Kimim Ben?

Çizer: Nurşah Dincer

Johannes her sabah olduğu gibi o sabah da değişmeyen rutinlerinden biri olduğu üzere saat 09:00’da kahvaltısını yaptı. İki dilim peynir üzerine taze sıkım zeytinyağı çok az çörekotu, 5 tane orta büyüklükte az tuzlu zeytin, ince bir dilim tam buğday ekmek ve bir fincan kahve. İşte Johannes’in değişmeyen kahvaltısı. Kahvaltıdan sonra gazetesini biraz karıştırdı, önce ana başlıklar, sonra en sevdiği ve her gün takip ettiği köşe yazarları ve en son eski mesleği sebebiyle vazgeçemediği ekonomi sayfasına kısa bir göz attı. Böylece Johannes için günün ikinci rutini de tamamlanmış oldu. Camın yanında oturduğu koltuğundan gazetesini yanındaki sehpaya bırakarak dışarıya baktı.

– Sabah yürüyüşümü yapabilirim, hava çok da kötü görünmüyor, dedi.

Hazırlanıp sabah yürüyüşünü yapmak üzere evden çıkacağı sırada evin temizliğini ve yemeklerini yapan yardımcısı Martha ile kapıda karşılaştı.
– Bayan Martha, günaydın.
– Günaydın efendim, nasılsınız? 
– İyiyim, teşekkür ederim, siz?
– Ben de iyiyim.
– Yürüyüşe mi? Benden yapmamı istediğiniz özel bir şey var mı?
– Evet, 1 saate dönerim. Alışveriş listesi ve akşam yemeği menüsü mutfak masasının üzerinde.
– Peki Bay Johannes.

Johannes sabah yürüyüşlerini evinin yakınında bulunan gölün kenarında yapardı. Tabii hava o gün yürüyüş yapmak için uygunsa. Buranın sakinliği ve yürüyüş yaptığı saatlerde fazla insan olmaması ona iyi gelirdi. Yürüyüşüne devam ederken çevrede bazı gariplikler fark etti.

“Bu banklar burada var mıydı? Nereden çıkardılar bunları? Yürüyüşlere engel olacak şimdi. Şuradaki kafenin yerine de fırın açılmış. Aslında iyi iş yapan bir yerdi. Hava iki gündür bozuktu ve dışarı çıkmadım. Neler değişmiş iki günde.” 

Yorulduğunu hissedince saatine baktı ve yürüyüş süresini tamamladığını fark etti. Eve doğru dönmeye karar verdi. Evin bulunduğu sokağa döndüğü köşe başında oğlu Noah ile karşılaşınca şaşırdı.

– Bu saatte burada ne işin var?
– Şey…baba… öğleden önce işim yoktu, sana uğrayayım dedim.

Oğlu Noah bilgisayar mühendisiydi ve çok yoğun çalışıyordu. Bu saatlerde hep iş yerinde olurdu. Hatta hafta sonu bile çalıştığı zamanlar olduğundan ve az görüştüklerinden dolayı Johannes hep şikâyet ederdi. Hem bu sebeplerden hem de tavırlarında bir gariplik sezse de buna bir anlam veremedi. Johannes tüm bu garipliklere rağmen mutlu olmuş ve bunları bir kenara bırakmayı tercih etmişti. Birlikte eve gittiler.

– Martha, biz geldiiiiik, dedi Johannes.

Martha mutfaktan başını uzattı,
– Hoşgeldiniz efendim, dedi ve Noah’ı da görünce başıyla selamladı. Fakat çok da şaşırmamış gibiydi nedense.

Salona geçip karşılıklı koltuklara oturdular. Johannes oğluna sevgi dolu ve özlemle gülümsüyordu. Noah da babasına aynı şekilde karşılık vermeye çalışsa da gizleyemediği bir gerginliği olduğu her halinden belliydi. Ellerini nereye koyacağını bilemiyor, gözlerini kaçırmaya çalışıyor, direkt babasının gözlerine bakamıyordu. Ne söylese, sohbete nereden başlasa bilemiyordu. Normalde Noah’dan beklenecek tavırların çok aksineydi yaptıkları. Babasıyla ilişkileri her zaman iyi olmuştu. Arkadaş gibi babasıyla dertleşecek kadar yakınlardı. Ama şimdi farklıydı ve bu farklılık babasının gözünden kaçacak gibi değildi. Ama Johannes bunları fark etse de oğlunun ona karşı her zaman açık ve dürüst olduğunu bildiği için üzerine gitmekten kaçındı ve sohbeti o başlattı.

