
Çizer: Ayşın Bayram
Anadolu’nun ortasında dümdüz bir sarılıkta uzanan ovalarda, gün doğuyordu. Bu topraklarda gün doğumları sanattı. Göğün kızıl mavi tuali, yerin yeşil sarı paleti ile birleşince, başlıyordu her sabah doğanın festivali. Kelebekler de bu toprakları seçmişlerdi kendilerine. Kanatlarını böyle bir doğada çırpmak, zaten renkli olan tabiatlarını şenlendiriyordu. Yaz ayı kapıdan bakmış, havalar bir annenin elinin sıcaklığında tene dokunmaya başlamıştı.
Yumurtalar önce tırtıla, sonra kozaya ve en nihayetinde göz alıcı kelebeklere dönüşme yolculuğundaydılar. Kozadan çıkan her eski tırtıl, mahmur kanatlarını açıp geriniyor, yeni formuyla yeryüzünü selamlıyordu. Rengarenk kanatlar etrafta uçuşuyor, hem kendi güzellikleri hem de diğerlerinin güzellikleri ile gözleri kamaştırıyordu. Gökyüzünden rengarenk kelebekler yağıyordu. Pembeden maviye, turuncudan mora, turkuazdan sarıya uçuşan helezonlar vardı her yanda. Oluşan görüntü, kalpleri durdurabilecek kadar müthişti. Mesela, bir insan gözü bu görüntüye tanık olsa, algılarının yetmeyeceği bu şahanelik karşısında aklını kaybedebilirdi.
Mai, gördükleri karşısında büyülenip bir süre uçamamıştı. Her kelebek ne kadar da renkli ve biricikti… Kanatlarını açmış, yerde öylece etrafı izlerken; diğerlerinin kendisine doğru hayret dolu bakışlarını fark edip ağızlarından dökülen şaşkınlık nidalarını duyunca biraz ürkmüştü açıkçası. Acaba kendisi bu kelebekler kadar güzel ve ihtişamlı değil miydi? Yoksa çirkin miydi? İçini kaplayan merakla hemen şelaleye doğru kanat çırptı. Kayaların oyuklarında biriken durgun sularda aksini bir an önce görmeliydi.
Suyun yüzeyindeki yansımasına baktığında, Mai’nin dudaklarından da ansızın bir şaşkınlık nidası dökülüverdi. Kanatları, daha önce hiçbir kelebekte görmediği kadar renkli ve parlaktı. Kanatlarında mavinin her tonu ve tonlar arasında da diğer renklerin çizgilerinden oluşan bir renk düğünü vardı. Kendi yansımasından alamadı gözlerini bir süre…
Güzelliğinin verdiği özgüvenle pike yaparak yükseldi göğe ve karıştı diğer kelebeklerin arasına. Helezonun içinden geçerek uçtu en tepeye. Mai, kanatlarını çırptıkça güneş ışınları kanatlarından yansıyor, sanki sadece onu aydınlatmak için doğmuş gibi ışıyordu. Kara da diğer tüm kelebekler gibi büyülenmiş izliyordu Mai’yi. Kara, kanatlarında siyah ve kahverenginin her tonunu barındıran, ilk başta çok dikkat çekici olmasa da baktıkça hayran kalınacak bir kelebekti. Büyük kanatlarını nazikçe çırptığında havaya güç kokusu yayılıyordu. Kendi gibi gözü de kara bir kelebekti ayrıca.
Mai’yi gördüğü anda hissetmişti elini çabuk tutması gerektiğini. Kara da daldı hemen kelebek helezonunun içine ve hem kanatlarının gücü hem de diğer kanat çırpışların rüzgarıyla hızla yükseldi en tepeye. Mai ile karşılıklı kanat çırparlarken, dünya bir anlığına es vermişti dönüşüne. Gözleri buluşmuştu, ikisinin de kanatları birbirlerinin gözlerinden çıkan görünmez iplere dolanmıştı, aşkla. Her şey herkesin gözü önünde olmuş, Mai ile Kara mühürlenmişlerdi birbirlerine. Yan yana, yana yana indiler aşağıya…
Kelebeklerin ömrü kısa, aşkları ömürlerinden uzundu. Hemen bir ağaca yuva yapmak istediler, sonsuza dek mutlu yaşamak için… Mai, çam kokusu içinde uyurlar diye düşünerek bir çam ağacı seçti ama Kara, “Olmaz” dedi. “Bir söğüt ağacına yapalım yuvamızı; saklasın evimizi yerlere uzanan dallarıyla, kimseler göremesin bizi.”
