
Ebru:
Merhabalar, ben Ebru Kürya Diler. Anlatıcı.com’un ikinci podcast’ine hoş geldiniz. Bugünkü konuğumuz illüstrasyon öğretmeni, aynı zamanda benim hocam ve Anlatıcı.com’un kurucularından Gamze Alıcı.
Gamze:
Merhaba, hoş buldum Ebru.
Ebru:
Gerçekten çok teşekkür ediyorum öncelikle böyle güzel bir, sohbeti kabul ettiğin için. Ben çok heyecanlıyım.
Gamze:
Ben teşekkür ederim. Sabırla beklediğin ve benim programıma uyduğun, uyduğunuz için, ben teşekkür ederim. Ben de çok heyecanlıyım.
Ebru:
Evet, ben hemen sorulara geçmeden önce şunu belirtmek istiyorum, dinleyicilerimize: Anlatıcı.com’un beşinci sayısı çıktı ve Anlatıcı.com’dan yeni öykülerimizi, yeni çizimlerimizi okuyabilir, bakabilir, inceleyebilirsiniz. Bekliyoruz. Aynı zamanda Cin Ali Bile Çizemem’in kurucusu, sevgili Gamze Alıcı’yla sohbetimize başlıyorum. Evet, “Gamze Alıcı kimdir?” diye başlamak istiyorum.
Gamze:
Benden önce Burak’la konuştunuz. Burak bu soruyu veto etmişti. Ben sorulmasından yanayım. Çünkü bir sürü şey yapıyoruz ve çoğunlukla bir dönem kendimizi bir şeyin üstünden tanımlıyoruz.
Sohbete başlamadan da seninle konuştuk. Ben mesela aynı zamanda bir edebiyat öğretmeniyim, bir edebiyatçıyım. Oysa şimdi hayatımda olan herkes beni çizer olarak tanıyor. Hayatımın ilk otuz yıllık kısmında benimle olanlar, eğer beş altı yıldan haberleri yoksa benim çizer olduğumu bile bilmiyorlar. Bu yüzden bence bu sorular önemli. Gamze Alıcı kimdir? Ben Cin Ali Bile Çizemem atölyelerini yapmadan, başlamadan altı yıl oldu, altı buçuk, yedi yıl önce Kim Milyoner Olmak İster’e katıldım.
Ve orada da, “Kimsiniz?” diye sorduklarında cevaben, o zamanlar Kenan İmirzalıoğlu sunuyordu, ona bir kibrit kutusu yapıp illüstratif bir, cevap vermek istemiştim. O kutuyu buldum şimdi röportajdan önce.
Ebru:
Çok güzel.
Gamze:
“Gamze kimdir?”
Evet.
Bir çizimle. En çok hoşlandığım ve hâlâ altı buçuk, yedi yıl önce de öyle düşünüyormuşum: çizer. İllüstratör, daha artist hali, çizerim. Bakın mesela orada, Ebru, masalcıyı yazmışım ikiye. Bu kimliğim zaman içinde geri planda kalmış. Yazar demişim. Canlandırmak istediğim bir kimliğim. Öğretmen burada çok geride. Anlatıcı var. Öğretmen aslında şu an mesela bir ve altıncı sayfa çok aktif. Bak şaşıracaksın, sunucu ve oyuncu da yazıyor.
Ebru:
A-aa!
Gamze:
Seninle meslektaş olmayı da umduğum, kocaman bir, çeşitlilik hali. Ben Kahramanın Sonsuz Yolculuğu diye çevrilen Joseph Campbell’ın kitabını ve teorisini çok seviyorum. Kitabın orijinal adı ve yurt dışında bilinen tarafı aslında Binbir Yüzlü Kahraman. Yani, bir kahramanın, türlü maskeleri olur, türlü arketipleri olur. Bazı bazı bazıları ön plana çıkarlar mantığında, bence hepimizin bir sürü kimliği var. Bazı kimliklerle bazen daha, ön planda oluyoruz.
Ebru:
Kesinlikle öyle.
Gamze:
Mesela ben anne değilim ama senin annelik kimliğin var.
Ebru:
Evet.
Gamze:
İşte hayvansever kimliklerimiz var.
Ebru:
Tabii ki.
Gamze:
Senin hem çizer, senin de anlatıcı, yazar kimliğin var, sunucu kimliğin var. Bir tık benziyoruz da. Ebru, benim hem öğrencim hem arkadaşım zaman içinde. Cin Ali Bile Çizemem markası, sayfası, beni en iyi yansıtan yer. Ama bunların hepsiyle de az önce bahsettiğim yönlerle de uğraştım. Hatta İstanbul’a ben bence oyuncu ve yazar olmak için geldim.
Ebru:
Evet, bu gerçekten güzel bir şey. Hem edebiyat okumak, oyuncu ve yazar olmak için gelmek ama Cin Ali Bile Çizemem’in kurucusu olmak ve aynı zamanda, sevgili Burak Tamdoğan’ın derslerinin de aslında temelini attın ve, Derdini Anlatacak Kadar Yazma atölyelerini kurdun. Eee, bizleri de dahil ettin ve Anlatıcı.com çıktı ortaya. Ya aslında ben her zaman diyorum, bizim temelimiz Gamze’dir.
Gamze:
Gerçekten ve şeye de çok şaşırıyorum, şimdi beşinci sayınız, her sayıda benim ismimi de yazıyorsunuz dergiye. Çok mahcup oluyorum ama sonra sevinip mutlu oluyorum. Gamze, bu senin vizyonun. Sen bunu gördün. Dergide şu an yazıp çizmiyor olabilirsin ama sen, hayatımın, işte on yıl önce bir şeyler yapmak istiyordum ben. O zamanlar çizim çok ortada yoktu. Türlü türlü şeylere niyet ettim, yazar olmaya niyet ettim, oyuncu olmaya niyet ettim. Onlar olmadı. Onlar olmayınca, işte Kim Milyoner Olmak İster’den büyük bir para kazanayım, güzel bir yere taşınayım, ne yapmak istediğime sonra karar veririm, maddi derdim olmasın dedim ama orayı kazanamadım. Oradan bin TL gibi bir ödülle döndüm.
Ebru:
En azından bir anın olmuş oldu. Bak ne güzel!
Gamze:
Çalışmak zorunda kaldım. Çalışmak zorunda kaldığım için bence Cin Ali Bile Çizemem atölyelerini yarattım.
Ebru:
Evet. İyi ki olmuş öyle.
Gamze:
Buradan bakıldığında, belki uzun vadede yine milyoner olurum, oluruz ama erken bir milyoner olma hali olacakmış, kazanamadım ve her şey başladı.
Ebru:
Ama eğer milyoner olsaydın belki de Cin Ali Bile Çizemem öğrencilerin olmayacaktı.
Gamze:
Evet.
Ebru:
Böyle bir şey kurmayacaktın. Bence bu, gerçekten, kaderin sana oyunu diyebilirim ama aslında çok güzel bir şey olmuş.
Gamze:
Evet, pandemi de, bir sürü insanın kaderini, bahtını değiştirdi. Bir dönüm noktasıydı pandemi herkes için. Ben çünkü pandemi öncesi benim de öyleydi, kaderimi değiştirdi. Pandemi öncesi, “Cin Ali Bile Çizemem” başlıklı, gerçekten cin ali bile çizemeyen yetişkinlere ders vermeye başlamıştım.
Yüz yüze dersler başladı ve pandemi araya girdi. Ne yapacağımı bilemedim. Çalışmam, para kazanmam, kiramı ödemem lazım. İşte elimdeki şeyleri listeliyorum ve o zamanlar online atölyeler böyle değil, sadece şirketler kullanıyor Zoom’u.
Zoom diye bir şeyi duyuyoruz ama hiç kullanmamıştım. Ya da sosyalleşmek için işte görüntülü konuşmalar falan var ama, halkın herkese inen, yani hepimizin şu an, belki bir, birden fazla, farklı platformdan derse girme deneyimi var.
Ebru:
Evet.
Gamze:
Yani online kursiyer olma, online katılımcı olma deneyimimiz şimdi var. O çok tuhaf oldu. Eee, Zoom’a geçmeyi akıl et- akıl ettim ben ve dünyanın her yerinden, öğrenciler bana ulaşmaya başladı. Yetişkinler.
Hele ki pandemide evlere kapanmışken, kendimizi gözden geçirip eski heveslerimize, hayallerimize, – döndüğümüz, kendimizi oyalayacak bir şeyler aradığımız o zamanlarda, ben çok dahiyane bir adım atmış oldum.
Ebru:
Kesinlikle!
Gamze:
Ben çok şaşırtıcı, ya helal bana diyorum, buradan bakınca geçmişe.
Ebru:
Evet, hâlâ öyle. Şimdi sorulara geçeceğim. Edebiyatla-
Gamze:
Evet, ben-
Ebru:
Mezun oldun.
Gamze:
Evet, aynen.
Ebru:
Oyuncu ve yazar-
Gamze:
Ben lise edebiyat öğretmeni mezuniyetim, yani diplomam, formasyonu bir edebiyat öğretmeniyim. Evet.
Ebru:
Evet, edebiyat öğretmenisin ama oyuncu ve yazar olmak isterken-
Gamze:
Evet.
Ebru:
Çizmek hayatına nasıl girdi ve ilk ne zaman çizerim demeye başladın?
Gamze:
Çok güzel bir soru, bayıldım. Yani ben zaten çizerim dediğim gün, insan bu kimliklerini sahiplenince oradan çiçekleniyor. Şöyle anlatayım: Ben hep konservatuar okumak istedim. Konservatuarda olayım, bir sürü derslere gireyim, sanatın her alanına ilgim vardı ama ailem, şimdi çok gülüyorum geçmişe bakınca ve, on sekiz yaşında ya da on sekiz yaşından küçük ebeveynine, ailene, onların fikirlerine uymak durumundasın. Yani bir çocuğun çok da, özgür kararlar verme tercihi, seçeneği yok. Annem öğretmen olmak istemiş, olamamış. Ben edebiyata çok meraklıyım ve bir sürü sanat dalı arasında, muhafazakâr bir ortamda büyüyen çocuğa en yakın olan edebiyat.
Yani görünür olmayan, en azından bir alan aileme göre. Edebiyat okudum, üstüne formasyon aldım ama bana yetmedi ve üniversitede çalışırken, yayınevleriyle çalışmaya başladım. Masal anlatmaya başladım. Yedi, sekiz yıl Masalcı Abla adıyla masallar anlattım ve bu sırada Türkiye’yi gezdim. Aslında masal anlatmak ve sahnede olmak bana çok iyi geldi ama hep aynı şeyleri anlatmaktan bunaldım. Ben yazmaya başladım.
Ve yayıneviyle çalıştım. Üniversitedeyken yirmi bir, yirmi-yirmi bir yaşında falandım. Yazarlığa heves eden bir genç kız olarak yazmaya başladım. Yazar oldum.
Ve, sürekli üretiyorum, yazıyorum. Reklam ajanslarında da metin yazarlığı yapıyorum ve ben çizer arıyorum aslında. Yazdığım çocuk kitaplarını çizdirmek istiyorum.
“Cin Ali bile çizemem.” diyorum. Şimdi cin ali bile çizememek bence çok çeşitli. Yani bu öyle bir dilimize yerleşmiş atasözü, deyim hali ki gerçekten cin ali bile çizemem diyenlerin içinde eline hiç kağıt kalem almamışlar var.
Biliyorum. Şey diyorlar, “Evimizde yok. Hangi kalemle gireyim, hangi kağıtla derse gireyim?” diye çok temel soruları soranlar var. Ama bir şeyler yapıp başkalarına göstermeye çekinen insanlar da cin ali bile çizemem diyorlar.
