Mavi Duvar – Kırmızı Çekiç

Çizer: Ayşın Bayram

Kalemi elime alacak halim bile yok. Çok uykum var gerçekten. Normalde olsa bunun üstüne ne güzel bir uyku çekerdim… ama bir şeyler yapma isteği -daha doğrusu zorunluluğu- bunu cehenneme çeviriyor. Yavaş iniş, ani çıkış… başımın hareketi bu işte… yavaş, tatlı iniş; hırçın, ani çöküş. Bir parça yazılmış metin önümde… adımlar basit, ne görüyorsam o dökülmeli kalemimden. Bugün aforoz edilmemin birinci yılı… Telefonumdaki takvimi görünce anımsıyorum bunu. Uygulamalar arasında dolaşmalıyım, bu şekilde gider uykum. Fotoğraflı olana giriyorum, aşağı ve yukarı, hızlı hızlı iniyorum, sonra yavaşça başa dönüyorum umutsuzlukla. Sözlü olanlara vakit ayırmıyorum pek, uykumu getiriyorlar, hele de varken uykum.

Giriyorum yine de, hızlı hızlı aşağı, sonra hızlıca bir vuruşla yukarı… beyaz ve yeşil karışımı uygulama, kendini ana ekranın siyahlığına bırakıyor. Umutsuzlukla dönüyorum dünyaya. Yüzümün tam ortasında bir ağırlık, yavaşça aşağı çeken. Aldırasım yok, olmamalı. Çok fazla ilgilendim bedenimin zayıflıklarıyla. Oldum olası zayıf bulmuşumdur kendimi.

Beyaz kestaneden uzun bir hat üzerinde sırayla; siyah Canon tipi yazıcı, bir bilgisayar ekranı (altında gri bir hattan oluşan hoparlörleriyle), siyah üstü yağlı ince bir klavye, çay lekesi gibi üstünde kahverengi ve grinin hakim olduğu mavi göğün önündeki kırmızı bir arabanın -spor tabii ki- basılı olduğu bir mousepad, üstünde de siyah bir mouse vardı işte… sağa doğru devam edince ucuz bir kadın parfümü, hastalık zamanlarından kalma dezenfektan, biri beyaz -kahve lekeleri ile kaplı- biri siyah iki telefon, sonra da dosyalarla dolu çelik gri bir raflık… önümde olanlar bunlardı işte… ortada sıranın üstünde ufak bir boşluk, bu boşlukta da mavi kapaklı defterim, küçüktür kendisi… siyah, aşınmış, uçlu kalemim duruyor, şu an elimde… arkamda uzun, yüksek, beyaz kestaneden dolaplar… önümde alt sağ kısımda üst üste dizili çekmeceler… her seferinde defalarca kullanmama rağmen bir şey lazım olduğunda, örneğin kumanda pili ya da tornavida lazım olunca, tek tek kontrol edilir ve bu çekmece ancak ikinci açma-kapama turunda verir isteneni göz önüne… halbuki basit; kartlar birincide (en üst), ikincide kağıtlar (bir alt), piller üç, dördüncüde de nalbur eşyaları… çekicimiz ve sopamız bile mevcut. Çekicin ucu kırmızı renkli çelikten yapılma.

Buradaki dolapların beyaz kestane rengi ve bütünlüğü hoşuma gidiyor. Duvarların koyu mavi, yer yer siyah gölgelendirmeli duvar kağıtlarıyla kaplı olması, bir Fransız havası katıyor etrafa. Önümde bir koridor; mutfak ve müdür odasının kapıları, sola açılan koridorda yemek salonu, sağdaki ise odalara giden asansör ve merdiven için; kırmızı bir halı hizmet ediyor orada gelenlere, koyu mavi kağıt kaplı duvarlarla. Dedim ya, tam Fransız işi… çok yalnızım burada… ekran, kameralarla gösteriyor her yanı, gitmene gerek yok adımlamalarca. Her yer gözümün önünde, kalem elimde. Aforoz edilişimin birinci yılı… burası bir otel, geceleri resepsiyonum, belki de bir Zebercet. Bunu ben söyleyemem… keşke kameralar olmasaydı. Olacak ufacık bir seste arşınlardım koridoru kırmızı halılar üstünden, yukarı odalara doğru. Kalemim elimde, aforoz edilişimin birinci yılı… insan karşı koymamalı diye düşünüyorum bazen. Belki de olmalı her şey olduğu gibi. Olan neyse o. Ben yokum orada, olmayacağım da… en çok da özür dilenmesini beklerken özür dilemesi yıkar insanı… güler ağzıyla, iter gözleriyle hızlı ve anice, karşı koyamadan. Keşke kameralar olmasaydı… düşünmeyecek ve kalem elimde ne görüyorsam onu yazacağım, plan basit, gördüğümü yazacağım.

Mavi kapak açıldı yeniden. Yine beyaz kestane hattın önündeyim, uykum geliyor… çok ilgilendim bu zayıf bedenle… oldum olası zayıf bulmuşumdur onu. Neden diledin özür be adam? Deli misin sen? Arkama yaslandım, hafif yastıklı yüzeyden bekledim şefkati. Benden başka kimse yok etrafta, kameralar yakında da olmadığını teyidini ediyor yokluğun… uykum var yüzümün tam ortasında. İfade edildi, dinlendim. Evet, hakkı var; dinledi, yine ve yine sitem edildi, dinledi ve patladı, karşı hücum… özür diledim, tekrar yapılmadı, görülen şeylere ses edilmedi, korktu çünkü bu beyaz kestane bekçisi… kendisi ufak bir hata yapınca yığıldı üstüne sözler, özür beklendi, gelmedi, özür diledim, kahretsin ki diledim. Sonra yine olanlar oldu, ses etmedim ama öfke kopardı koyu kırmızı şekliyle mavi göğün altında ve patladı koyu mavilikte Etna, kızıl lavlarıyla. Aforoz edilişimin birinci yılı… keşke kameralar olmasaydı, küfürlerle attığım voltalarımda kendimi görüyorum ve çirkin bedenimi… keşke kameralar olmasaydı.

Şimdi yazacağım yazımı, insanları toplayacak. Yazacağım yazımı, beni seven birilerini yanımda var edeceğini düşündüğüm… olmaya da bilir bu, belki eleştirirler nokta ile virgülünü ancak biliyorum, var birileri; kestane olmasa da duruyorlar beyaz hatlarca, mavi sularda kırmızıdan atan kalpleriyle. Ben de bunu istiyorum işte; ince dokumalı sözleri o yüzden. Varsın anlaşılmasın, duygularım işlemeli bu mavi kapaklı bücüre. Kalemim siyah ama ben dördüncü çekmeceyi düşünüyorum, her türlü nalbur eşyası olan, çekiç bile var içinde, ucu kırmızı çelikten… açtım ve aldım onu elime, vurmaya başladım onunla mavi kapaklı bücüre, bam bam bam, çok anlamsız, ses inletiyor ama her yeri… vuruyorum ucu kırmızı çekici mavi kapaklı bücüre, iyi otursun duygularım diye. Çok yalnızım ama… uykum da var… keşke kameralar olmasaydı, arşınlardım dünyayı mavi göğün altında, ucu kırmızı çelikten bir çekiçle…

Barış Kaan Güven

“Mavi Duvar – Kırmızı Çekiç” için 1 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top