Mai biraz üzülmüştü ama nasılsa samanlık seyrandı sevgiliyle olunca. Birlikte kurdukları evde aşk ve mutluluk onları bekliyordu. Çok aşık ve doğal olarak çok mutlulardı. Her anı birlikte geçirmek, her şeyi birlikte yapmak istiyorlardı. Kara, gün içinde kelebek vadisinin işlerine koştururken, Mai de sulak bölge yönetimindeki görevi için canla başla çalışıyordu. Akşam olunca birbirlerine uçmayı iple çekiyorlardı.
Mai’nin güzelliği her geçen gün dilden dile yayılıyor, komşu kolonilerden sırf bu güzelliği görmek için kısa ömürlerinin bir kısmını yollarda heba edenler oluyordu. Gerek tek başına gerek Kara ile çıktığı her yolculukta Mai, tam bir ilgi odağı haline geliyor; etraftaki tüm gözler onun üzerinde toplanıyordu.
Kara, Mai’nin kendisine olan aşkından emindi emin olmasına ama etrafındaki hayran gözlerden de çok rahatsızdı. Mai’nin güzelliği ve büyüleyiciliği karşısında kendini aciz hissediyor, hissettiği acziyet ise öfkesini besleyip büyütüyordu.
O akşam aldı sevgilisini karşısına: “Eşsiz sevgilim, senin güzelliğin ve renklerin dillere destan. Bu güzellik karşısında boynunu eğmekten ve hayranlık duymaktan başka çaresi olmayan da benim. Yalnız benim çok büyük bir endişem var. Öyle ki geceleri gözüme uyku girmiyor.” Mai şaşkındı, renkli kanatları endişe ile titreşiyordu. “Ne oldu sevgilim, nedir seni bu kadar düşündüren?” diye sordu. “Senin bu renkli kanatların aşkım! Sen bütün ihtişamınla ortalıkta uçuştukça tüm gözler sana çevriliyor. Rüzgar bile başını sana doğru çeviremeyen otları önünde eğiyor. Kuşlar sen geçerken şarkılarına nağme ekliyor. Tavus kuşları da senin renklerine öykünüyor. Kanatların sadece hayranlık uyandırmakla kalmıyor, seni bu vahşi dünyada açık bir hedef ve av haline getiriyor. Ve ben senden ayrı kaldığım her anda, başına bir şey gelir mi korkusu ile içim içimi yiyor. Çalışmayı ne kadar sevdiğini ve sulak bölge yönetiminde ne kadar başarılı işler yaptığını biliyorum. Sana çalışma, etrafta uçma, evimizde otur diyemem… Ama bu konuyla ilgili bir önlem almamız lazım.”
Mai kalakalmıştı. Hiç bu açıdan bakmamıştı. Güzelliğinin hayatını tehlikeye atabileceğine ihtimal dahi vermemişti. Sevgilisi haklı olabilir miydi?
Kara devam etti konuşmaya, “Ben aslında bir önlem düşündüm seni korumak için. Bizim söğüdün altındaki çamurlardan sürelim kanatlarına. Böylece ağaç dallarında kendini rahatça kamufle edebilirsin. Uçarken de çok dikkat çekmez ve kolay av olmazsın.”
Mai sessizdi, şu kısacık hayatında renklerinden vazgeçmeden özgürce yaşamaktı tek istediği. Ama sevgilisi de söylediklerinde çok haksız değildi. Ağzından isteksiz ve sessiz bir “Tamam” çıktı. Kara’nın yüzünden belli belirsiz bir gülümseme geçti, Mai’nin hüznüne tezat.