Ama utanıyorlar. Perspektif bilmedikleri için, oran orantı bilmedikleri için, resimle sadece oyun oynadıkları için, keyif için yapıyorlar. Ben onlardandım ama dışarıya göstermeye gelince ya da başkaları sorunca diyorlar ki “Cin ali bile çizemem.” Hani “… ben bu alanda olmayayım, konuşmayın benimle.”
Ben hep öyle bir alandaydım. Bir şeyler yapıyordum, karalıyordum, renklerle oynuyordum. Çok utanıyordum başkalarına göstermeye. Kendim çizer olacağım aklıma gelmezdi. Yani bana İstanbul’a yerleşiyorsun, bir şeyler yapacaksın sanat alanında, şeyi sorardım: Oyuncu muyum, doğaçlama tiyatro oyuncusu muyum, yazar mıyım, imza günleri mi var? Hiçbiri olmadı, çizerlik oldu. Onu da şeye borçluyum. Radikal gazetesi o zamanlar kapanmamıştı. Gazetede bir ilan gördüm. “Ben illüstratör arıyorum.” Bana dediler ki, “Senin kitaplarının sadece metinleri var. Bazı yayınevleri kitabı tam halde basıyor. Hem yazılı hem çizili bir biçimde götürüyorsun.” Dediler ki, “Senin kitaplarında resim eksik.”
“Buna da illüstrasyon deniyor. Senin illüstratör bulman gerekiyor.” Ben illüstratör ne demekmiş, Google’ladım. Çocuk kitaplarını resimleyenlere illüstratör deniyormuş ve Radikal Gazetesi’nde de şöyle bir haber okudum yani: “Türkiye’de bir illüstrasyon okulu açılıyor” ve okul öyle bir okul ki hali hazırda çizerleri alıp illüstratör arıyorlar. Onlara dünyayı anlatacak, modern sanatı anlatacak. Ben randevu aldım ve gittim… çıktılarımı götürdüm, kitaplarımın metinlerini götürdüm, basılmış kitaplarımı götürdüm. “Merhabalar” dedim, “ben bir edebiyat öğretmeniyim. Ben bir yazarım. Eğer izin verirseniz arada derslerinize geleyim ve ben bir illüstratörle tanışayım, kitaplarımı çizsin. Benim niyetim bu.” İranlı bir hoca, Said Ensafi, Türkçe konuşmaya çalışıyordu, Türkçe öğrenmeye çalışıyordu hocam. Böyle bölük pörçük de olsa bana şeyi sordu, yani: “Sen kendi kitaplarını niçin kendin çizmiyorsun da sen illüstratör arıyorsun?”
Ben dedim ki: “Hocam, ben cin ali bile çizemem.” Dedi ki: “O ne demek?” Farsçada da böyle bir deyim varmış.
Bir sürü ülkede vardır. Çöp adam çizemem.
Çöp adam bile çizemem gibi. Ha, dedi ki ama, bir de şöyle bir şart vardı: Hoca görüşmek istediği insanların, portfolyo getirmesini istiyormuş. Şimdi hali hazırda illüstratörlerle görüşüyor ve oraya dosyayla gidiyorsun. Şimdi bana dediler ki, : “Portfolyo getirin.” Tabii ki benim portfolyom yok, ben çizer değilim. Ama ben karaladığım, kimseye göstermediğim, utandığım, yani o zamanlarki erkek arkadaşım, baktığında bir çizimim için, “İki gözü aynı büyüklükte değil” demişti. Bir anime taklidi yapmıştım. “İki gözü aynı büyüklükte değil” dediği için, bak eleştiri bile değil, bilerek mi yaptın diye soruyor. Hüngür hüngür ağlayıp yırtmıştım mesela o sayfayı.
Öyle bir defter, öyle bir defteri götürdüm hocaya. Hoca açtı. O benim karalamalarıma, kopyalamalarıma, kolajlarıma bakıyor. Ben yerin dibine giriyorum. Yani “Hiç mi çizmiyorsun?” dediğinde bir şey uzattım adama ama çok utanıyorum. Adam bir sayfaya geldi, her- zaten şöyle sayfaları elliyor, dokunuyor, çığlıklar atıyor. Yani benim kendimi oyalamak için yaptığım ama resmin kurallarını bilmiyorum diye kendimi yerin dibine soktuğum defter, adamın elinde bir galeriye dönüştü. “Ooo” diyor, “muazzam” diyor. Farsça konuşuyor, eşine seslendi. “Seher” dedi, “gel.” Geldi. Aralarında konuşmaya başladılar. Dokulara dokunmaya başladılar. Bana döndü hoca, dedi ki: “Sen burada ne anlatıyor?” Ebru, ben orada hiçbir şey anlatmıyor, çünkü onu çöpe atmayı unutmuş ben. Bir adamcağız Türkiye’yi gezip, arabasının arkasını kütüphane yapmış, Türkiye’yi gezip köylerde kalıyor. Öğrencilere bir ay, iki ay boyunca çocuklara, yetişkinlere kütüphanecilik yapıyor. Sonra başka bir köye gidiyor.
Bu benim çok ilgimi çekmişti. Bunun resmini yapayım dedim. Bir-iki kağıt yapıştırmışım ama perspektif düzgün olmamış. Çatıyı koymuşım, adamın arabasının arkasındaki o kütüphane halini yapamadan bırakmışım. Az önce anlattığım hikayeyi düşün, yırtıp atardım, atmamışım.
Adamın zaten resimlerime bakmak isteyeceği de aklıma gelmedi. Bir cesaret çantama atmışım. Adam bana dedi ki: “Sen bunu yırtıp atıyor, çünkü sen modern sanat bilmiyor. Ben” dedi, “anlatacağım.” Heveslendi. “Git” dedi, “yazıl kursa, sen” dedi, “kitaplarını çizeceksin.”
Ama orada şey yapmam lazımdı, bir manevrayla dedim ki “adamı ben şu an dolandırıyorum, kandırıyorum yani. Ben çizer değilim, adam beni çizer sandı, bak.” Dedim: “Hocam, benim bütün çizimlerim o elinizdekiler ve bu portfolyo değil, ben cin ali bile çizemem.” Dedi ki: “Ben seni anladım.” Dedi, “Geleceksin, gideceksin, geleceksin, gideceksin. İki yıl. Ben” dedi, “sende ışığı gördüm, kültürü gördüm.” Kültür dediği de oraya bir şeyler yapıştırmışım. Kitap kapaklarından, gazetelerden bir şey kesmişim. Orada şeyi anladı, işte ben bir heykeltraş, Giacometti, onu biliyorum, işte Shakespeare biliyorum, Montaigne biliyorum. Bir Asghar Farhadi’nin Ayrılık filmi vardı, gazeteden onu koparmışım. Ya ben böyle çocukça kıtı kıtı kıtı bir yerlerden bir kültürel bir şeyler kovalıyorum. Ama kendimi çok cahil hissettiğim zamanlar. Eee, hoca dedi ki: “Ben aldım seni, sen gelecek buraya.” dedi.
Ve ben o ana kadar okula gelebileceğimi düşünmemişim. Aşağı kata indim, dedim ki: “Hoca beni aldı.” Dediler ki: “Aaa, birkaç mülakat yapıyor, sizi nasıl hemen aldı acaba?” Dedim, “Bilmiyorum, aldı.” Dedim ki: “Eee, burası ücretli bir yer mi? Buranın parası ne ola ki?” Burası özel bir okul. Bana, bir bütçe sundular. “Şu malzemeleri alacaksınız.” dediler. Ben şimdi öğrencilerimden sadece kağıt ve kalem istiyorum.
Çünkü benim gibi olmasınlar istiyorum. O gün ben o listeyi bir gördüm, şok! Eee, sınıftan bir arkadaşımız o listeyi görünce, şey diye düşünmüş, o kadar beyni almamış ki, bize verecekleri malzeme listesi diye düşünüp almadan gelmişti mesela. Hoca şey diyor: “E, hani malzemelerimiz?” Hoca dedi ki: “Nerede malzemelerin?” Diyor ki: “Siz vermeyecek misiniz?”
Hoca diyor: “Biz size kağıt verdik ya.” O kağıdı biz alalım diye mi verdiniz? E, biz buraya para veriyoruz. Evet, hem kurs paralı, hem, malzemeler kendin alıp getiriyorsun falan. Çok zorlu bir malzeme listesi ama iyi ki de vermiş diyorum hocam. Ben hocama çok şey borçluyum. Bana inandı ve gerçekten ben iki yılın sonunda çizer oldum. İkinci yılımda sunum yapmıştım bir gün. “Bir çizer olarak deforme biçimlerini bir sanatçı üstünden anlatın” sunumu vardı. Okulu bitirmek üzereyim, mezun olmak üzereyim. Bu arada otuz yaşındayım tam. O gün kendimi çok çizer gibi hissettim. Hocanın zaten bende sırf tanıdığım için, ışık gördüğü Giacometti’yi anlattım ve o gün ben çizerim diye binadan çıktım. Ve hayallerimin şairi Birhan Keskin’le karşılaştım. Ne zaman kendime ben bir şeyim deyip o kimliğimi kabul etsem, hep onun bir hediyesi olur. Kadın bana “Sen kimsin?” dediğinde, “Ben çizerim.” “Nereden tanışıyoruz peki?” dediğinde, ben-… Ben sizi tanıyorum, siz beni tanımıyorsunuz ama. “Gel tanışalım.” dedi mesela bana ve bir kafeye oturduk, arkadaş olduk.
çizer kimliğimle, edindiğim ilk şey- geçen de birine konak sahibiyim dedim ben.
Şakasına ve ertesi hafta da konak kiralama anlaşmasına imza attım. “Gamze Alıcı şu aralar konak sahibi olan bir çizerdir” diyebiliriz.
Ebru:
Yani çizer ararken çizer olmak.
Gamze:
Ne güzel bir gazetecisin sen! Evet, gerçekten çizer ararken çizer oldum.
Ebru:
Peki, günlük hayatında çizim yapmak sana neyi ifade ediyor? Çünkü şimdi, şunu belirtmek istiyorum dinleyicilerimize: ben, Gamze’nin afişini Burak Hoca’nın story’lerinden görmüştüm ve o kadar cesaretsiz bir şekilde sana yazdım ki… Ki şöyle bir şey, ben okuldayken güzel çizim yapıyordum ama sonraki hayatımın getirdiği bazı inişler, çıkışlar vesaireler, bunların hiçbirinde elime kalem yıllarca almadığım oldu. Senle derse başladığım ilk günü hatırlıyorum. Bana öyle bir sihirli değnekle dokundun ki Gamze, yani şu an karşımda olduğun için demiyorum bunu, tüm içtenliğimle diyorum ki beni, tanıyan ve bu serüvenimi bilen herkes bu hikayeyi biliyor. Gerçekten, kendimi, hatta bunun çizimini de ilk derste yapmıştım hatırlarsan.
Gamze:
Kuş kafesi mi?
Ebru:
Evet, bir kuş kafesinin içinde kilitli hissederken sen onu böyle anahtarla açtın ve ben artık o kuşla böyle dalgalanmaya başladım. Akabinde, Burak Hoca’yla “Ya son bir kişi kaldı, gelmek ister misin?” dediğinde, “Ben çok utanıyorum” falan deyip Burak Hoca’nın, kurslarına katılıp kırlangıç olmam-
-hiçbiri tesadüf değil. Evet, o kuş o kafesten çıktı ve bana şunu demiştin: “Senin içinde renkler var.”
Gamze:
Evet, hep diyorum.
Ebru:
Evet, çok teşekkür ediyorum. Bana bu cesareti verdiğin için de sadece ben değil, diğer arkadaşlarım da aynı şeyi, savunuyorlar. Kesinlikle çok mucizevi bir anlatımın, bir sihirli değneğin var. Günlük hayatında sana çizim neyi ifade ediyor?
