Soğanların Penguen Dansı

Çizer: Ekin Aslanoğlu

Yarım saat uyuyacaktım.
İnsan en çok da böyle yalanlarla başlıyor zaten hikâyesine.
“Azıcık dinleneyim.”
“Bi gözlerimi kapatayım.”
“Yarım saatten n’olacak?”

İki saat sonra paralel evrenlerden terli terli dönmüş hâlde uyandım.
Gece doğru dürüst uyumamıştım. Sabah ise erken kalkmıştım. Bedenim kısa bir mola isterken zihnim sanki Karadeniz turuna çıkmak için bavul toplamıştı. Nitekim öyle de oldu.

Bilinçaltım bavulunu toplamış, düşlerimin eşiğinde beni bekliyormuş meğer.
Kendimi on dört yıl önce Karadeniz’de buldum. Elimde bir çalı süpürgesi var. Rüyaya giriş yaptığın an “çalı süpürgesi nereden çıktı demezler mi adama?” Gayet ciddi bir yüz ifadesiyle bir kıza uzatıyorum. Rüyada kimse “bu ne alâka?” demiyor. Süpürge hayati bir şeymiş gibi kabul ediliyor. Kız alıyor. İçim rahatlıyor.

Sonra bir mutfaktan geçiyorum.

Öyle bizim köy mutfaklarından değil. Hani o emaye tencerelerin dizildiği, duvarda dantel örtülerin asılı olduğu mutfaklardan hiç değil. Bu daha başka bir şey. Zenginimsi. Hani zengin ama görgüsünü sonradan edinmiş gibi.

Tavan yüksek, beyaz lake dolaplar tavana kadar uzanıyor. Dolap kapakları ışığı yansıtıyor, sanki her şey biraz fazla parlatılmış. Ortada ada tezgâh var; üzerinde mermer desenli, soğuk ve pürüzsüz bir yüzey. Dokunsam elim kayacak gibi. Tezgâhın üstünde cam bir kâse, içinde limonlar. Limonlar bile cilalı gibi.

Duvarın bir köşesinde bakır renkli sarkıt lambalar aşağı sarkmış; ışıkları sarı ama fazla sarı. Böyle hafif vitrin sıcaklığı var ortamda. İnsan oturup çay içmekten çok fotoğraf çekmek ister.

Ama tam ortada, o steril düzenin göbeğinde, kocaman bir soğan yığını vardı.

Mor kabuklu, beyaz etli, bazıları yarılmış, bazıları ikiye bölünmüş. Ve o soğanlar… Dans ediyordu.

Ciddi ciddi dans ediyordu. Hem de penguen dansı.

Hani şu iki sağ, iki sol…
Sonra bir ileri, bir geri…
Durur gibi yapıp üç adım birden atılan o hafif telaşlı ritim.

Evet.
Soğan.
Penguen dansı.

Uyanıkken yazsam insanlar “sembolizm kasmış” der. Ama rüyada bu, o kadar doğal ki.

Küçük küçük sağa sola salınıyorlar, yuvarlanıyorlar, birbirlerine çarpıp tekrar toparlanıyorlardı. Hafif tombul, hafif sakar fakat neşeli.

Bir an durup izledim. O kadar lüks, o kadar düzenli, o kadar kontrollü bir mutfağın ortasında soğanların bu kadar özgürce dans etmesi tuhaf bir huzur verdi bana. Sanki mutfak “ben düzenim” diyordu, soğanlar da “hayır hayır biz hayatız” diye cevap veriyordu.

Sonra köydeki eve geçtim. Çocukluğumun evi. Oda aynı oda. Duvarın rengi, dolabın sesi, kapının gıcırtısı… Her şey yerli yerinde.

Ama ev dolu.
Misafir gelmiş.
Rüyada bile refleksim değişmiyor: Üzerim müsait değil. Ruhum ise hiiiiç müsait değil.

Uyuma numarası yapıyorum.

Annem kapıyı aralıyor.
-Filiz kızım, kalk bak misafir geldi. Yabancı değil ya, hani şu seni çok seven kadın…
-Anne uyuyorum ya! (Hayatımın en profesyonel performanslarından biri.)

Salondan sesler geliyor.