– Emma nasıl, dedi oğluna.
– İyi, dedi oğlu, nerden geldi bu soru aklına der gibi bir tedirginlikle.
– Bir dahaki sefere birlikte gelin, dedi Johannes.
– Ben… tabii…geliriz…Martha’ya bakayım neler yapmış akşam için diyerek kaçarcasına mutfağa gitti.

Oğlu mutfağa gidince Johannes de yeni aldığı kitapları kitaplıkta nereye koyarım diye bakındı. Kitaplığının biraz düzensiz olduğunu görünce de düzenlemeye başladı. Salonun hemen karşısında bulunan mutfağa da ara ara gözü takılıyordu istemsizce. Bu göz takılmaları esnasında Noah ile Martha’nın endişeli yüz ifadelerini ve hararetli ve tatsız bir şekilde konuştuklarını fark etti. Önce oğlunun tavırları sonra da bu durum artık canını sıkmaya başladı ve görmezden gelmek istemedi. Belli ki bir şey vardı ve Johannes’ten bunu saklıyorlardı. Onlara belli etmeden gözükmeyecek şekilde lavaboya gider gibi yaparak mutfağın yanındaki odaya geçti ve konuştuklarını dinlemeye çalıştı.

– İlaçlarını düzgün veriyorsun değil mi?
– Evet efendim, kutulara yerleştiriyorum. Tansiyon ve şeker ilaçlarının yanına takviye vitamin diye veriyorum.
– Artık geceleri çalıştığım için gündüzleri onunla belli bahaneler bularak ilgilenebilirim. Sen normal rutininin dışında bir yere çıkmak isterse biraz oyala ve bana haber ver. Bugünkü gibi geç haberim olmasın. Ben belli etmeden takip etmeye çalışacağım.
– Ne zamana kadar böyle devam edeceksiniz?
– Bu soruyu bana en son Emma sormuştu.
– Çok üzgünüm efendim. Onun gidişini size hatırlatmak istemezdim.

Johannes duydukları karşısında yaşadığı şaşkınlıktan onlara ne yapıyorsunuz diye bağırmak istedi. Fakat tam tersine ses çıkarmamak için iki eliyle ağzını kapattı. 

“Bütün bunları nasıl olur da bilmem. Benim her günüm normal, stabil geçiyordu. Emma… Emma gitmiş mi?  Ne zaman? Niye? Hangi sebep ya da sebeplerle ilaç alıyorum ben? Ne yapıyorlar bana?” 

Tüm bu gerginlik, şaşkınlık ve ağzını bağırmamak için kapatmasının verdiği enerjinin içinde patlamasının etkisiyle gözleri yaşla doldu ve adeta yuvalarından çıkacak hale geldi. Fakat kendini toparlamalı ve ne olup bittiğini öğrenmeliydi. Ama bunu onlara direkt soramazdı. 

“Benden bunca şeyi madem sakladılar, ben de kendim öğrenirim gerçeği”, dedi.

Kendini toparlamaya çalışarak bu sefer gerçekten lavaboya gitti ve elini yüzünü yıkadı. Çok da vakit kaybetmeden Martha ve Noah’nın yanına dönmesi gerektiğini biliyordu. Çünkü onlara belli etmeden tüm gerçeği öğrenmek istiyorsa bunun tek yolu her zamanki gibi normal ve onların beklediği şekilde davranmak ve şüpheleri üstüne çekmemekti. 

– Baba, iyi misin, diye seslendi Noah banyonun kapısında.

Johannes o sırada aynada hâlâ kurulamadığı, küçük küçük su damlalarının düştüğü yüzüne bakıyordu. Noah’nın bu ilk seslenmesinde ona cevap veremedi, hatta belki de duymadı ya da anlamadı. Çünkü Johannes kendini şu anda bir kuyunun dibine atılmış ve terk edilmiş gibi hissediyordu. Tek duyabildiği bir uğultuydu. Aynada gördüğünü ise belki de hiç tanımamıştı ve yeniden tanıması gerekiyordu. Tıpkı böyle bir tanımaya çalışma ve kendini yadırgama ifadesiyle aynaya bakıyordu.