Gamze:
Ne güzel şeyler söyledin, çok teşekkür ediyorum. Bu karşılıklı bu arada. Ben sizin, yol göstericinizim. Ben hep bana, sihirli değnekle dokundun dediğin için çok teşekkür ederim. Yolu siz yürüyorsunuz, ben size yapabilirsiniz diyen kişiyim ve ben sizi görünür kılan-
Ebru:
Bazen yolu göremeyiz ya.
Gamze:
Evet.
Ebru:
O yola ışık tutuyorsun. “Bak, burada da bir yol var, hadi gel buradan git.” diye orada sen yol arkadaşlığı yapıyorsun ve ben çok severim bu kelimeyi, yol arkadaşı.
Kızlarıma da öyle derim. Onlar benim yol arkadaşım. Sen de keza aynı şekilde. O yüzden çok çok teşekkür ediyorum.
Gamze:
Ya rica ederim. Eee, bunu, hmm, buradan şeye de bağlamak istiyorum. Ben bunu iş olarak da yapıyorum ya-
Yani insanlara bir programla, o yolu görme, o yolu açma, ve yürüme cesareti sunduğum bir program var. Bazen, tabii burslu öğrencilerimiz var, hediye ettiklerimiz var, desteklediğimiz bir sürü öğrencimiz var. Bazen böyle alma ve alma verme dengesini korumak için para alıyorum. Para almak bile istemiyorum, çünkü ben bunu o kadar severek yapıyorum ki.
Bunu da şöyle görmeye çalışıyorum: benim çok severek yaptığım işte siz bana teşekkür ederken de onlarla hayatımı sürdürüyorum. O kadar güzel sohbet ediyorsun ki…
Ebru:
Sen de öyle.
Gamze:
Soruyu- sorunun yanında böyle bir sürü bana şeyler açtın, alanlar açtın konuşabilmem için. Çizim benim hayatımın her yerinde, Ebru. Şu an sen anlatırken bile işte röportajı yapacağız diye yanımda defter getirdim kalemle. Az önce sen konuşurken senden çok etkilendim. Kağıda bakmadan senin bir böyle karikatürize bir illüstrasyonunu çizdim. Benim nefes alma biçimim, yani kendimi ifade etmek istediğim… Şu an mesela konuşarak ifade edebiliyorum. Bu- bunun yetmediği zamanlarda yanımda hep defterim oluyor. Kendim şeyi düşünüyorum, yani bu çağda yaşayan insanlar olarak kendi kendimize bir sohbet hali gerekli. Yani başkasına ifade etmek için çizim çok önemli ama kendi kendimizi, buna regüle etmek diyorum. Mesela bunu öğrencilerimden öğrendim. “Çizimle regüle ediyoruz.” dediler ken- kendimizi. Aa, dedim, demek ki ben de kendimi regüle ediyorum çizimle. Yani ben ne yaptığımı çok bilmeden anlatıyorum.
Ebru:
Evet.
Gamze:
Benim için su gibi, ekmek gibi, hava gibi.
Ebru:
Ve şöyle, ben de mesela, meslekten de dolayı şimdi radyo televizyon okudum ben. Hani bunun içinde fotoğrafçılık vardı, gazetecilik vardı, yapımcılık hepsi vardı tabii ki. Ben de çocukluğumdan beri her zaman sülalede ya da arkadaşlar arasında tek profesyonel fotoğraf makinesi olan şahıs bendim.
İşte düğün olsun, dernek olsun, gezi olsun, bir şey olsun; ölümsüz yapmak istediğim her anın fotoğrafını çekerdim.
Hâlâ öyle. Bir arşivim var, yani hard disklere sığmıyor artık. Ben şeyi görüyorum sende: günlük yaşantında ölümsüzleştirmek istediğin anı ben fotoğraf çekiyorum ama sen çiziyorsun bunu.
Gamze:
Evet.
Ebru:
Ve bu da çok güzel bir şey yani. Hani bildiğim için birçok, defterlerin var, derslerde de bunu gösteriyorsun örnek olarak. Hayatının en farklı anlarını, bazen inişlerde ama bazen çıkışlarda, bazen mutsuz ama bazen mutlu günlerinde de çizimler ortaya çıkıyor, renkler ortaya çıkıyor ve bu gerçekten çok- yani sanat yapıyorsun bunu. Hani ben fotoğraf çekiyorum belki evet, ya da benim gibi olan var, onu ölümsüzleştiriyor. Hani kırk yıl sonra bile, o fotoğrafı açtığında o günü hatırlayabiliyorsun. Sende de hani kırk yıl sonra bile o sayfayı açtığında o günü o çizimle…
Gamze:
Evet
Ebru:
… hatırlayacaksın. Gerçekten müthiş bir şey bu.
Gamze:
On yıldır günlük tutuyorum ve çekip… Kafamda “A, o gün, o zamanlar ne yapmıştım, ne giyiyordum, kimlerle görüşüyordum, ne demişlerdi?” çat oradan çekip bakıyorum hakikaten, fotoğraf arşivi gibi. Çok doğru söyledin, bence hepimiz bir şeyler seçiyoruz hayatta. Kimisi, belki hepimizin yaptığı sanat olmuyor. Birisi o günü elemini, kederini, neşesini yemeğe akıtıyor, yemek olarak yiyoruz onu. Bazısı müzik yapıyor, bazısı çok görünür oluyor. Bütün enerjisini, işte Burak oyunculuk yapıp ekranda, tiyatroda aktarıyor. Bir şekilde dönüştürüyoruz hepimiz, hepimiz bence. Kimisi yürüyor, kimisi konuşuyor, kimisi sigara içiyor muhabbet haliyle, kimisi koşuyor, kimisi spor yapıyor. Ben de vallahi bir on yıldır hayatımın her yerinde yazıyorum, çiziyorum. Uyandığımda yazıyorum, durduğumda…
Ebru:
Tam da bunun üstüne şunu sormak istiyorum: Eline kalemi, fırçayı, boyayı almak istemediğinde, elin onlara gitmediğinde ne yapıyorsun?
Gamze:
Çok güzel bir soru. Ben resim yapıyorum ama Gamze Alıcı nedir, kimdir dediğimizde bir sürü şeyden bir tanesini bu aralar yapıyorum, değil mi? Bu aralar çizerim. Belki on yıl sonra konuşacağız, ben oyuncu olacağım, belki ben yazar olacağım, bambaşka bir şeyler konuşacağız.
Ebru:
Belki de birlikte tiyatro oyunu yazıp yöneteceğiz.
Gamze:
Neler neler! Belki röportajı başkası yapacak, sen mesela orada başka bir kimliğinle oturacaksın gibi. Yani beslendiğimiz bir sürü kaynak var. Resim bunlardan biri ama benim de böyle elimin kağıda, kaleme gitmediği başka şeyler oluyor. Neler yapıyorum? Mesela arketip kartlarını ve tarot kartlarını çok seviyorum son bir yıldır, biliyorsun. Onlarla açıyorum, oyunlar oynuyorum, hayallerimi onlar aracılığıyla, semboller üstünden kendi kendime anlatıyorum. Örgü örüyorum, müzik dinliyorum. Kitap dinlemeye, kitap okumaya bayılıyorum. Kesiyorum, biçiyorum.
Ebru:
Yani elin kaleme, fırçaya gitmese de yine de bir tür sanat yapmak istiyorsun veya yine bir kitap okuyorsun. Yine bir şeyler yapıyorsun yani.
Gamze:
Bence güzel de bir şey. Bu hep böyle değildi. Bu bir, bir tık yaşarken şeyi görüyorum; mesela çocuklar sıkılıyorlar ya, bir arkadaşım beni hep gördü. Hatta ismini de anayım, Gizem Ceren. Ve hamileyken dedi ki “Sana benzesin.” Ve çocuk doğar doğmaz da kitaplarla büyüttüler. Hemen de yanında şey taşımaya başladılar -belki her çocukta böyle olmayabilir, her ailede böyle olmayabilir ama burada tuttu- defter, kalem, boya taşımaya başladı annesi ve çocuk şu an beş yaşında. Aynı benim gibi okulda da yapıyormuş, buluşmalarda da yapıyormuş, çıkarıp çizmeye başlıyor. Yani illa canı sıkılması da gerekmiyor. Yani bir uğraşı, elleriyle yaptığı bir şey var. Hayatın içinde büyüyor. Yani sıkılma imkanını, biz buna dışarıdan bakınca sanat diyoruz ama sıkıldığı şeyi, duygusunu, fikrini dönüştüreceği bir şeyler buluyor çocuk. Ve ben de öyle, öyle gibiyim. Yani bir uğraşım var, ellerim hiç boş durmasın. Hamur silgi yoğururum tamamen boş durduğumda da.
Şeye çok özeniyorum yani keşke daha çok örgü yapsam. Kendim için bazen maddi zorluk yaşadığımda satabilecek ürünlerim elimde olsa, birilerine destek için yapsam, hediye yapsam… Bir de yapıp yapıp kenara atıyorum resimleri de onları da. Ben biri evlendiğinde, birinin doğum günü olduğunda şeye çok bayılırım, el emeği bir şey götürmek.
Ebru:
Çok anlamlı.
Gamze:
Sen de bizim catering şirketimiz gibi dostluğunla pişirip pişirip getiriyorsun her güzel günümüze. Bu ellerin boş durmama hali güzel.
Ebru:
Peki bu eller en çok neyi çizmeyi seviyor, sevgili Gamze Alıcı?
Gamze:
Bu eller, galiba en çok eller ellerimi çizdim sanıyorum ki, tutan ellerimi. Yüzümü, benim masamda bir makyaj aynası var. O makyaj aynası görmek, gözlerimi görmek için. Otuz yıl ben ne yaşadıysam, ben yaş olarak da otuz göstermiyorum. Bir gün bir taksi şoförü çok güzel demişti. Herkes çok pozitif alır benim yaşımı göstermeme halimi. Ama adama “ben otuz dokuz yaşındayım” dediğimde, kendisi yirmi iki yaşında falanmış, benden on yedi yaş büyük birisi, benimle yaşıtı gibi konuştu. Sonra, “Kaç yaşındasın sen?” Hani üniversite öğrencisi gibi gördüğü bir mantıkla. Dedim ki: “Ben otuz dokuz yaşındayım.” Döndü bana, şey dedi: “Neler yaşadın sen ya?” dedi.
Ebru:
Normalde neler yaşlanmışsın gibi olur, sende tam tersi.
Gamze:
Ama şey gibi baktı. Ben dedim zaten psikoloğa gidiyorum. Dedi ki, “Neler yaşadın acaba?” dedi. “Böyle çocuk kaldın” dedi.
Ebru:
Evet, belki de çocukluğunu yaşamamışsındır.
Gamze:
Peter Pan gibi, böyle çocukluğunu sonradan yaşayan biri gibi. Ben çok yüzümü, kendimi çizmeyi çok seviyorum. Çünkü onu anlamayı, görmeyi… Bazen kendimi aynadan bakıp çiziyorum, yeterince coşkum- Bir de çizmek çok şey gibi, mesela ben hani fotoğraf çekince şey deriz ya, “Aa, bu güzel çıkmamış.” Bunu resimler için de yapıyorum. Ben bir kendimi çiziyorum. “Burada yeterince mutlu çıkamadım” deyip yaklaşık böyle gözlerimi büyütüp tekrar çiziyorum ve o çıkana kadar onunla uğraşıyorum. Ben kendimle uğraşmayı çok seviyorum.
Ebru:
Yerli Frida diyorum sana o zaman.
Gamze:
Çok güzel olur.
Ebru:
Bu arada şunu da belirtmek istiyorum, belki ileriki sorularda böyle şeyler de vardır ama şimdi benim iki tane kızım var ve mesela ilk hatırlıyorsan, ilk seninle ilk atölyelerimizde, ilk kurlarımızda çizdiklerimi kızlarım da taklit etmeye başladı.