-Hoş geldiniz ay canım, zahmet etmişsiniz.
-Estağfurullah ne zahmeti, yolumuz düştü.
-Yolunuz düştü de eliniz boş gelmemişsiniz yine.
-Aman canım iki poğaça işte.
-Poğaça dediğin de tepsiyle…

Ben içeride battaniyeyi çeneme kadar çekmiş, kulağımı sonuna kadar açmış vaziyetteyim.

Bir süre sonra o kritik soru geliyor.
-Filiz nerede? Görünmedi.

Annemin bir saniyelik duraksamasını hissediyorum. O bir saniye var ya… O bir saniye, Anadolu kadınının iç muhasebesidir. Kızını mı savunsun, ayıbı mı örtsün, gerçeği mi söylesin?
-Banyoda, diyor.

Karşı tarafın bunu yutmadığını biliyoruz. Annem de biliyor. Ben de biliyorum. Ama oyun sürüyor.
-Ya hava da çok sıcak zaten. Günde iki kere yıkanıyoruz biz de, yine su içinde kalıyoruz vallahi.
-Eee sizin oranın suyu nasıl akıyor? Bizim burada basınç düştü de…
-Geçen gün tesisatçı çağırdık…

Sohbet su basıncına doğru evriliyor. Çünkü başka yere evrilemez. Çünkü asıl mesele “Filiz çıkmak istemedi” cümlesine değmemeli.

Ben içeride içimden konuşuyorum:
“Çıkmak istemiyorum işte. Her gelene görünmek zorunda mıyım? Ayıp ne zaman bu kadar ağır bir kelime oldu? Ayıp, kapının arkasında beni bekleyen bir komşu mu? Ayıp, çay tepsisinin içinde mi taşınıyor?”

“Uzun zamandır ayıp olmasın cümlesini yakasından tutup sarsmak ve poposuna vurduğum gibi TDK’den bilinmezliğe savurmak istiyorum. Rüyada da aynıyım.”

O kanepe senin, bu kanepe benim gerçekten uyumaya çalışıyorum. Ama rüya büyüyor ve değişmeye başlıyor. Oda bir anda doluyor. Seccadeler seriliyor. Namaz kılınacak.

İsyankâr bir kız var. Her hâlinden belli isyanı. Yüzü kızarmış, sanki biraz önce ağlamış ya da ağlamayı zor tutmuş gibi. Gözleri dolu dolu; kirpiklerinin ucunda bekleyen damlalar var. Dudakları sıkılmış, çenesi hafif titriyor. Bir şey söylemek istiyor ama söylese taşacak gibi, o yüzden susuyor.

Yanına oturuyorum. Kulağına bir şeyler söylüyorum. Ne söylediğimi hatırlamıyorum ama söylerken içimden geçen hissi hatırlıyorum: Yumuşak bir şey. Yargısız bir şey. “Tamam” diyen bir şey.

Kız bir anda ağlamaya başlıyor.

O ağlayınca herkes bana dönüyor.
-Ne dedin sen bu kıza?

“Ne demiştim acaba? Ağla, demiş olabilir miydim? Ağla ki içindeki o düğüm çözülsün.”

Kızın aydınlanan yüzü, o boşalan yaşlar… Çevremdekilerin şaşkın bakışlarına eşlik ediyor bu soru:
-N’aptın da kızı iyileştirdin?

Bense rüyada bile mahcup oluyorum. “Bir şey yapmadım” diyesim var. Sadece yanında oturdum. Bazen insanın birinin yanında oturması, omzunu dayaması, ağlamasına alan tanıması devrim gibi.

Odada iki kadın daha var. Ellerini öpüyorum. Birine sarılıyorum. Dokunur dokunmaz “eklemlerinde sıkıntı var” diyor. Bedenimin içini görüyor gibi, şifacı olabilir diyorum içten içe. CRP, sedimantasyon gibi kelimeler uçuşuyor havada. Rüyada bile tahlil sonuçlarımdan kaçamıyorum.

Derken kovboy şapkası takmış eşim beliriyor ansızın. Ciddiyim bak. Kovboy şapkası.
-Şelaleye gidiyorum, diyor.
Beni evde bırakıp gidiyor. Bunu da hiç yadırgamıyorum. Rüyada kimse “neden kovboy şapkası?” da demiyor.