Noah bu sefer daha yüksek bir sesle ve kapıyı da açmaya çalışarak,
– Baba, endişeleniyorum. Zorla girmek zorunda kalacağım. İyi misin? 

Daha yüksek bir tonda gelen bu kaçıncı olduğunu bilmediği seslenme ile Johannes su altında bir süre kalmış ve nefesi bitmeye yakın suyun yüzeyine çıkmış biri gibi derin bir nefes alıp irkilerek kendine geldi ve oğlunun sesini nihayet duydu.

– İyiyim, diyebildi sadece.

Noah babasının sesini duyunca derin bir nefes aldı ve kapının önünden ayrıldı.

O gün oğlu ile geçirdiği günün geri kalanında neşesi ve durgunluğu artmış olsa da sakinliğini korumaya çalışarak duyduklarını ona belli etmemeye çalıştı Johannes. Birlikte Martha’nın hazırladığı yemekleri yediler. Yemekten sonra ona ilaçlarını verdiler. İlaçların vitamin kısmına geldiğinde daha önce fark etmediği bir şeyi fark etti. Oğlu çaktırmadığını zannetse de sözde vitamini aldığından emin olmak istercesine Johannes’e baktı. Yemekten sonra bir süre daha sohbet ettiler. Ama Johannes artık Noah’nın her hareketine dikkat ediyordu. Mesela konuyu özellikle Emma’ya getirdi ve Noah her seferinde konu Emma’ya geldiğinde kaçamak cevaplar verip başka bir mevzu açmaya çalıştı. 

– Ben artık gideyim baba, yarın yine uğramaya çalışırım.

“Bence kesin gelirsin”, diye içinden geçirdi Johannes.

– Tabi oğlum, sana nasıl uygunsa. Ama bir dahaki sefere birlikte gelin mutlaka.
– Birlikte…ha tabii, Emma ile…neden olmasın. Ayarlamaya çalışırız.

Johannes oğlunu normal bir şekilde uğurladı. Bir süre sonra da Martha işini bitirip yan binadaki evine gitti.

Onlar gidince büyük bir aceleyle hazırlanmaya koyuldu Johannes. Tek fırsatının şimdi olduğunu düşündü. Eğer bir ipucu yakalamak istiyorsa nöbetçi bir eczaneye gidip, tekrar kontrol edileceği saatler gelmeden gerçeği öğrenecek ipuçlarının peşine düşmeliydi. Ama bir sorun vardı. Martha yan binada oğlu ile oturuyordu. Sürekli kontrol edilmesi gerektiğini düşünüyorlarsa binadan çıkıp çıkmadığını da sürekli kontrol ediyor olmalıydılar. Pekâlâ nöbetleşe Martha ve oğlu onu gece de camdan takip edebilirlerdi. Gerçeği öğrenmek için elindeki tek fırsatı böyle bir riskle harcayamazdı. Elini kolunu sallayarak kapıdan dışarıya çıkamayacağını anladı. O sırada gözü rahmetli eşi ile olan fotoğrafa takıldı. Yapabileceği şey belki deliceydi ama yapmak zorunda olduğunu biliyordu. Doğruca yatak odasına gitti. Eşinden kalan birkaç parça kıyafet ve eşya vardı. Anı olsun diye onları kimseye vermemişti. Gizlice saklamıştı. Eşinin uzun paltosu ve büyük şapkası planı için uygun malzemeler olmaya hazırdı. Kendine de sadece ufak tefek eşyalarını aldığı küçük bir çanta hazırladı. Aynaya baktı ve kendini inceledi.

“Kafam eğik bir şekilde durduğumda ben bile kendimi tanıyamam.”

Evet artık hazırdı. Çantasını da alıp sessiz, hızlı fakat dikkat çekmeyecek şekilde apartmandan aşağıya indi. Kapıdan dışarı adımını atacağı sırada kalbi yerinden çıkacak bir delilikle atıyordu. Bir an tereddüt etti. Sokak kapısının kulpu elinden neredeyse kayacaktı. Vazgeçmek istedi ama başka çaresi olmadığına kendini inandırmıştı.

“Ya şimdi ya da hiç”, dedi içindeki ses. Daha kuvvetli ve daha kararlı bir şekilde kulpu kavradı.