Gamze:
Duvarlara yapıştırıyor, duvarlara şeyi yapıştırıyor, senin taklit ettiğini taklit edip altına yapıştırıyorlar.
Ebru:
Aynen öyle ve bu beni çok mutlu ediyordu. Şimdi de mesela büyük kızım özellikle çok benden güzel göz çiziyor, vücut çiziyor falan.
Gamze:
Biz perspektif bilmiyoruz Ebru, o kendiliğinden perspektif öğreniyor oran orantı.
Ve şey yani, biz çocuk gibi çiziyoruz, o daha yetişkin gibi çiziyor. Ben helal diyorum.
Ebru:
Şimdi ben çocuklarımı elimden geldiği kadar böyle kültür ve sanatla büyütmek istiyorum…. istiyorum, öyle yapmaya çalışıyorum. Onlar da Burak’ı da seni de çok seviyorlar zaten biliyorsun bunu. Geçen-
Gamze:
Nefes’le Neva buradan selam söylüyoruz.
Ebru:
Geçen, kızım tablete bakarak Neşet Ertaş’ı çizmiş. Çünkü okulda konusu Neşet Ertaş’tı. Ben de hatta gittim, bütün sınıfa Neşet Ustâ’yı anlattım falan böyle, öğretmen istedi. Eee, “Kızım” dedim, “Neden, tablete kağıdı yapıştırıp, yani taklit, böyle direkt çiziyorsun onu? Karşıdan bakarak çizsene” dedim. Bana ne dedi biliyor musun? “Anne, ben Gamze Alıcı mıyım?” dedi. “Daha çok yolum var Gamze ablam gibi olmak için.” dedi.
Bu bile beni o kadar çok mutlu etti ki. Yani benim hocam, aynı zamanda arkadaşım ama çocukların gözünde bir öğretmenimsin sen. Hani çok güzel bir şekilde örnek alıyorlar seni ve hani, senin gibi olmaya daha çok yolları olduğunu düşünüyorlar. Bu da sana bir motivasyon konuşmamdı.
Gamze:
Ama buradan şeyi de söyleyeyim, çocuklar ne kadar rahatlar bak, biz hep kopya çekmenin çok yasak olduğunu düşünerek büyüdük. Kopya çekmeyi ben, biliyorsun sen bayağı dört aşama geldin bu atölyelere.
Kopya ödevleri verdim. Kopya en iyi yol. O kendiliğinden zaten şeyi öğrenmiş aslında, Gamze Alıcı olmak onun için ha deyince yapabilmek. Ama zaten ha deyince yapabilen biri de öncesinde çok çok kopyaladığı için… Ya ne güzel! Biz, bizim derste olma, eğitim, merak halimiz, arkadaşlığımız kendiliğinden onları etkilemiş. Aferin bize.
Ve cesuruz…
Ebru:
Aynen. Çizim sürecinde tamam hissi ne zaman geliyor sana?
Gamze:
A, ne kadar güzel. Bazen hemen gelir, bazen böyle kafamda dolaştırırım. Bir, iki ay sonra bir şey eklerim. Yani burada şeyi çok seviyorum ben. Ben şiir çok severim. Yahya Kemal’in bir anısı vardır: Günlerce gezdirmiş, en sonunda bir yere virgül koyunca tamam demiş gibi.
Yani, eksiltmek, arttırmak, çok eğlenceli geliyor bana. Yani bitti hissi, o da çok tuhaf. Kendin yaparken sanat yapıyor gibi hissetmiyorsun ya Ebru, bence bu sende de vardır. Hani sana da sormak isterim. Bazen size şey diyorum ya, “Ay sanki burası bir şey istiyor ya. Sanki hani arka plana bir böyle bir coşkulu bir renk versen orası uçacak gibi geliyor” ya.
Bazen de şey oluyor: “Ay, hmm, şunu kessek, buradan alsak mı acaba? Burada kaybolmuş gibi” falan.
E, bu da yarın değişiyor, ertesi gün değişiyor. Ben öğrencilere derste şeyi de söylüyorum: Ben mesela dedim ki “arkayı boya” ama senin canın boyamak istemedi. Salla benim fikrimi, sen ona bitti diyorsan bitmiştir.
Bazen hemen biter, bazen hiç bitmez. Ama bunda da şeyi söylemek istiyorum: Ben çok hızlı resim yapıyorum. Bazen böyle yürürken, konserlerde, tiyatroda falan da karanlıkta, çala kalem yapılmış şeyler. Bir kere, koroya gidiyordum ve koroda şarkı söylerken başka bir grubun, korodan bir grubun konserinde ben çala kalem onlar söylerken çizdim. Bana dediler ki: “Gamzeciğim, sen bize bu görseli sat, biz bunu tişörtlerimize bastıralım.” Hatırlıyorum, işimi satmaya henüz alışmadığım zamanlarda maile şöyle dönmüştüm: “Ama ben bunu beş dakikada yaptım, nasıl satayım?” Sanattan anlayan arkadaşlarım demişler ki: “O öyle değil, sen bir şeyi yaptın ve bitti geliyor sana. Onlara da bitti geliyor. Kimsenin umurunda değil bunu iki yılda mı yaptın, bir yılda mı yaptın, beş dakikada mı yaptın? Senin de tarzın bu demekki.” falan filan. Ama bir sürü işi geri çevirdim. Çok hızlı yapıyorum ve hemen bitti hissi geliyor diye.
Şeyda diye bir arkadaşım var, size de derslere misafirliğe gelmiş. Hem masaj terapisti hem çizer. Çok severim Şeyda’yı. O da benim gibi elleriyle hiç durmaz. O çizer, çizdikten sonra bir tekniğe aktarır, baskı yapar. Yani onu sonra Photoshop’a aktarır. Cihazlarda düzeltme yapar. Şeyda’nın uzun bir süreçtir ve ben bunu kıskanırım. A-aa! Böyle aylarca uğraşıyor bir çizim için falan. E, şimdi ben çala kalem yapıyorum. Ucuz bir kağıda, ucuz bir kalemle yaptım, bitti.
Şimdi ben, çocuk kitabı yazıyorum, çiziyorum ama hiç basamıyorum Ebru, çok çabuk yapıyorum diye yani. Bu benim yolda olduğum bir süreç. Ne de güzel sordun, buradan da böyle, hayalimizi dillendirmiş olalım. Şimdi günümüzdeki adı manifest bunun ama-
Ebru:
Bu aralar manifestlerin senin çok tutuyor. O yüzden bence bunları da hemen-
Gamze:
Manifesti Türkiye’ye ben getirdim.
Ebru:
Evet, hemen yayınevi açıyoruz ve takır takır bütün kitaplarımızı basıyoruz.
Gamze:
Hemen de gelir, kitap teklifi gelir. Ne zaman dillendirsem birileri hemen “çizer misin?” diyor. Korkuyorum, ben çok hızlı çiziyorum. Yani biri bana kitabını getirecek, ben-
Ebru:
Belki de bu senin dediğin gibi-
Gamze:
Evet, bende böyle bir tarz.
Ebru:
Bazı çizerler var, belki yıllar boyu sürüyor. Bazıları da senin gibi…
Gamze:
Hemen çiziyorum. Bir de şey gibi, yani işte yürüyerek çiziyorum, işte ne bileyim, banyoda duşta kağıt kalem götürüyorum, yatakta çiziyorum. Tam böyle yatakta çiziyorum, tembellik yaptığım ve yatakta ürettiğim zamanlar… Marka adı verebiliyor muyuz rahatça? Vermeyelim.
Ebru:
Vermeyelim.
Gamze:
Bir büyük bir marka için, ücretli görseller hazırlıyordum. Tümünü yatakta çizdim ve çok gerildim. “Ya Gamzeciğim” dedi, “kalk, bir paralı iş almışsın, masana geç” falan filan. Belki masada o kadar güzel çıkmayacaktı ama.
Evet, o hafta bir dergi okudum. Bir sanat dergisi, bağımsız dergi olduğu için bence söyleyebilirim: Bant Mag.
Kapak sayısındaki sanatçı, şöyle yatakta çizdiğim resimler diye zaten sergi yapmış. Kendime benzeyen insanlar buluyorum kendimden utandığımda. Çok mutlu olmuştum. Kadının bütün sanat yaşamı yatak. Salonunun, evinin ortasına zaten tek oda, kocaman bir yere atmış yatağı, “Pijamalarımı çıkarmıyorum” diyor. Ha, dedim, benim gibi insanlar var ve bundan utanmak yerine zaten adını böyle koyuyor… Bunlarla barışman lazım, bana göre çünkü hemencik bitiveriyor bazı şeyler.
Ebru:
Evet, aynen öyle. Şimdi, yazarlık kimliğin de var aslında en başında da bahsettik ve hikaye anlatıcılığı, masal anlatıcılığı gibi doğaçlama, tiyatro, drama eğitimleri aldın, metin yazarlığı. Bir de meslektaşız, diksiyon eğitmenliği.
Gamze:
Ah, ah, ah!
Ebru:
Yani “çocuklara masal anlattım” dediğimiz gibi, bu süreç senin için nasıldı? Yani aldığın eğitimler illüstrasyona nasıl yansıdı? Ya aslında çok illüstrasyon gibi bir hayatın var aslına bakarsan. Yani çok dolu dolu.
Gamze:
Teşekkür ederim. Ne tatlısın ya! Bir gün ben de seninle röportaj yapacağım. Soruları ben hazırlayacağım ve sana da…
Ebru:
Anlaştık.
Gamze:
Dergiyi nasıl çıkarı- Aa, çok güzel bak, dergiyi çıkaran ekibe Berna Silvia’ya da selam söyleyelim.
Eskiden bizimle çalışan Sabişe’de selam söyleyelim. Sizlerle röportaj yapacağım, bunu unutmayalım. Bunu da manifestledik.
Ebru:
Evet, manifestledik hemen. Birinci yıla özel yapıyoruz.
Gamze:
Bir sürü şey yaptım. Bir kere ben şeyi çok seviyorum: neyle uğraşıyorsam, neyle para kazanacaksam onu icığını cıcığını böyle kılı kırk yararak öğrenmek ve anlatmak. Benim en çok sevdiğim şey bence birilerine bir şey öğretmek. Mesela, diksiyonda şu an kesin bir sürü hata yapıyorumdur. Çünkü gündemimde diksiyon yok, gündemimde çizim var. Diksiyon, öğretmenliği yaptım hakikaten İSMEK’te dört beş yıl kadar çalıştım. Bunlar nasıl besledi illüstrasyonu? Altı yedi yıldır, işte altıncı yılını kutladık Cin Ali Bile Çizemem Atölyeleri’nin-
Ebru:
Yedinci yılı içindeyiz, evet.
Gamze:
Bir akademi oluyoruz. Eee, Burak “Derdimizi Anlatacak Kadar Yazmak” atölyesi veriyor. Bu ismi de “derdimi anlatacak kadar” yazmıştı benden ders alınca Saadet Instagram’ına ve orada “derdimi anlatacak kadar çiziyorum”. Bana çok tatlı gelmişti. Ben bir süre böyle Instagram’ıma alt başlık olarak beni tanıyan, yeni ekleyen insanların dikkatini çeksin diye böyle tatlı şeyler “Mükemmel olmasak ne olur?” “Reddedilenler Salonu” gibi başlıklar koyuyordum. Burak onu çok sevdi. Saadetciğimizden izin aldık, “Derdimizi Anlatacak Kadar Yazmak Atölyesi” koyduk.
