
Çizer: Ekin Aslanoğlu
Ankara’nın soğuğunu bilir misiniz? Peki ya yazını? Mevsimleri geçiyorum… Ankara’nın aşkını bilir misiniz? Bilenler bilir de bilmeyenler için anlatmak isterim.
Bu sefer Umut ile Ahu’nun hikâyesi bu.
Türkiye’nin tam ortasında, Atamızın başkent yaptığı o şehir: Ankara. Denizi yok. Fakat yemyeşil ormanları var. Ama insanı çok. Yerlisi de çok, yabancısı da… Kimi iş için gelmiş, kimi okumaya. Kimi bir memuriyetin peşinden düşmüş Ankara yollarına, kimi de hayatında yeni bir sayfa açmak için. Böyledir işte Ankara. İnsanları kendine benzetmez belki ama herkesten biraz kendine katar. Sabahları ayazıyla karşılar insanı, akşamları soğuğuyla uğurlar.
Ve bazen… Hiç ummadığın bir yerde, hiç ummadığın bir insanı çıkarır karşına.
İşte Ahu da o insanlardan birini, 2010 yılının Ankara’sında, bir otobüsün içinde tanıyacaktı. Henüz bilmiyordu. Hayatının en güzel hikâyesi, her gün bindiği o otobüste başlayacaktı. Hem de 38-B’de.
Her zamanki gibi sabahın ayazında Batıkent’ten çıktı yola Ahu. Dolmuşla Ulus’a doğru yol aldı. Ankara’nın sabah soğuğu, daha güneş kendini göstermeden insanın yüzüne vuruyordu. Ahu ise kulaklığını takmış, radyoda ne çalarsa onu dinliyordu. Bazen hüzünlü, bazen neşeli şarkılar eşlik ediyordu o uzun yollarda Ahu’ya.
Dolmuş bir doluyor, bir boşalıyordu. Eee, Batıkent-Ulus arası da az buz mesafe değildi. Git git bitmiyordu. Neredeyse ilk durakta binip son durak Ulus’ta iniyordu Ahu. Ama yol hiç sıkıcı gelmiyordu ona.
Ulus, Ulus’tur. Ankara’nın göbeğinde ne ararsan var. Bir yanında türbeler, camiler… Bir yanında pazarlar, toptancılar… Bir yanda gazinolar, bir yanında resmî makamlar. Bir de koskocaman Gençlik Parkı var. Say say bitmez.
Ankara’nın sonu gibi görünen Batıkent’ten çıkıp şehrin tam göbeğine yaptığı bu yolculukta, Ahu’nun gözü hep dışarıdaydı. Sürekli başka başka insanlar görüyordu. Çoğu zaman da bir gördüğünü bir daha görmüyordu. Ankara’ya memur şehri derler. Oysa Ankara’nın insanı çok samimiydi. Belki şehir sakindi ama içinde yaşayan insanların her birinin ayrı bir koşturması vardı. Ahu da bu insanlarda mutlaka bir renk arıyordu.
Kimi yüzünden belli ederdi derdini, kimi gülüşünden. Kimi acele ederdi, kimi hiçbir yere yetişmiyormuş gibi ağır ağır yürürdü. Ahu, insanları izlemeyi severdi. Belki de en çok, hiç tanımadığı insanların hayatlarını kafasında tamamlamayı severdi. O sabah da yine öyle yaptı.
Ta ki Ulus’a varıp dolmuştan inene kadar. Çünkü o gün, hayatında ilk kez bir insanın rengini ararken kendi hayatının rengini bulacağından haberi yoktu.
Saat 08.25’ti. Ahu’nun otobüsü 08.30’da gelecekti. İşe de 09.00’da başlayacaktı. Yani tam beş dakikası vardı. Beş dakika normal şartlarda insana uzun gelir. Ama konu Ankara’da otobüs beklemekse beş dakika, bazen bir ömürdür. Ahu hızlı hızlı yürüyordu. Hatta yürümek denirse… Resmen otobüsün peşinden koşuyordu. Çünkü 38-B’yi kaçırırsa vay hâlineydi. Bir de üstüne patronun dırdırını çekecekti.
“Bu kaçıncı geç kalışınız, Ahu Hanım!”
“İş saatine dikkat edelim lütfen, Ahu Hanım!”
“Ankara’da trafik var, otobüs var, hava var… Hepsini anlıyorum ama işe zamanında gelmek de sizin sorumluluğunuz, Ahu Hanım!”
Patronun cümlelerini daha şimdiden kafasında duymaya başlamıştı.
“Tamam tamam, geliyorum işte!” diye söylendi kendi kendine.
Derken bir de ne görsün?
38-B durakta. Ama… Kapılar kapanmış. Ahu’nun gözleri büyüdü.
