadife koltukların bir köşesinden diğer köşesine kızgın ve endişeli adımlarla gidip geliyordu. Âdeta patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Bu sırada Martha ayakta, elleri önünde bağlı ve son derece üzgündü. Başını önünden kaldıramıyor, hatta gözlerini yerde sabitlediği noktadan santim oynatamıyordu.

-Nasıl böyle bir dikkatsizlik yaparsınız, dedi Noah hiddetine ve endişesine hâkim olamayarak.

-Efendim gece sadece yarım saatliğine oğlum uyuyakalmış, nereden bilebilirdik böyle olacağını, dedi Martha.

– Çok… çok üzgünüm, diye de ekledi.

Noah hiç beklemediği bu olay karşısında ne yapacağını bilmez bir hâldeydi. Aslında içten içe kendini suçlasa da öfkesini bir başkasına yönlendirip rahatlamaya veya suçluluğunu azaltmaya çalışıyordu. Ama şu an herhangi bir suçlamanın kimseye bir faydası olmayacağının da farkındaydı. Belki de ilk defa kendisini bu kadar çaresiz hissediyordu. Babasının hastalığını öğrendikten sonra ilk defa…

Johannes’e iki sene öncesinde Alzheimer teşhisi konmuştu. Evinin yolu, eski bir arkadaşının adı gibi bariz şeyleri unutması zamanla onları endişelendirmiş ve doktora gidip gerekli tetkikler yapıldıktan sonra acı gerçekle yüzleşmişlerdi. Yüzleşmişlerdi, çünkü Noah ve eşi Emma bu haberi birlikte öğrenmişlerdi. Haberi aldıktan sonra Noah, âdeta otomatik pilota geçirilmiş bir araç gibi yapılması gereken her şeyi, her türlü araştırmayı yapmış; neredeyse bir doktorunkine yakın bir bilgiye zaman içerisinde sahip olmuştu. Fakat aşamadığı, görmezden gelmeye çalıştığı ve Emma ile en çok tartıştıkları konu bu hastalığın bir tedavisinin olmamasıydı. Noah bu bilgiyi sürekli hasır altı etti. Bunun için de kendini oyalayacak her detayla ilgilenmeye devam etti. 

Emma ile okulda tanışmışlardı. Sınıf arkadaşıydılar ve okulu bitirir bitirmez de evlenmişlerdi. Her zaman çok iyi bir çift ve yol arkadaşı olmuşlardı. Johannes de Emma’yı kızı gibi benimsemişti. Ama bu hastalık, Noah ve Emma’nın birlikteliklerindeki en büyük sınav oldu. Maalesef bu sınavda başarısız oldular. Emma tüm bu zorlu süreçte ona yardımcı olmak için elinden geleni yapmıştı. Ancak, Noah’ın gerçeklerden kaçmaması için ne kadar çabalasa da Noah aralarına duvar örmeye devam etti. Emma da günden güne o duvarı aşamayacağına ikna oldu. Johannes’in hastalığını öğrendikten bir yıl sonra ayrılmaya karar verdiler. Noah öyle bir hâldeydi ki sanki bunu bekliyor gibi sakin bir şekilde karşıladı bu kararı. Herhangi bir zorluk çıkarmadı. Sessiz sedasız boşandılar. Emma bunu Johannes’e söylemek istediyse de Noah buna şiddetli bir şekilde karşı çıktı ve boşanmalarını babasından gizledi. Çeşitli bahaneler uydurdu. Babası da hastalığının ilerlemesi ile daha az Emma’yı sorar hâle geldi.

-Keşke şu an yanımda olsan ve bana ne yapmam gerektiğini söylesen, dedi Noah sessizce babasının evinin camından dışarıya boş gözlerle bakarken.

-Ne dediniz efendim? Bay Noah…

Martha ona seslenirken Noah, kendi içinde bangır bangır bağıran ve “SENİN SUÇUN” diyen sesten başka hiçbir şey duyamadı.

-Efendim iyi misiniz, diyerek hafifçe Noah’ın omuzuna dokundu Martha. 
Ancak o zaman, sesi değil ama dokunmayı hissederek Martha’ya döndü Noah.
-Ne… bir şey mi dedin?
-Bakın gerçekten çok üzgünüm, iyi misiniz?