Aynılarını şeyde de yapmak istiyorum: Bir şeyi- ben bir sürü şey öğrenmeye çalıştım ve şunu çok iyi biliyorum, bazı şeyleri çünkü sabırsızlıktan öğrenmeyi başaramadım. Enstrüman çalmak mesela. Bir şeye başlamak, hele ki bir yetişkinken ve başka alanlarda başarılı bir yetişkinken bir şeye başlamak zor. Çünkü bir şeye başladığında bol bol hata yaparsın. Olmaz, oldurmaya çalışırsın, hayal kırıklığına uğrarsın. “Ay bu yaşta bunlara niye girişiyorum?” dersin. Bizim zamanımızda nöroplastisize yoktu biz büyürken. Şimdi böyle bir kavram var. Nöroplastisize ne? Beynimizdeki nöronlar, hücreler, artık öğrenmeyle alakalı ne varsa, yeni bağlantı kuran şeyler hep aktifmiş. Hayat boyu öğreniyorsun, açılıyor, aktif. Ama bize küçükken ne diyorlardı? Bazı şeyler yaşında öğrenilir. Yani hep şeyi duymuşuzdur, işte piyano, bale… Bunlar için sonradan başlanmaz. Küçük yaşta başlayacaksın. İşte, üniversite yaşı var, sonrasında üniversite okuyanlara çok garip, yani bundan yirmi otuz yıl önce, ekstremdi böyle şeyler. Oysaki hayat boyu öğrenme var şimdi. Yaşadığın sürece yaşın kaç olursa olsun
Ebru:
Bir de şey vardı bence bizim dönemimizde: her şey mükemmel olsun.
Gamze:
Ah, bu da çok güzel!
Ebru:
Çok güzel olsun ama bir, Gamze atasözü ne der? “Mükemmel olmasak ne olur?” der.
Gamze:
Ne olur? Mükemmel olmazsan?
Ebru:
Bizim anlaticil.com’da illüstrasyon, ekimiz var. Orada direkt başlıkta “Mükemmel Olmasak Ne Olur?” diye senin yazın başlıyor.
Gamze:
Çok iyi yapmışsınız. Çünkü mükemmellik başlamanın katili. Bence bir sürü insan bir sürü şey yapabilir. Biz de bu arada çağı değiştirenlerdeniz. Yani yedi, yedi yıldır bir sürü insan resim yapıyor, bir sürü insan yazı yazıyor. İleride bunu akademileştirip, akademiden kastım da farklı alanlar: enstrüman çalanlar için, şarkı söyleyenler için… “Ay ben hiç dans edemem ki.” Ben diyorum ki, ya hiç arkadaşının- tamam, ben de işte tango yapamam ama dans dediğin illa planlı programlı, adım adım ayarlanmış bir şey değil. Herkes bir yakın arkadaşının düğününde halay çekiyor, iki sağa sola sallanıyor, hiçbir şey yapamayan alkış tutuyor.
E, bu da bir tempodur, bu da bir danstır. Bizim hayata bakış açımız böyle. Yani hevesliysen, istekliysen, istiyorsan yaparsın. Yaparken de mükemmel olmayı hedeflemeden başlamak bence bu- buna ben, kırılganlık konusunu açarak cevap veriyorum. Çok kırılgan bir alan. Kocaman insan bir şey yapmaya başlıyor ve kendi kendine şöyle istiyor ya, yapayım da olsun.
Hani böyle enstrümanı ele alınca şey de çok olur ya, mesela ben Burak’a didgeridoo almıştım. Neyde de çok olur, eline alan bazıları hemen ses çıkarmış. Böyle işte efsane. İşte gitarı almış biri notasız çalmaya başlamış falan. Yani Tanrı vergisi bir yetenek olduğuna inanıyoruz.
Ebru:
Evet, burada bir parantez açmak istiyorum. Ben çocukken, birçok şeyin, müzik aletin eğitimini aldım. İşte bağlama, gitar gibi vurmalı vesaire. Bunların hepsini aldım ama sonra dedim ki: “Ya evet, ben yaptım bunu ama mükemmel olamıyorum,” diye bıraktım.
Gamze:
Bak hiç konuşmıyorum, hiç bilmiyordum senin bağlama bile çalabildiğini.
Ebru:
“Çarşamba’yı Sel Aldı” türküsünü çalıyordum öyle söyleyeyim. Eee, ben sende ve Burak’ta en çok sevdiğim şey şu: dediğin gibi, mükemmel olmasan ne olur? Çiz, rengin var, korkma. Mesela, ben, Almanya’da ilkokul, ortaokul eğitimimi aldığım için Türkçedeki birtakım şeylerde sıkıntılar yaşıyordum. Evet, şu an diksiyon eğitmeni olabilirim ama konuşmak, yazmak, işte edebiyat bilmek, gramerini bilmek bunlar çok başka bir şey ve Burak Hoca’ya dedim ki: “Ya hocam, ben çok şeyler yazmak istiyorum ama işte o Türkçe hatalarım olur mu? Eee, nasıl olur? Korkuyorum. İşte noktalama, paragraf ayrımı, bunlar da hata.” “Sen bir yazar mısın ilk önce?” dedi.
Gamze:
Bu, bu çok güzel bir şey söyledin. Bir yazar arkadaş- şu an kitapları yazılı, yani basılı insanlar da aynı şeyleri de, şeylerden endişeleniyor. “Hızlı yazınca noktalama işaretlerini düzeltemiyorum, kötü oluyor.” diyor. Editörün işi ne?
Böyle bir meslek grubu var, yani yazdıklarımızı gözden geçiren, fikirler veren, düzelten. Sen, aksın senden, bırak!
Ebru:
Burak Hoca da dedi ki: “Sen ilk önce bir taslak hazırlar mısın? Yaz.” dedi. “Onların hepsi sonradan gelir-
-sonradan olur.” Çünkü ama neden biliyor musun? Bu baskı var ya, bizim nesilde özellikle. Her şey çok güzel olsun, noktalama, virgül… Evet falan. Şey, bir katı kural, koymaya çalışıyorlar. Bu sebepten dolayı belki insanlar da böyle baskılarda olabiliyor. Ama bence dediğin gibi herkes çizebilir. Burak Hoca’nın dediği gibi röportajımızı yine, dinleyebilirsiniz. Hem Spotify hem de YouTube kanallarında anlatici.com yazdığınızda tüm söyleşilerimiz, röportajlarımız, var orada. Burak Hoca da aynısını söyledi:
Herkes yazabilir. Yani sadece, başlamak gerekiyor bir şeye.
Gamze:
Kesinlikle. Başlamak, “mükemmel olmasa da olur” demek ve yani, onu kitaba hazırlayan, onu sergiye hazırlayan, işte diyelim ki sesin güzel, söylemek istiyorsun. Benim çevremde çok arkadaşım, bir arkadaşım, çok güzel şarkı söyler, kendi kendine söz yazar, beste yapar ama çekingen. Kim bilir kafasında neler vardır? Günün birinde profesyonelleşmek istese zaten destek alacağı insanlar var. Muhtemelen destek almadan hiç kimse, yani sanki Tarkan, Madonna… Çok büyük isimleri örnek veriyorum ama tek başlarına mı öyleler? Arkalarında koskocaman bir ekip var. Sezen Aksu’nun bir sürü enstrüman çalanı, bir sürü arkadaşı, dostu, stüdyosu, bilmem nesi var. Yani özendiğimiz insanların arka planlarını hiç bilmiyoruz. Bir de başlama yaşını da çok bilmiyoruz. Biz sanıyoruz ki bu insanlar öyle doğdular. Hayır, Ursula Le Guin ilk- “Ben büyüdüğümü hissettiğimde otuz üç yaşındaydım.” diyor. Annesi de yazar Ursula Le Guin’in ve annesi altmış yaşında kitaplarını yayınlamış. Yani bir sürü yazar, çizer, oyuncu mesleğe belki kırk yaşında başladı, belki elli yaşında başladı. Biz onları göz önünde gördüğümüz zaman her şeyi mükemmel yapıyorlar. Hep böyle mükemmel oldular ve bunu da zaten doğuştan, Tanrı vergisi bir şeyle bir yere koydular. Hayır, herkes acı çekiyor, herkes bekliyor, herkes heves ediyor. Geçen arkadaşım bana moral olsun diye şeyi söylüyor mesela: Nur Sürer. Çok geç başlamış mesleğe. Öyle sıkıntılar, öyle acılar yaşamış ki… Ama biz sanıyoruz ki Nur Sürer hayatımızda hep var. Hayır, kadın kırk yaşında falanmış yani başladığında oyunculuğa.
Ebru:
Aynen, aynen öyle. Şimdi, benim bir konağım var deyip de ertesi hafta konak, kiralamak… Yani gerçekten manifest deyince de sen Gamze, öyle söyleyeyim. Nasıl atölyeler veriyorsun ve atölyelerde neleri hedefliyorsun? Bunu da, söyleyelim, birazdan atölyeler hakkında da, net bilgiler vereceğiz sizlere sevgili dinleyicilerimiz.
Gamze:
Konağımızı biz iki kadın tuttuk. Eee, dört katlı bir konak, bir kat arkadaşım Nesli’nin yaşam alanı. Kendisi bir mimar, oğluyla birlikte en üst katta yaşayacaklar. Onların alt katı benim ev alanım, iki katımız da atölyeler. İnsanlarla bir arada olalım, dersler yapalım, belki mini konserler, tiyatro, söyleşiler, imza günleri…
Niyetimiz böyle bir şeydi konak tutarken. Konağımızın henüz bir adı yok. Bir adı ve bir sayfası da olacak ve bundan sonra yüz yüze, yapacağımız şeyleri de kendi mekanımızda yapmak için böyle bir konak tuttuk Balat Fener’de. Eee, atölyelerimizi yüz yüzeye entegre etmek istiyoruz. Şu an ben arada workshop’lar yapıyordum ama düzenli olarak orada da öğrenci yetiştirmek çok istiyorum ve çevremde de bir sürü sanat alanında ürün veren insanlar var. Onların ürünlerini, orada belki, herkesin görebileceği bir biçimde konumlandırmak ve başkalarının da dersler verebilmesi… Ve verdiğimiz bütün derslerde hep, kullandığımız şey yetenek değil, heves, oyun, eğlence.
Ben- bunu dinleyip şey de olabilir, “Ben yetenekliyim.” diye düşünen de olabilir, saygılıyım. Belki yetenek diye bir şey vardır ve o kişi yeteneklidir. Ben ona karışmıyorum. Ben kendimi yeteneksiz hisseden ama hevesli olan insanlarla çalışıp yapabilirsin diyen bir yerdeyim.
Ebru:
Online da devam edecek mi?
Gamze:
A, evet!
Ebru:
Onu da söyleyelim. Çünkü Gamze ne sadece İstanbul ve çevresinden değil, Ankara’dan var, İzmir’den var.
Gamze:
Ay, her yerden var.
Ebru:
Bizim sınıfta öyle. Evet, Türkiye’nin hatta Amerika’da bile eğitim veriyorsun.
Gamze:
Vallahi şu an Dubai, Emelcim var Hollanda’dan. Evet, Almanya, Hollanda, Finlandiya, Avusturya, Avustralya.
Ebru:
Yani online olarak da devam edecek mi bu eğitimler?
Gamze:
Tabii ki, ben online’lardan bence hiç kopmam. Çünkü Türkiye’nin ve dünyanın her yeriyle buluşuyoruz. Bir de biz dersleri kaydediyoruz, biliyorsun. Kırk gün boyunca tekrar izlenebiliyor. Bu büyük avantaj.
Ebru:
Evet, katılamayanlar kayıtlardan tekrar izleyebiliyorlar, oradaymış gibi. Gamze çünkü katılamayanların adını da her zaman zikreder.
Gamze:
Aynen. Ders, ders içinde yoklamayı alır, çıkıştır şey yapar: “Ebru sen gelemedin ama bak sana selam söyledik, sana ödev verdik.” falan. Bunu çok önemsiyorum, çünkü ben de şahsen, yoga yapıyorum online’dan. On dersin belki ikisine canlı katılıyorum ama yani benim bence eğitim, birlikte bir şey yaptığım, ürettiğim, eğitim aldığım insanlar-… benim şansım. Onlardan öğrendiklerimi de uygulamayı çok seviyorum.