“Yok artık!” diyerek bütün gücüyle otobüse doğru koşmaya başladı.
Otobüs hareket edecek gibi oldu. Ahu bir yandan koşuyor, bir yandan çantasını tutuyor, bir yandan da nefes nefese bağırıyordu:
“Şoför Bey!”
Şoför duymadı.
“ŞOFÖR BEEEY!”
Yine duymadı. Ahu, son bir hamleyle otobüsün kapısına yetişti ve avucunun içiyle cama vurmaya başladı.
“Ne olur açın!”
Şoför aynadan baktı. Ahu, iki eliyle saatini gösteriyordu. Sonra parmağıyla otobüsü, ardından kendisini gösterdi.
Şoför kaşlarını kaldırdı. Öyle bir baktı ki, o bakıştan “Kızım, sen sabah sabah ne yaşıyorsun?” anlamı çıkıyordu. Ama Ahu’nun umurunda mı?
“İşe geç kalacağım!”
Şoför, derin bir nefes aldı bıkkınlıkla. Mecburen kapıyı açtı. Ahu kendini otobüsün içine attı.
“Allah razı olsun!”
Şoför hiçbir şey söylemedi. Ahu da söyleyecek hâlde değildi zaten. Soluk soluğa kalmıştı. Bir an olduğu yerde durup nefesini toparlamaya çalıştı. Daha sabahın sekiz buçuğunda, istemediği hâlde sporunu da yapmıştı. Üstelik bedavaya.
Otobüsün içinde boş bir yer aradı. Aydınlıkevler’e çok uzun bir mesafe yoktu ama o an Ahu’ya Ankara’nın bir ucundan diğer ucuna gidiyormuş gibi geliyordu.
“Ne olur bir yer olsun…”
Arkalara doğru ilerledi. Derken boş bir koltuk gördü. Hemen oturdu. Çantasını yanına bıraktı. Sırtını koltuğa yasladı. Bir iki derin nefes aldı. Dili damağı kurumuştu. Saçları da koşmaktan hafifçe dağılmıştı.
Kendi kendine:
“Sabah sabah insanın başına ne gelirse geliyor,” diye söylendi.
Sonra camdan dışarı baktı. Otobüs hareket etmişti. Önce dışarı bakarak nefesini toparlamaya çalıştı. Birkaç derin nefes aldı. Sonra karşısına baktı.
E baktı da… Bir daha başka yere bakamadı. Ahu resmen kitlendi. Sanki karşısında cin görmüş gibi öylece kaldı. Cin değildi gördüğü tabii. Ama gördüğü şey de normal bir şey değildi.
Karşısında öyle bir yakışıklı erkek oturuyordu ki Ahu’nun az önce koşmaktan kuruyan dili bir anda yeniden damağına yapıştı. Gözlerini alamadı. Alamadığını fark edince de içinden kendine kızdı:
“Gel kendine Ahu! Hiç erkek görmemiş gibi ne bakıyorsun çocuğa?”
Ama gözler de Ahu’yu dinlemiyordu. Bir bakış daha… Sonra bir bakış daha… Sonra Ahu kendi kendine kızıp başını çevirdi. İki saniye sonra yine baktı.
“Allah’ım, ben ne yapıyorum?”
Çaktırmadan telefonunu çıkardı. Kamerayı açtı. Önce kendine baktı. Saçlar dağılmış. Yüz kıpkırmızı. Nefes nefese.
“Çok güzel oldun Ahu, gerçekten. Koşarak otobüse yetişmiş, üstüne bir de çocuğun karşısına böyle oturmuşsun. Bravo.”
Saçını eliyle düzeltti. Bir tutamını kulağının arkasına attı. Sonra tekrar ekrana baktı.
“İyi… İdare eder.”
Telefonu kapatıp çantasına koydu. Şimdi sıra karşıdaki çocuğa bakmamakta idi. Bakmayacaktı. Kesinlikle bakmayacaktı. Ama çocuk da öyle kolay bakılmayacak gibi değildi. Sadece yakışıklı değildi. Güzeldi. Omuzları genişti, saçları öyle gelişigüzel duruyordu ki insan kuaförde saatlerce uğraşıp yine o hâle gelemezdi. Gözleri, burnu, ağzı… Ahu içinden saymaya başladı.
“Allah’ım…”
Sonra birden aklına bir isim geldi.
“Alain Delon.”
Evet. Bildiğin Alain Delon.
“Analar neler doğuruyor ya…”
Ahu göz ucuyla bir kez daha baktı.
“Şuna bak. Ağzı burnu kutu gibi. Heykel gibi çocuk.”
Sonra kendi kendine kızdı:
“Sen de amma abarttın Ahu. Kutu gibi ağız ne demek?”