Noah yaşını başını almış, karşısında çaresizce özür dileyen son derece üzgün bu kadına daha fazla kayıtsız kalamadı. Bu sefer suçlayıcı olmayan daha anlayışlı bir tavır takınarak:
-Şimdi her şeyi baştan alalım. Sen 19:30 gibi evden çıktın değil mi? O zamana kadar herhangi bir gariplik hissettin mi babamda?

-Dediğiniz saatlerde evden çıktım, evet… Hiçbir yere uğramadan daireme geçtim. Sonra… sonra da… apartmanın kapısını gören cama geçip bir yandan kapıyı bir yandan da daireyi izledim oğlum gelene kadar. Gün içinde de bir değişiklik hissetmedim babanızda.

-Emin misin? Biraz daha hatırlamaya çalış, en ufak bir detay bile işimize yarayabilir. Polise bildirdik babamın kayıp olduğunu. Hastalığını da belirttim. Ona göre araştırma yapacaklar. Ama bulabileceğimiz her detay hem bizim hem de onların işine yarayabilir.

Martha bütün günü zihninden geçirdi. Johannes’in kahvesini karıştırmasından yemekleri nasıl yediğine, onunla konuşurken takındığı mimiklerinden o mutfakta iken ara ara gözüne takılan salondaki hâllerine kadar her şeyi. 

-Efendim, herhangi bir tuhaf durum olmadı. Siz gttikten sonra salonda vakit geçirdi. Kitaplarına göz attı, camdan dışarıyı seyredip kahvesini içti. Günün son ilaç saatinde de her zamanki gibiydi. Sadece… sadece…
-Sadece ne?
-Mutfağı topluyordum gitmeden önce. Sadece bir ara üçünüzün de olduğu fotoğrafa uzun uzun baktı ve duygulandı sanırım. Kafasının öne eğildiğini fark ettim. Ama mutfaktan daha detaylı bir şey göremedim. Sonrasında da odasına gitti…

Martha’nın duraksaması Noah’ı endişelendirdi. 

-Eee ne oldu sonra, dedi endişeyle.

-Duygulandı ve o yüzden böyle bir şey yaptığını düşündüm. Bu ne demek olabilir bilememiştim. Olayın şokuyla da bir an bu gördüğümü hatırlayamamışım.

-Martha ne gördüğünü söyleyecek misin artık, dedi Noah sinirli ve gergin bir ifadeyle.

-Sonra odasına gitti. Belki bir şeye ihtiyacı olabilir diye ben de peşinden gittim. Kapı çok az aralıktı ve malum benim gözlerim de o uzaklıktan çok iyi seçemese de odanın kapısına doğru ilerlerken birtakım sesler duydum. Bir şeyleri karıştırma ve hafif bir dolap gıcırtısı. Hatta bir şey mi arıyor, yardımcı mı olsam diye kapıyı çalıp içeriye girmeyi de düşündüm bir an. Ama rahatsız da etmek istemediğim için aralık olan kapıdan içeriye baktım.

-Sadede gel artık Martha, kaybedecek vaktimiz yok.

-Annenizin kürkünü bulmuş ve ona sarılıyordu. Etrafa bir sürü eşya saçılmıştı. Muhtemelen ararken diye düşündüm. Babanızın birtakım kıyafetleri, annenizin bir şapkası, küçük bir bavul tipi çanta ve bir sürü ıvır zıvır eşya. Onların o dolapta olduğunu bile unutmuşum. Babanızın hatırlamasına da şaşırdım doğrusu. Dolabı belli aralıklarla düzenliyorum, biliyorsunuz. Annenizin eşyaları uzun zamandır elime geçmemişti. Babanızın da onları aradığı ve bana sorduğu da olmamıştı. Size haber verirdim aslında. Ama yaptığı şey bana çok naif geldi. Belki yalnız kalmak ister diye düşünüp hemen rahatsız etmek istemedim. Mutfağa işime döndüm. Zaten kısa bir süre sonra salona döndü. Ben de dolabı yarın düzeltirim diye bıraktım. Çünkü biliyorsunuz geç vakitlerde daha tedirgin oluyor. Gitme saatimi de bana sormaya başlamıştı. Onu huzursuz etmek istemedim. 