Tam bu sırada gerçek hayat, kapıyı çalmadan dalıyor rüyaya.
-Anneee! Hadi uyan. Saat dört oldu. Kaç saattir uyuyorsun yaa!
Gözlerimi aralamaya çalışıyorum ama sanki biri göz kapaklarıma kum torbası bağlamış.
-Anneeee, diyor bu kez daha sinirli bir tonla.
-Yirmi geçe uyandır demiştin.
Demişimdir gerçekten. Ama o cümleyi kuran kişi, rüyalar arasında mekik dokuyacak olan ben değildim ki.

Başımı yastığın içinde biraz daha çeviriyorum.
-Tamam kızım, diye mırıldanıyorum lâkin sesim bana bile inandırıcı gelmiyor.

Son rüya daha tuhaftı.
Gülsüm arıyor. Telefondayız ama tam telefon konuşması gibi de değil. Sesler bazen çok yakından geliyor, bazen bir koridorun ucundan geliyormuş gibi uzaklaşıyor.

Anlatıcılık üzerine konuşuyoruz. Gülsüm bir şeyler anlatıyor, öneriler sıralıyor. Ama araya sürekli başka sesler giriyor. Erkek sesleri… Birinin kahkaha attığını duyuyorum, bir başkası “kahve içelim mi?” diyor. Bir masa etrafında oturmuşlar da ben telefonun öteki ucundan o masaya yanlışlıkla bağlanmışım gibi.

Hâlâ konuşmanın içindeyim ancak ortamı tam çözemiyorum. Gülsüm gerçekten benimle mi konuşuyor, yoksa sadece o kalabalığın arasına sızmış bir ses miyim, belli değil.

Bir ara pencereden dışarı bakıyormuşum gibi bir his geliyor içime. Hava gri. “Orada yağmur var, değil mi?” diye soruyorum.

Gülsüm cevap vermiyor.
Sorum havada asılı kalıyor.
Tam o anda bir şey oluyor.

Rüyalar bazen kapıyı kapatmadan gider ya… İşte öyle bir an. Sanki biri beni omzumdan hafifçe dürtüyor.

Gözlerimi açıyorum.
Odamdayım.
Perdeden süzülen ışık gri. Hava gerçekten yağmur kokuyor.

Bir süre yatağın içinde kıpırdamadan yatıyorum. Rüyanın son parçaları hâlâ zihnimde dolaşıyor. Karadeniz, köy evi, penguen dansı yapan soğanlar, kovboy şapkası takmış eşim, isyankâr kız, misafirden kaçan ben… Hepsi sanki aynı günün içindeymiş gibi birbirine karışmış.

Elim alışkanlıkla telefona gidiyor. Ekranı açıyorum.
Bildirim var.
Gülsüm.
Bir an duruyorum.

Hani bazen hayat, rüyaların bıraktığı yerden devam eder ya… İşte o anlardan biri. Rüyadaki Gülsüm oldu mu gerçek hayattaki Gülsüm!

Mesajı açıyorum.
Gülümsüyorum.

Kalkıp kendime kocaman bir kahve yapıyorum. Fincanı elime aldığımda üzerindeki penguen desenini fark ediyorum.

“Tamam” diyorum kendi kendime.
“Bugün semboller fazla mesai yapıyor.”
Gülümsüyorum yine.

Kahveyi içerken yüzeyde beliren şekillere bakıyorum. Araba gibi bir şey. Göl gibi bir şey. Salı günü Dersim yolcusuyum. İçimden “üç vakte kadar yol var” diyorum. Kendi falımı kendim bakıyorum, ekonomik…

Ve yine gülümsüyorum.

Yarım saat diye yatmıştım. İki saatlik gündüz uykusundan çıktığımda içimde tuhaf bir dinginlik ve kendimle biraz daha tanışmış bir hâlin verdiği heyecan vardı.

Âdeta birileri kulağıma yavaşça şunları fısıldamış gibiydi:
“Herkese görünmek zorunda değilsin.”

Bazen odaya ya da banyoya saklanmak, uyuma numarası yapmak da bir sınırdır.

Bazen birinin kulağına eğilip söylenen bir cümle yâhut sessizliği paylaşmak da şifadır.

Ve bazen…

Soğanlar bile dans eder. Hem de penguen dansı.

Hikâyemiz burada, bir fincan kahvenin dibindeki telvede bitiyor gibi görünse de aslında yeni bir yolculuğun ilk cümlesi bu:

Her rüya bir uyanış, her uyanış başka bir rüya.

Saime Korkmaz Ceylan

“Soğanların Penguen Dansı” için 1 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top