Ertesi sabah uyandıklarında, Kara kendi elleriyle çamura buladı Mai’nin kanatlarını. Mai gönülsüz durdu öylece. Gözünden akan yaş çamura bulaştı, çamur ruhuna… Uçmakta zorlanıyordu Mai, kanatları ağırlaşmıştı. Ağırlık sadece çamurdan değil, kalbinden de geliyordu. Onu görenler ilk başta tanımamıştı, en yakın arkadaşları bile neden sonra yakınlarına gittiğinde fark etmişlerdi varlığını. Herkes şaşkındı, onun yerinde olmak o kanatlara sahip olabilmek için canını verebilecek olanlar varken, o renklerini çamurla sıvamıştı. Mai olanları anlattı. “Her şey aslında beni korumak için, güvenliğim için” diye de bitirdi konuşmasını. Yakın arkadaşları isyan ettiler: “Bunun başka yolları da var. Bu kadar kelebeğiz; gerekirse her yere birlikte uçar, seni koruruz. Hadi yıka şu kanatlarını!” dediler.
İçinden bir ses arkadaşlarının haklı olduğunu söylese de renklerinin Kara’yı rahatsız ettiğini hissediyordu içten içe. “Yok, yıkamamalıyım kanatlarımı. Ben iyiyim merak etmeyin” diye de ekledi. Mai eve gittiğinde, Kara evin her yanını çiçek yapraklarıyla donatmış, onu bekliyordu. Günün ne kadar yoğun ama bir o kadar doyurucu işler ile geçtiğini tatlı tatlı anlattı sevgilisine. Mai gülümsemek, sevgilisinin coşkusuna ve heyecanına karşılık vermek istese de derininde bir şeyler kırılmıştı sanki. Ve derinden kırıldıysan eğer, bir daha asla parıldayamazsın öncesi kadar. Kanatlarını birbirine dolayıp uyudular o gece; tenleri yakın, ruhları uzak… Ertesi sabah ve sonraki sabahlar Kara, Mai’nin kanatlarını çamura bulamaya devam etti. Mai her geçen gün gözle görülür şekilde soluyor, silikleşiyordu. Kozadan çıkan o rengarenk, ışıl ışıl, güzel kelebeğin siyah beyaz bir kopyasıydı artık. Her günü sanki birbirinin aynısı gibi geçip gidiyordu.
Derken günlerden bir gün, bir yaz yağmuru düşüverdi kısa süreliğine göklerden. Mai’nin kanatlarındaki çamur yağmurla aktı gitti. Bütün göz alıcılığı ile tekrar ortaya çıktı tüm renkleri… Mai bir su damlasında yansımasını gördü. Bir kez daha kendisine, kendiliğine hayran kaldı. O an ışıltısı da bir elbise gibi oturdu üstüne yine ve yeniden. Yağmur sadece kanatlarını değil, ruhunun yaralarını da yıkamıştı adeta. Ve karar verdi Mai, bundan sonra renklerini saklamayacaktı. Belki riskli olacaktı bu onun için. Zaten kısa olan hayatı belki de çok daha hızlı sonlanacaktı. Ama renkleriyle ve ışıltısıyla yaşayamadıktan sonra, uzun bir ömrün içinde günlerini tüketmek olurdu ancak yaptığı.
Hemen sevgilisinin yanına uçtu tüm ihtişamı ile. Kara hayretle sevgilisine baktı. O bile unutmuştu Mai’nin muhteşem renklerini ve o renklere görür görmez nasıl aşık olduğunu. Mai verdiği kararı anlattı Kara’ya: “Bundan sonra saklanmak yok benim için, renklerim olmadan ölmüyorum belki ama yaşayamıyorum da. Benim soluk ve bedeninden kopuk bir ruhla harcayacak daha fazla vaktim yok. Senden tek istediğim bana neden aşık olduğunu hatırla. En baştaki ruhumun ışıldadığı, gülüşümün şakıdığı zamanları hatırla. Sen de istersen sana aşkım baki… Ama kendimden vazgeçerek seni gerçekten sevemem. Ya kendim olarak renklerimle, karanlığımla yanında kalırım ya da senden uzakta yeniden başlarım.”
Mai’nin yüzünden belli belirsiz bir gülümseme geçti, Kara’nın telaşına tezat.
Aslı Oral Küçük