Ebru:
Tam da sorum bu. Ne katıyor sana atölyelerde insanlarla birlikte üretmek?
Gamze:
Ya, ben çalışkan değilim sanıyordum. Çalışkan insanları çok kıskanırdım. Çalışkan değil- bence bir insan bir şeyi böyle bakıp ay gıpta ediyorsa kesin kendisinde vardır ve onunla barışmamıştır, henüz açığa çıkmamıştır. Bu da böyleydi. Ben çok çalışkan olduğumu öğrendim ve insan ilişkilerimin çok iyi olduğunu tekrar tekrar öğrenmiş oldum. Çünkü ben öğrencileri, öğrencilerle çalışırken hiç yüzde yüz iş gibi bakmadım. Yani bir yandan hep gruplar açıp sınıfların dolmasını isteyen, içimde bir kendimin sekreteri olan, kendimin kalem kağıtla gezip kendimin ajandası olan bir yanım var. Ama ben hep insanlarla sohbet edip, “İhtiyaçları ne? Onlar için ne yapabilirim, neyi nasıl geliştirebilirim? Saati mi değiştirmemiz gerekiyor, şunu şöyle mi yapmamız gerekiyor?” Yani insanlara uymak, uydurmak, birlikte gelişmek, birlikte öğrenmek. Senin devam ettiğin, sen dört aşamayı çok düzenli aldın. Altıncı aşamada katılımcılarımızdan biri grubumuza bir eğitim de verdi. Yani kendi içinden eğitimciler çıkaran, bir şey de olsun. Şeyi de çok seviyorum ben, başka arkadaşlarıma pas atmayı. Benim gibi eğitimler veren resim alanında bir sürü arkadaşım var, bir sürü sanatçı var. Biz bir aşamamızda, beşinci aşama diyoruz ona, ben bir sürü illustrator konuk alıp öğrencilerim onlarla tanışsın istiyorum, onlarla sohbet etsin. Yani benim bakış açım bu. Hani az önce dedim ya, ben bir şeyleri çala kalem yapan, malzeme olarak kağıdı, kalemi ve suluboyu seven birisiyim. Şeyda baskı yapıyordur, işte Gonca’m yine dijital çalışıyordur, pastel kullanıyordur. İşte bize panpas- ne toz?
Ebru:
Panpasta.
Gamze:
Şeyi o öğretti. Farlardan boya yapabilirsinizi o öğretti. Belkıs dijital, Belkıs Aksu dijital çalışmanın, faydalarını bizle paylaştı. Esra’yla suluboya atölyeleri yaptık. Ben bir arada olma, birlikte üretme, dayanışmayla ilerleme halini çok seviyorum. Yani burada bir, eğer bir illüstrasyon pazarı, illüstrasyon eğitim pazarı varsa, ben bütün komşularıma selam veren ve öğrencilerime de “Benden bunu aldınız, şundan şunu alabilirsiniz, bundan bunu alabilirsiniz.” diyen, dünya barışına hizmet eden bir yerdeyim bence.
Ebru:
Evet, şimdi aslında bazı sorular hazırlamıştım ama bunu konuştuk. Çoğunu konuştuk. O yüzden şöyle devam…
Gamze:
Çok gevezeyim Ebru ben.
Ebru:
Aaa, lütfen.
Gamze:
Konu konuyu açıyor.
Ebru:
Konu konuyu açıyor ama bir yandan da cesaretlendiriyor bu, dinleyicileri diye düşünüyorum.
Gamze:
Teşekkür ederim.
Ebru:
Çocuklar neden rahat çiziyor? Yetişkinler niye çizmekten korkuyor, özgürce niye çizemiyor? Biz neyi kaybediyoruz ve ne zaman ya da ne oluyor da kaybediyoruz?
Şunu da söylemek istiyorum bu soruya sen cevap vermeye başlamadan: büyük kızım, çizimlerinden sana bahsettim, gösterdim ve dedim ki, “Eğitim aldırayım mı?” Sen-
Gamze:
“Aldırma.” dedim, evet.
Ebru:
Şimdi çok merak ediyorum bu soruların cevabını.
Gamze:
Çocuk- çocuklarla çalışacağım bir şekilde ama çocuklarla çalışırken tam hazır olacağım umuyorum ki. Ben şimdilik ebeveynlere, “Çocuğum ders alsın mı?” diyen ebeveynlerle uzun uzun sohbetler ediyorum. Diyorum ki: “Çocuklarınıza malzeme alın, çocuklarınıza alan açın.” Eee, kendimize nasıl yaklaşıyorsak şefkatle, onların da kendilerine öyle bir şefkatle, yaklaşmalarını istiyorum. Yani küçücük çocuğa, sorumluluklar yükleyen, eksiklikleri üstünden giden bir eğitim aldırmayın. Atölyeler vardır, sanat yapıyorlardır birlikte. Ne güzel, öyle liderlerle çocuklar çalışsın ama klasik resim eğitimi almalarına bence çocukların gerek yok.
Ebru:
Çünkü bence her hoca birazcık da onları bir kalıba sokacak. Ama sen mesela demiştin ki, “Nefes kalıba girmesin ve kendi özgürce çizimlerini yapsın.” demiştin. Bu gerçekten…
Gamze:
Bak, bizim kalıbımıza bile girmemiş. “Neşet Ertaş’ı niye kopyadan aldın?” dediğimde sana şunu söylemiş: “Anneciğim, Gamze abla benim ablam. Sen de bu işi yapıyor olabilirsin. Size saygı duyuyorum. Ben böyle takılıyorum, üstüme gelmeyin.” demiş. Bak, ne kadar güzel. Bunu söyleyebilen bir çocuk yetiştirmek.
Yani ben derslerde kamera açıp kendimi çizmiyorum. Benim hocam da öyleydi. Illustrative Today okulumdaki işte Sait Hocam’dan bahsettim. Çok az çizerdi. Şey derdi çünkü, ister istemez zaten her öğrenci hocasına benzer. Eee, birbirimizden besleniyoruzdur ama birbirimizin kopyası olmayalım. Yani bir de şeye, soruya geri dönersek, o temel çekirdekte, yetişkinler de hatalardan korkmaya başlıyor. Bence bu birinci aşama artık altı hafta. Altı haftanın bir haftası bu. Çocukken ne oluyordu, yetişkinken ne oldu ki bunu kaybettik.
Hatırlarsın, tutma egzersizleri yapıyoruz ve bütün bedenimizde çizim yaparken kullandığımız- şu an nereyi kullanıyorum? Normal kalem tutuşu dediğimiz ya da yazı tutuşu. Önce diyorum ki yazı tutuşunuzu bir deneyin, gözlemleyin. Bir yazı yazın, bakın. Peki, bir yazı yazarken nasılsınız? Sonra şimdi de resim tutuşu. Resimde nasılsınız? Eee, farklı olanlar var ama %70 yazı ve, çizim tutuşu aynı tutuş oluyor. Yazı yazarken hedefimiz anlamlı olması, bir- birine bir şey anlatmak. Anlaşılmadığında doktor yazısı denir, sadece eczaneler okuyabilir. Anlaşılması şart yazının. Peki resmin anlaşılması şart mı? Her yaptığımız şey anlamlı olmak zorunda mı?… karalama yapamaz mıyız?
Ebru:
Bir, bir sorum da bu aslında: Bir kural koymalı mı bir insan çizimine? Yani mesela sen bir kural koysan ne olmalı bu?
Gamze:
Eee, kural koyan varsa, saygı duyarım ama ben böyle bir manifesto gibi bir şey yazmaya çalışmıştım. Belki bu röportajın sonunda bir yerlere yazı olarak size yollarım ya da dergide paylaşırız. Kural, kuralsızlık. Yani sürekli bunu hatırlamak. Çünkü eğer sanat yapıyorsak, çok kendine özgü, şahsi olmalı ve kendi içinde anlamlıysa, o kişiye yaparken iyi hissettiriyorsa hiçbir şeye gerek yok yani. I-ıh, kural yok.
Ebru:
Bu arada, biz, sevgili Zeynep, editörlerimizden, sorularımızın birçoğunu kendisi hazırladı. O da çok merak ediyor. O da çok yetenekli bu arada. Birkaç soruyu da sevgili Emel, senin de öğrencin, o da, sormamı istedi. Bu da o sorulardan bir tanesiydi ve çizgiyle barıştığımızı hangi anda ve ne durumda anlarız?
Gamze:
Hımm, çizgiyle barıştığımızı, bak ne güzel söyledin. Bazen öğrenciler birinci derste, ben mağara resimlerinden günümüze, yani milattan önce 40 binden 2026’dayız, buraya kadar bir resim seçkisi yapıp bunu sizle paylaşıyorum en üstünden.
Bu da birinci aşama, birinci ders. Ve diyorum ki o kadar çok çizme biçimi var ki. Ama gözümüzün önünde popüler olan birkaç ressam var. İşte en meşhurları da aslında en mükemmel çizenler. Bir ressam say desek, Picasso, Da Vinci, Van Gogh aklımıza gelir.
Ebru:
Dedem de var, biliyorsun: Dali.
Gamze:
Dali deden senin, evet.
Ebru:
Evet.
Gamze:
Hepimizin hep dedeleri var.
Ebru:
Aynen, Salvador Dali de benim dedem. Çok seviyorum.
Gamze:
Sunumlar yaptığımız sanat tarihi, aşamasında herkes bir sanatçıyı anlatır ve kendi seçer getirir o sanatçıyı. Bak, Dali’yi de senden başka anlatan olmadı, biliyor musun kaç yıldır?
Ebru:
E yani, torunu olarak ben anlattım.
Gamze:
Mirascısı bir tane olduğu için. Geçende önce Magritte’i anlattı mesela. Magritte de ilk defa anıldı derslerde.
Ebru:
Çok güzel.
Gamze:
Bana kalsa ben hep Matisse’i anlatırım.
Ebru:
Şunu da belirtmek istiyorum dinleyicilere: Hani “Cin Ali bile çizemem,” eğitimleri, atölyeleri almaya başladığınızda sadece çizim yapmıyorsunuz. Ben gerçekten o kadar farklı ressamları, çizerleri, illüstrasyon, yapan insanları, sanatçıları tanıdım ki! Ve mesela, çok etkilendiklerim oldu. Schiele’nin hayatının filmini bir izledim, senin dersinden sonra ve ben günlerce kendime gelemedim mesela. Yani bir şeyler de öğreniyorsunuz sanatla ilgili, ressamlıkla ilgili. Gerçekten bu çok keyif veriyor ve insana cesaret de veriyor. Eee, Klimt mesela aynı şekilde. Ben onun bir taklitini yapmıştım kızlarımla birlikte beni temsil etsin diye.
Gamze:
Evet, evet, evet, evet.
Ebru:
Bu, bu gerçekten insana çok- ben çocukluğumdan beri Picasso’yu çok severim, Dali’yi çok severim. Ama tabii senin derslerinden sonra Dali’nin torunu olduğumu anlamış oldum.
Gamze:
Evet, niye sevdiğimizi konuşuyoruz. Evet, evet. Şey gibi bir şey bence, sadece resim yapmayı hedefleniyor, sanat okur yazarı olmak.
Ebru:
Kesinlikle.