Artık dışarıdaydı. Sokak sakindi. Tek tük insanların geçtiğini fark edince kafasını hafifçe eğip yürümeye başladı. Attığı her adım kalbinin atım hızını artırıyordu. Bir ara bundan o kadar rahatsız oldu ki elini kalbine götürme ihtiyacı hissetti. Önce kendi sokağı, sonra bir sonraki sokak, sonra cadde derken kalbinin daha rahat atmaya başladığını, heyecanının da azaldığını ve en önemlisi planını başarıyla tamamlamaya bir adım daha yaklaştığını hissetti. İyice uzaklaştığından ve takip edilmediğinden emin olduktan sonra insanların olmadığı bir köşede eşinin paltosunu ve şapkasını çıkardı. Kendi montunu giydi ve şapkasını taktı.

– Çok üzgünüm canım… işim bitince emanetlerini gelip buradan alacağım, söz, dedi. Paltoyu ve şapkayı kimsenin görmeyeceği şekilde bir köşeye gizledi.

Eşyaları gizlediği bu nokta gitmek istediği eczaneye de yakındı. Amacı eczaneye gidip ilaçların ne ilacı olduğunu sormaktı. Yol boyu elinin içerisinde ilaç kutusunu gerginliğinin etkisiyle sıkmıştı. Şimdi eczaneye yaklaştıkça da sıkmaya devam ediyordu. Johannes tam eczaneye gireceği sırada bir havai fişek patladı. Patlamanın da etkisiyle Johannes tıpkı bir bal mumu heykel gibi olduğu yerde kaldı.

Eczanede çalışan Sebastian ve Friedrich bir süre sonra kapıda dikilip duran adamı fark ettiler ve bu durumda bir gariplik olduğunu anladılar. Sebastian kapıya Johannes’in yanına gitti.

– Beyefendi…beyefendi…iyi misiniz? Beni duyabiliyor musunuz, dedi Sebastian. 

Birkaç kez bu seslenmeyi tekrarlasa da cevap alamadı.

Friedrich gelebilir misin? Beyefendi iyi değil. Onu içeri alalım ve durumuna bakalım.

Birlikte sürükleyerek Johannes’i içeri aldılar ve zor da olsa oturtmayı başardılar. 

– Nesi var acaba? Tansiyonu biraz yüksek. Ama bu tepkileri verecek kadar çok değil. Nabız da normal, dedi Sebastian.
– Ben ambulans çağırayım. Zaten gelmeleri vakit alır. Geç kalmış olmayalım, dedi Friedrich.

Tam bu sırada Sebastian Johannes ile ilgilenmeye çalışırken paltosunun içinde olan elini çıkarmaya çalıştı ve elinin sıkı sıkı bir şeyi tuttuğunu fark etti. Güçlükle elini açtı ve ilaç kutusunu ondan almayı başardı.

– Bu güzel işte. Friedrich, şu ilaçlara bakar mısın? Ne ilacı kullandığını anlarsak belki ona yardımcı olabiliriz.

Friedrich, ilaç kutusunu aldı ve ilaçlara bakmaya başladı. 

– Eveeet, bu tansiyon ilacı. Ama tansiyonu çok yüksek değil kontrol ettik. Bu da şeker ilacı. Şekerini de kontrol et Sebastian.

Sebastian, Friedrich’in söylediklerinden sonra hemen şeker ölçüm cihazını aldı ve Johannes’in yanına geldi.

– Şimdi şekerinizi ölçeceğim. Kan çıkması için iğne batıracağım canınız biraz yanabilir, dediyse de Johannes tepkisiz şekilde kalmaya devam etti.

O sırada son ilacın ne olduğunu öğrenen Friedrich tam bunu Sebastian’a söyleyeceği sırada,
– Şekeri biraz yükselmiş bir tane ilacından verebiliriz, dedi Sebastian ve Friedrich de ona daha büyük bir sorunumuz var dercesine bakıp,
– Bu bir Alzheimer ilacı, dedi.

Alzheimer ilacı olduğunu söylediğinde Johannes bal mumu ifadesinden çıkarak kulakları yeni duymaya başlamış biri gibi, fakat başka bir şok ifadesi ile, fakat aynı zamanda buna zıt bir sakinlikle ilaca ve onu elinde tutan Friedrich’e baktı ve sadece;

– Kimim ben, diyebildi.

(Devamı gelecek…)

Nurşah Dincer

“Kimim Ben?” için 2 yorum

  1. Çok beğenerek okudum. Sonucun böyle olacağı hiç aklıma gelmedi. Devamını merakla bekliyorum. Kalemine sağlık Kızısım.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top