Noah, duyduklarının önemli mi önemsiz mi olduğunu bilemeden bir süre düşündü. Anormal diyebileceği bir şey yoktu esasen ortada. Babasının sakin dururken aniden hatırladığı ya da unuttuğu şeylerden dolayı benzer durumlar yaşamışlardı. Sonrasında hiçbir şey olmamış gibi gününe devam ettiğine defalarca şahit olmuştu. Yine de içinden bir ses dolaba bakmasını ısrarla söylüyordu. Sonuçta kaybedeceği bir şey yoktu. 

Telaşla odaya girdi; ne aradığını önceden bilen ve onu bir an önce bulmak isteyen biri gibiydi. Kapıyı açtığında gördüğü oda, Martha’nın anlattığından çok farklıydı. Bordo renkli güneşlikler sıkı sıkıya kapalıydı. Kapı açıldığında sizi karşılayan makyaj masası her zamanki gibi oradaydı. Aslında annesi öldükten sonra onu odadan çıkarmışlardı. Ama bir gün babası onun nerede olduğunu sorunca doktorun tavsiyesi ile depodan geri çıkarmışlardı. Şu anda durduğu yere geri yerleştirmişlerdi. Üzerini de annesinin sağ olduğu zamandaki gibi düzenlemişlerdi. Evlilik fotoğraflarından biri, Noah’nın farklı dönemlerine ait birkaç fotoğraf, annesinin saç fırçası ve her ikisinin parfümleri… Yine doktorun tavsiyesi üzerine evdeki diğer her şey gibi odasındaki hiçbir eşyanın yeri de değiştirilmiyordu. Makyaj masası da şimdi yine aynı şekilde, orada öylece duruyordu. Makyaj masasının karşısındaki yatak hiç bozulmamıştı. Odayı daha da karanlığa boğan ceviz rengi yatak başlığının hemen üzerinde, duvarda asılı duran annesinin yaptığı göl manzaralı tablo da milim bile yerinden oynamamıştı.

Martha bu sabah yatağı düzeltmemişti. O zaman bu gece babası kesinlikle bu yatakta yatmamıştı. Noah bundan emin olarak işe başladı. Daha sonra yatağın her iki yanındaki yatak ile takım olan ceviz rengi komidinlere baktı. Başucu lambaları, sağ komidindeki babasının saati, bir şişe su ve bir bardak… Hepsi, her zaman oldukları yerdeydiler. Şişe, Martha’nın akşam gitmeden doldurduğu gibi duruyodu. Suyu hiç azalmamıştı. Sol komidinde de annesinin Noah’ı doğurduğu güne ait fotoğraf vardı. Her şey ama her şey her zaman olduğu gibiydi. Geriye sadece Martha’nın anlatımındaki baş kahraman dolap kalmıştı. 

Annesiyle olan fotoğrafına bir süre dalıp gittikten sonra Noah arkasını döndü. Karşısına neyin çıkacağını bilemeden endişe ve korku içinde, iki kapılı ama büyük ve her iki kapağında da ayna olan dolap ile karşı karşıya geldi.Tabii aynalardan dolayı kendisiyle de… Milimi milimine bildiği bu odada, ayna karşısındaki bu karşılaşma onu yine de şaşırttı. Fakat şaşkınlığını ve diğer tüm duygularını rafa kaldırmak zorundaydı. En başından beri yapılması gereken şeyi yaptı; dolabı açtı. Dolap, eşyalar tıkıştırılarak kapatıldığı için birkaçı önüne düştü. Kıyafetler, bazı eski eşyalar, şapkalar vesaire. Şöyle bir göz gezdirdi hem önüne düşenlere hem de dolabın diğer askı ve raflarına. Ama herhangi bir gariplik ya da işine yarayacak bir şey göremedi. Acelesi olduğundan tek başına sakince dolabı inceleyecek sabrı kalmamıştı artık. 

-Martha hemen buraya gel, diye bağırdı.

Martha koşarak geldi ve:
-Buyurun efendim, dedi.