Gamze:
Herkesin sanattan bahsedebilmesi, yaptığı şeyi anlatabilmesi, kendini sanat yoluyla ifade etmesi, kendi sanatını ifade etmesi, sanattan anlaması, kendini, işte, “Sendromsuz Pazartesiler” diye yazın- bir atölye dizisi yapmıştık Pazartesiler boyunca. Eee, hep şuradan gitmiştik: Bir galerinin önünden geçiyorsun, içeride şu sergi var. Hani o ilginç, işte “Bunu ben de yaparım.”lı ya da “Bu ne ya?” falan dediğimiz sanatçıları ve sergilerini anlatıyorum. Ve temel soru şu: Kapının önünden geçiyorsunuz, girer misiniz? Kıstaslar da işte bin lira istediler, girer misin? İki bin lira istediler, üç bin lira iste- beş bin lira istediler. Peki bedava olsa girer misin? Girdin, bir şey alır mısın? Bu oyunlarla, bu sorularla hep şeyi amaçladım: Yani sanat niçin? Sanatın alıcısı kim? Biz kendimizi tırnak içinde sanattan, galerilerden korkuyor muyuz? Niye korkuyoruz, anlıyor muyuz? Duvara yapıştırıyorlar muz ve bunu satıyorlar. Duvara yapıştırılmış bir muz.
Yani bunların üstüne konuşmak. Bu kimin için? Muz deyip geçtiğinde bir şey yok ama acaba diyorum ki orada muzun, geçiciliği üstünden bir sanat eleştirisi mi yapıyor? “Hmm, hocam ben bu sergiye girerim.” Öyle bir anlatıyoruz ki sonra o muzu, o sanatçıyı araştırıyoruz, bakıyoruz, şey oluyor sınıf: “Aaa, bu- bundan para istense de girilir. Bu bir kültür çünkü. Bu günümüzün hayatına ışık tutan bir alegori bu. Yani ben şu kadar da olsa girerim ve ben buradan bir anı almak isterim.” Oysaki soruya, sohbete başladığımızda önünden ücretsiz olduğu halde geçiyor ve girmiyordu.
Çünkü ona hitap ettiğini düşünmüyordu, bilmiyordu. Eee, bu da hep şeyle alakalı bence: benim korkularım, utangaçlıklarım, ön yargılarımdan. Sanatın, bana hitap etmediğini düşündüğüm özgüvensiz bir yerden kendine güvenen, kendiyle ilişkisi güçlü ve çağıyla alakalı, almaya vermeye açık, üretmeye açık, yargılarını kenarda bırakabil- bırakabilen bir biçimde bir sanat… “Ben sanatçıyım.” diyebilmek, “Sanat bana hitap ediyor.” diyebilmek. Böyle bir yerlere getirmeye çalışıyorum öğrencilerimi.
Ebru:
“Cin Ali bile çizemem” diyen biri, “Aaa, ben de, ben de çizebiliyorum!” demeye başlıyor. Ne zaman demeye başlıyor bunu? Ve kötü çizim diye bir şey var mı? Yine bu Emel’in sorularından bir tanesi.
Gamze:
Cin Ali bile çizemem. Herkeste çok- “Ben artık çiziyorum” dediğimiz yer herkeste çok farklı. Bazen birinci derste ben bir sürü oyun oynatıyorum. Sohbet oyunları, çizim oyunları, gözü kapalı kasları konuşuyorum, nefesi konuşuyorum. O kadar çok başlık var ki, kim nerede tıkandıysa, ben böyle, ııı, Mr. Muscle’ımsı bir yerden yaklaşıyorum. Herkesin lavabosunu tıkayan başka bir şey. Benimkini kahve atıkları tıkamış, seninkini bir şey tıkamış, peçete tıkamış, birininkini zeytin çekirdeği tıkamış. Mutfak lavabosundan örnek ne kadar kötü oldu? Metaforum kötü oldu. Herkesin lavabosunu başka bir şey tıkamış, sanatsal zihnini. Bir sürü oyun var. Kimisi birinci haftadaki oyundan açılıyor. İşte, kendinizi üç şeyle ifade eden bir çizim yapın demiştim. Sen kafes yapmıştın. Kafesten uçmaya çalışan kuş metaforu sana çok iyi geldi. Sen birinci dersten itibaren iyi hissetmeye başladın. Ama Yaz Gülü diye bir öğrencim vardı. Beş aşama idi o zamanlar. Beş aşamadan mezun oldu. Beşinci aşamayla mezun oldu. O beşinci aşamada “Ben yapabiliyorum” dedi ve dört aşama sınıf arkadaşlarına hep şey dedi: “Bir gün benim de vaktim gelecek, bir gün ola ki ben de açılacağım, bir gün belki ben de yaparım ya.” falan. Ve bu sırada da bana hep sordu. Yani ben, “Ben henüz yapamıyorum, kabul etmek bunu ve nasıl olur?” u sürekli sorarak ilerlemek, er ya da geç getiriyor.
Bazen birinci derste, bazen iki, bazen ikinci aşama devam ediyorsa, benimle ya da bensiz o aydınlanma gelecek. Kesin geliyor. Bir de ben bir ara şey gibiydim, böyle TEDx konuşmacısı gibi pandemide şirketlere eğitim verdim. Çok çok böyle büyük markaların bazen çalışanlarına, bazen çalışanların ailelerine, pandemide özellikle online, bazen çocuklara, bazen ailelere. Orada şipşak illüstrasyon dersi yapıyordum. Mesela bir saatte işte yüz kişilik gruba çizim öğretmişliğim de var. Aydınlanmaya odaklanınca, ben aydınlatacağım bu grubu deyince öyle oyunlar buluyorum ki Ebru, kendime çok şaşırıyorum. Burak da bana çok şaşırıyor mesela. O benden daha oyuncudur ve benim doğaçlama hocam o. Oyun buluyorum, tıkanıklıklara özel, çat çiziktirebilen oyunlar. Emel’in sorusuna geldik bir de: Kötü resim asla yoktur!
Ebru:
Ben mesela böyle apartmanlar ya da yol, o kenarındaki o şey var ya, hani öyle 3D gibi görünüyor falan. Onlarda çok sıkıntılıyım hâlâ. Ama sen bana şunu söylemiştin: Ben bir kartpostal yaptırmıştım bize. Dedin ki, “Diğerlerini, işte atıyorum, ağaç vardı, çiçek vardı, güneş vardı, bulut vardı, onları ne kadar güzel çizmişsin ama baksana” dedi, “yollarda ve apartmanlarda ne kadar ürkmüşsün ama yine de çok güzel.” demiştin. Hiç unutmuyorum, gerçekten çok cesaretlendiriyorsun. Bunu da öğrenmiş olduk. Boş sayfa korkusu gerçek mi ve sen nasıl başlıyorsun çizime?
Gamze:
Ya, her şeyi kabul edince işte, yani ben o senin kötü, kötü dediğin yolda sen orada kötülük görüyorsun, ben oradaki ürkekliği görüyorum. Bazen sen öyle bir şey yapıyorsun ki kendince iyi olmadığın bir şeyi öyle bir boyuyorsun, öyle bir duygu geçiyor ki ben orada uğraştığın vakti, fırçanı koyduğun izi, onu bunu alıyorum ve bu kadar açık olunca bence yani hata yok, duygu var, şefkat var, yani hata dediğin şey ürkmek, hızlıca yapmak, kendinden çok uzakta bir yerde, sırf yapmak zorunda olduğun için yapmak… Bunlar hata hissini veriyor başkasına. Böyle bir dünyadan bakarsan boş sayfadan korkmazsın.
Şey oyunları oynuyoruz ya biz sizle mesela, yani gözünü kapatıp çiz, kağıda hiç bakmadan çiz. Sanatçının Yolu okumaları yapıyoruz, Oça ve Anlamlı Öteki ile. Çocuklar için çalışan bir grup onlar. Orada gönüllü eğitmenlik yapıyorum ve bilinç akışı, işte, Julia Cameron’ın Sanatçının Yolu’nda söylediği bilinç akışı metodu. Burak da hep söyler: “Yaz, yaz, yaz. Kalemi eline alıyorsun ve hiç bırakmadan yazıyorsun.” Geçen şey diyorum: “Kalemi eline alıp hiç bırakmadan yazıyorsun deyince belki çok edebi şeyler ortaya çıkacak hevesiyle hiç yazmaya başlamıyor.” Diyorum ki: Masa, ayı, ışık. Bir kelime yaz ve arkasından onun son harfiyle biten bir kelime yaz. Yaratıcı olmak zorunda değilsin, sen yaz yeter ki. Bu oyunu oynadık mesela. Üç satır sadece harf takip ettik. Üç satırı bitirdikten sonra herkesin yazısı geldi Ebru. Çünkü orada masa, ayı, ışık diyor ve ışık da aslında gündeminde olan bir konu aklında. Atıyorum, ışığı yaptırmak zorunda, aylardır yaptırmıyor mu? Oradan kendi tembelliğine girdi, kendi tembelliğinden kendi heveslerine geçti gibi. Yani boş sayfadan korkma, oyun oynamaya başla. Sanat yapmak zorunda değilsin her zaman. İçten bir şey yap, oyun oyna, oradan sanat akar.
Ebru:
Kesinlikle. Peki, AI’dan bahsetmek ve sormak istiyorum.
Gamze:
Aaa! Yapay zeka.
Ebru:
Şahsen yapay zekadan ben gerçekten biraz korkuyorum. Çünkü, neden korkuyorum? O kadar gerçekçi olmaya başladı ki ve o kadar gerçek insanların yerini almaya başladı ki. Eee, bunu Burak Hoca’yla da konuştuk, seninle de konuşmuşuzdur. Mesela bazı- Burak Hoca bana bir tane türkü açtı. “A,” dedim, ” severim bu türküyü, güzel şarkı.”
Gamze:
Bana da yapıyor.
Ebru:
Meğerse, yapay zekadan üretilmiş ve bu beni çok korkutuyor. Çünkü ben biraz şeyim, biraz önce röportajdan önce de bahsettik ya, bu bizim sektörle ilgili. Aslında keşfedilmemiş, gerçek, mükemmel oyuncular, çizerler, yazarlar da ön plana çıkmalı. Tekelleşmişlikten vazgeçip, aslında yıldızı çok parlayan ama henüz sahneye çıkmamış insanların da ön plana atılması gerektiğini düşünen birisiyim ben. Çünkü çok fazla oyuncu, sanatçı, türkücü, enstrüman çalan, yazar, çizer arkadaşlarım var ve birçoğu keşfedilmemiş ama keşfedilip, inanılmaz ünlü olanlardan bin kat daha, kaliteli buluyorum. Ben kendi adıma söylüyorum bunu. AI da sence bir tehdit aracı mı? Geleneksel çizimin yerini alabilir mi?
Gamze:
İyi ki konuşuyoruz bunu. Gerçi sohbetimiz bir saati aştı, umarım buraları da dinlerler. Önemli bir soru. Ben yapay zekadan hiç korkmuyorum ama niye korkulduğunu anlıyorum. Çünkü daha, daha ucuz olduğu için, insan yerine, onunla çalışmayı tercih edenler olabilir. Ama her çağın kendine göre bir korkutucu yeniliği hep olmuştur bence. İlk radyoyu görenler de bir şeylerden endişe etmiştir, işte ilk sinema çıktığında belki tiyatrocular “işsiz mi kalacağız?” falan demiştir. Oysaki hiçbiri hiçbirinin yerine gelmedi. O çağa, o çağ, o şeyle, o teknolojiyle ona cevap verdi.
Ebru:
Burada, soğuk bir espri yapmak istiyorum. Eee, hani bir çok sevdiğim film, Vizontele’de şey diyor ya, işte Zeki Müren hem söyleyecek hem göreceksiniz dediğinde Cem Yılmaz orada şey diyor ya: “Zeki Müren de bizi görecek mi?” korkusu insanların-
Gamze:
Evet, aynen.
Ebru:
“A, o da mı bizi izliyor acaba?” korkusu. Evet, doğru. Aslında bunu yenmek lazım.
Gamze:
Evet, televizyonları gömdüler yani.
Ebru:
Sonuç olarak Zeki Müren bizi görmedi maalesef.
Gamze:
Görmedi. Zeki Müren’in gördüğü teknoloji çıkmadı. Bak işte Zoom gibi bir şey Zeki Müren- ama kimse de Zoom’da konser vermiyor. Yani o olmuyor çünkü. Senkron bozukluğu oluyor, hâlâ konsere gidiyorsun. İşte sinema azaldı ama artık evinde film izliyorsun, projeksiyon aleti koyuyorsun, bilmem ne. Ben korkmuyorum. Korkanları da anlıyorum. Çünkü ara ara şimdi bizim işimiz belirsizlikle dolu. İşte düzenli geliri olan, memur tipli, yaşayan insanlar değiliz. Dünyanın, en ufak bir sorununda bizim işlerimiz gidebilir, bize ihtiyaç kalmayabilir, kazancımız her ay değişebilir. İnişli çıkışlı bir yolculuk.
Ben şahsen kendim için de yapay zekayı kullanıyorum. Yani yapay zekaya resim herkes çizdirdiği zamanlarda ben de arkadaşlarımın karikatürlerini yapıp bayağı, onları eğlendirdim. Bir ara paralı da kullandım. Umarım şöyle olur: insanlar aklı başında olup ucuza kaçmak yerine yapay zekayı kullanacaklarsa da yapay zekayı o alanda kullanacak en uzman kişiyi işe alsınlar. Yani günün birinde yapay zeka sunuculuk yapacaksa Ebru Kürya onu yönetsin, Ebru Kürya’nın taklidini yapsın mesela gibi. Hani çok iyi taklit yapabilmesi de internetin tüm verisini taraması, işte senin türküden “aa, çok tanıdık bir türkü” dediğin muhtemelen yıllardır kulağımıza işleyen türküleri, işte karıştırıp altyapı olarak sunduğu için tanıdık geliyor. Burak, bayağıdır müzik yapıyor, eğleniyor. Ben şeyi düşünüyorum, yani, müzisyenler de orayı kullandığında, işte Burak gibi, bakalım neler üretecekler, neler yapacaklar? Heyecanlıyım.
Ebru:
Ama yine de, geleneksel çizim, geleneksel ses, oyunculuk vesaire, bunlar umuyorum hayatta kalır. Umuyorum hayatta kalır.
Gamze:
Hayatta kalır. Çocuk doğduğunda, yani çok insani durumlarda, çok sıcağı sıcağına durumlarda yapay zekanın hayatımızda hiçbir yeri yok. Yani bir çocuğa şarkı öğretsin diye gidip Ali Baba’yı yapay zekadan açmazsın, ona annesi ve babası, o gerekiyorsa da bet sesiyle o şarkıyı onlar söyleyecek.
Bir çocuk ilk danslarını, ilk resmini kendi yapacak. Yani el ayak oldukça mağara resimlerinden bu yana görüyoruz. Bir de şey çok önemli bence, bunu da hep söylüyorum: Mağara resimlerinin bulunduğu, alanlarda, mesela Lascaux muydu, Chauvet, o mağaraların birinde etrafta şey bulunuyor, üç-dört notalı bir, flüt. Yani hem anlatıyorlardı, hem müzik yapıyorlardı, hem resim yapıyorlardı. Yapay zeka var ya da yok, başka tehditler var ya da yok, yine de insan var çünkü.
Ebru:
Evet, aynen öyle. Şimdi, o kadar güzel bir sohbetti ki aynı Burak Hoca’nınki gibi ders niteliğinde bir sohbetti. Anlatıcı, illüstrasyon da bir anlatı sonuçta. Ve biz inşallah anlatici.com’da böyle podcast’ler, söyleşilere, anlatıcılarla devam edeceğiz. Eee, gerçekten senin anlattıkların da bence ders niteliğinde bir söyleşiydi.
Gamze:
Ya, teşekkür ederim. Bilmeyenler için illüstrasyon ne demek, onu da söyleyeyim. Kelime olarak ben çizer diye karşılıyorum ama anlatan kişi, resim aracılığıyla anlatan, ifade eden kişi. İllüstre etmekten geliyor.
Ebru:
Evet. Son olarak, yakın gelecekte, yani bu süreçte, üretmek istediğin, hayalini kurduğun başka projeler, planlar var mı? Bununla bitirmek istiyorum. Aslında sohbet içinde de bunu konuştuk.
Gamze:
Konak ve hayaller…
Ebru:
Konak, hayaller… Bunlarla ilgili de, son olarak bize bir şeyler söylersen çok seviniriz.
Gamze:
Sıradaki anlatıcı röportajları için heyecanlıyım. Kafamda isimler dönüyor, şununla da yapalım, bununla da yapalım diye. Seninle de yapacağım bir şekilde. Benim kendi şahsi hayallerim de ben on beş yıldır bu Balat-Fener bölgesinde oturuyorum, şimdi daha Edirnekapı tarafında ama konağımız Balat’ta, Fener Meydanı’nda. Şeyi çok istiyorum Ebru, aabah bir grubu alayım, o grupla çayımızı, kahvemizi içelim, kahvaltımızı yapalım ve onları alıp bölgede gezdireyim. Ben illüstratörüm, arkadaşım Nesli mimar. Eee, bu bölgeyi bilen, anlatan, ya Nesli anlatır, ya başkaları. Yani elimizde kağıt kalem dolaşalım, bu bölgeye bakalım ve çizelim. Sokaklarda olalım ve sonra evimize dönelim, orada konuşalım, okumalar yapalım. Yani hem yüz yüze hem de bulunduğumuz bölgenin, evlerini, sokaklarını, hafızasını, insanlarını da içine alacak bir, hibrit mi denir? Böyle, bir sürü şeyden beslenen konağa da uğrayacağımız atölyeler yapmaya çok hevesliyim. Gezici illüstrasyon atölyeleri gezici mimari çizim atölyeleri. Eee, böyle hayallerim var. Ailelerle gezmek. Şeyi çok istiyorum, yine seni konuşturmadım ama çocuklarla müze gezmeyi çok istiyorum. Yani muhtemelen çocuklara ders vereceğim zaman o sadece resim yapma dersi olmayacak, bir kültürlenme hali ve…
Ebru:
Unutulmaz bir anı olarak da kalacak bu.
Gamze:
Şeye gelirler mi ya, böyle ebeveyn ve çocuk birlikte, bazen tüm aile. Onlarla müze gezsem mesela ben?
Ebru:
Mükemmel olur. İyi gün geçirmek.
Gamze:
Ya gerçekten…
Ebru:
İlk öğrencin biziz çocuklarla.
Gamze:
Onu yaşayalım istiyorum ya. Çocuklardan uzak durmasın sanat. Senin çocuklarda olan…
Ebru:
Aslında yediden yetmişe sen, mesela bizim, kurumumuzda Ayşe Hoca vardı, bizden yaşça büyük. Ayşe’ydi, değil mi adı? Öyle hatırlıyorum. Samsun’dan. Esra!
Gamze:
Evet, evet, Esra. Ayşe Esra.
Ebru:
Ayşe.
Gamze:
Evet, Esra vardı ya mimari…
Ebru:
Sevgili Ayşe Esra Hanımcığım, ablacığım, yediden yetmişe aslında hizmet veriyor.
Gamze:
Ya evet, benim seksen yaşında bir öğrencim vardı. Ebru Arıtürk’ün annesi. Hakikaten, evet, veriyorum ya, on beş-seksen arası bir yaş dilimi.
Ebru:
Henüz adı belli olmayan güzel konağımız, açılışını yaptığımızda ben de “yaptığımızda” diyorum çünkü o kadar benimsedim ki. Hem arkadaşım hem öğretmenimin yeri açılıyor!
Gamze:
Konağımız.
Ebru:
Ve çok, inanılmaz mutluyum bu konuda. Eee, burası açıldığında zaten sosyal medyadan ve anlatici.com’dan, tüm bilgileri, göreceksiniz siz de. İstanbul ve çevresinde olmak-olanlar veya İstanbul’a hafta sonu böyle minik ziyaretlere gelenler de bu tarz planına, gezi planına bu atölyeleri katabilir. Sevgili Gamze Alıcı öğretmenimizle iletişime geçebilir. Sadece çizer değil, yazar olmak isteyen ya da “Yazar olmayacağım ama ben artık yazmak istiyorum, derdimi şöyle kağıtlara dökmek istiyorum.” diyenler de sevgili oyuncu, doğaçlama ve eğitmen hocamız Burak Tandoğan’la derdini anlatacak kadar yazma atölyelerine katılabilir. Bu da yine aynı şekilde Gamze Alıcı tarafından organize ediliyor. Her şekilde Gamze Alıcı’ya ulaşmanız gerekiyor arkadaşlar.
O yüzden eline, emeğine, çizimlerine, kalemine sağlık diyorum. Yani böyle su gibi akıp geçti. Gerçekten şu an bakıyorum böyle bir saati geçmiş ama hiç sanki öyle değil gibi. Çünkü çok güzel anlattın ve eminim dinleyiciler de buraya kadar dinleyip sabreden dinleyiciler…
Gamze:
Sabretmişler midir?
Ebru:
Eminim sabredecekler. Çok şey öğrenmiş olacaklar, çok farklı düşünmüş olacaklar. Bütün bilgilere hem anlatici.com’dan hem de Gamze Alıcı’nın cinelibilecizemem Instagram sayfasından, ulaşabilirsiniz. Söylemek istediğin bir şey var mı?
Gamze:
Beni açtın Ebru, çok teşekkür ederim. Gün olur başkalarına da röportaj verirsem soruları sen hazırla.
Ebru:
Tamam, anlaştık.
Gamze:
Ben de seninle yapacağım ama.
Ebru:
Tabii ki.
Gamze:
Çok teşekkür ederim anlatici.com. Maşallahınız var, düzenli sayı çıkarıyorsunuz. Amatör ve profesyonelliğin arasında çok güzel bir yerdesiniz. Büyümeye hevesle birlikte, çok güzel işlerinize, işlerimize, birlikte.
Ebru:
Nicelerine. Bir sonraki sayıda, altıncı sayımızda biz birinci yılımızı dolduruyoruz ve bu beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Bitirmeden de bunu söylemek istiyorum. Siz de anlatici.com’da yazar veya çizer olmak isterseniz tabii ki…
Gamze:
Yine Gamze’ye.
Ebru:
Yine Gamze’ye
Gamze:
Gamze’ye ulaşın. DM’den yazabilirsiniz.
Ebru:
Kesinlikle öyle. Ya da mail atabilirsiniz bizlere.
Gamze:
Çok komik ya, bayağı büyüyoruz, büyüyoruz ama şey çok, öğrendiğim.
Ebru:
Hani dedin ya, amatör ve profesyonellik arasında…
Gamze:
Evet, ben de öyleyim.
Ebru:
Ben mesela, bizim Kırlangıç grupları Zeynep, Silvia, Berna… Her iki ayda bir çıkarıyoruz dergimizi. Ayın on beşinde yayınlanmış oluyor.
Gamze:
Bak bu anlamda aşırı profesyonelsiniz.
Ebru:
Diyorum ki hani bu konuda çok profesyonel yaklaşıyorum.
Gamze:
Şey gibi, reklam almış ve reklam verene karşı sorumluluğunu hissettiği için saat 00:00’da koyuyorsunuz dergiyi.
Gamze:
Belki reklam vermek isteyen çıkar, açık mısınız bunlara?
Ebru:
E, tabii ki açığız.
Gamze:
Bunu da manifesteledim.
Ebru
Aynen öyle. Evet, anlatici.com, emek veren yazarlar, çizerlere de buradan hepsine çok selamlar. Ekip arkadaşlarım sevgili Zeynep, Silvia ve Berna’ya da çok selamlarımı gönderiyorum. Sevgili Gamze Alıcı’ya çok teşekkür ediyorum. Bizi dinlediğiniz için çok sağ olun. Bir dahaki podcast’te görüşmek üzere hoşça kalın.
Gamze:
Bay bay!