-Dolaba bakar mısın? Eksik, farklı ya da ne bileyim dikkatini çeken herhangi bir şey var mı? En ufak bir detay bile olsa söyle.

Martha “bundan ne çıkacak” diye düşünerek bir an Noah’a baktı. Ama yine de dediğini yapmak için dolaba ağır adımlarla yöneldi. Yere düşenlere gözü takıldı önce. Johannes’in birkaç gömleği ve kazağıydı işte. Asla giymekten vazgeçmediği ve sürekli Martha’ya sorup durduğu. Bu sebeple de Martha’nın yıkamaktan ve ütülemekten yıprattığı fakat atılması asla teklif dahi edilemeyen dolabın en kolay bölümünde olan. Hani olur da dolabına gidip almak isterse kolay ulaşabilsin diye duran o kazak ve gömlek. Ne garip! Onları bu kadar önemserken, dolap kapansın diye şimdi sadece tıkıştırmıştı. Ölen eşinin ona hediye olarak doğum gününde aldığı gömlek ve kazak. Acaba onun aldığını hatırladığı için mi bu kadar önem veriyordu? Yoksa sadece hastalığının ona kattığı takıntılı bir hâl miydi? Martha arada bunu düşünürdü. Şimdiyse bunun hiçbir önemi yoktu. Bakmaya devam etti. Dolabın geri kalanında çok da bir düzensizlik göremedi. Dolap onun yerleştirdiği gibiydi. Birkaç gömlek ve pantolon düzensiz görünüyordu. Başka bir kıyafeti almak isterken bozulmuş gibi. 

Hiçbir şey göremediğini ve her şeyin ona göre normal olduğunu Noah’a söylemek için döndü. Fakat bunu nasıl söyleyeceğini bilemez bir ifade ile ona baktı.

Noah her şeyi anlamıştı.

-Hiç mi önemli bir detay, farklılık ya da herhangi bir şey göremedin? Lütfen Martha zorla kendini, tekrar bak.

Martha onun bu hâline çok üzüldü. Gözlerine yaşlar doldu ama şimdi bunun sırası değildi. Johannes ve ailesi onun kendi ailesi gibiydi. Hem kendini bu durumdan sorumlu tutuyor hem de onlara yardımcı olmak istiyordu. Gözlerine dolan yaşları belli etmemeye çalışarak nazikçe sildi. Dolaba, âdeta işini yarıda bırakmış bir işçi ciddiyetiyle döndü. Her kıyafeti tek tek inceledi. Ne zaman alındığını, kimin aldığını hatırlamaya ve bir gömleği neden çekiştirip bıraktığını anlamaya çalışıyordu artık.

Aniden define bulmuş biri gibi bir sevinç ve umutla ama bir yandan da şaşkınlık dolu bir ifadeyle Noah’a döndü:   
-Dün sarıldığı kürk burada değil, dedi.

Noah bu bilgiyle ne yapacağını bilemedi. Hemen heyecanlanmak istemedi. Hem doğru olsa bile bu ne demekti. Yine de emin olmaları gerekiyordu.

-Başka bir dolapta ya da evin herhangi bir yerinde olmadığına emin olmamız gerek, dedi Noah.

Sonrasında hiçbir şey konuşmadılar. İkisi de ne yapmaları gerektiği ile ilgili önceden sözleşmiş gibi evin altını üstüne getirdiler. Ama yoktu. Yoktu işte. Aradıkları kürk, evin hiçbir yerinde değildi.

Noah, en sonunda babasının her zaman oturduğu camın kenarındaki koltuğa kendini bıraktı. Çaresizce başını öne eğdi ve ellerini başının arasına aldı. Saatlerdir neyi aramıştı? Neden aramıştı? Bunun babasına ne faydası vardı? Polisten de hiçbir iyi ya da kötü haber yoktu. Şimdi ne yapacaktı? 

Tüm bunları ve daha nicesini düşünürken birden telefonun çalmasıyla düşüncelerinin selinde boğulmaktan kurtuldu. O sırada umutsuzca ne aradığını unutan ama aramaya devam eden Martha ile göz göze geldiler.

Devamı gelecek…

Nurşah Dincer

“Kimim Ben – 2. Bölüm” için 1 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top