Ama duramıyordu. Çocuk o sırada camdan dışarı bakıyordu. Ahu yine baktı. Çocuk birden başını çevirdi. Göz göze geldiler.
Ahu’nun beyninden bütün elektrik kesildi. Ne yapacağını şaşırdı. Bakışını kaçırmak istedi ama bir saniye geç kalmıştı. Çocuk onun kendisine baktığını anlamıştı. Hafifçe gülümsedi. Sonra başını utangaçça aşağı doğru eğdi.
Ahu’nun içinden ise tek bir cümle geçti:
“Eyvah…”
Çünkü çocuk gülmüştü. Ve Ahu o an anladı ki… Bu otobüs bugün işe götürmeyecekti onu. Başka bir yere götürecekti.
“Ben cennette miyim acaba?”
Bir an gerçekten bunu düşündü.
“Yoksa sabah sabah adrenalin yaşadım da hayal mi görüyorum?”
Çocuğa bir kez daha baktı. Yok… Hayal değildi. Gerçekti. Hem de fazlasıyla gerçekti. Tam o sırada aklına dört durak sonra ineceği geldi.
“Hay ben böyle işin…”
İçinden kaderine kızmaya başladı. Daha doğrusu kaderiyle kavga etmeye başladı.
“Ya sen de amma kaderimsin! Batıkent’ten Ulus’a kırk beş dakika geliyorum, insan evladı çıkmıyor karşıma. Tam dört duraklık, on beş dakikalık yolda mı çıkarıyorsun böylesini?”
Bir an düşündü. Sonra içinden kendine cevap verdi:
“Aman neyse…”
Göz ucuyla çocuğa baktı.
“Gözümüz gönlümüz açıldı maşallah.”
Bunu düşününce kendi kendine gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Sağa sola bakıyormuş gibi yapmaya başladı. Bir camdan dışarı baktı. Bir telefonuna baktı. Bir otobüsün içini süzdü. Sonra yine çocuğa… Ama bu sefer gözlerini tam çevirmedi. Sadece göz ucuyla.
Çünkü bazen insan kendisine bakıldığını görmeden de hisseder. Hani sırtınız dönüktür ama bir çift gözün üzerinizde olduğunu anlarsınız ya… Ahu da tam olarak öyle hissetti.
“Bana mı bakıyor acaba?”
Başını çevirmedi.
“Yok canım.”
Bir saniye bekledi.
“Bakıyordur belki.”
Bir saniye daha.
“Bakıyorsa da ne olacak?”
Sonunda dayanamadı.
“Bir bakayım, bir daha nerede göreceğim?”
Tam kafasını çevirdiği anda… Çocuk da ona bakıyordu. İkisi de aynı anda yakalandı. Ahu’nun kafası bir tarafa, çocuğun kafası öbür tarafa öyle hızlı döndü ki sanki ikisi de suçüstü yakalanmıştı. Ahu hemen camdan dışarı bakmaya başladı. Kalbi küt küt atıyordu. Kendi kendine:
“Çok belli ettin Ahu. Çok.” diye söylendi. Ama yüzündeki gülümsemeyi de bir türlü saklayamıyordu.
“Kaldı üç durak,” diye geçirdi içinden. “Acaba sapık gibi inene kadar baksam ne olur ki? Nasıl olsa bir daha karşılaşmam.”
Sonra yine kendi kendine kızdı. Aslında her sabah 38-B’ye biniyordu ama bu Alain Delon’u ilk defa görüyordu. Demek ki bugüne kadar bu çocuk neredeydi? Ya da daha doğrusu nasıl olmuştu da onu fark etmemişti?
“Keşke güneş gözlüğümü yanıma getirseydim,” diye düşündü. “Rahat rahat bakardım.”
Sonra yine kendine kızdı.
“Sen iyice saçmaladın Ahu.”
Ama kızmasına rağmen yandan yandan bakmaya devam ediyordu. Derken Aydınlıkevler yaklaşmaya başladı. Artık inme vakti gelmişti. Son bir kez bakmak istedi. Hani insan bir manzaraya son kez bakar da aklında kalsın ister ya, öyle baktı. Çocuk da ona bakıyordu. Yine yakalandılar. Bu sefer Ahu hiç bozuntuya vermedi. Hafifçe gülümsedi, ayağa kalktı ve otobüsün kapısına doğru yürüdü. Butona bastı.
İçinden de dua etmeye başladı:
“Ne olur o da bu durakta insin. N’olur Allah’ım. Bir kere de benim yüzümü güldür.”
Sonra arkasını döndü ve kapının açılmasını beklemeye başladı. Şimdi arkasına baksa çocuk onu iyice yanlış anlayacaktı.
“Yok, bakmayacağım.”
Tam o sırada arkasına biri geldi. Ahu’nun kalbi hızlandı.
“Kesin o.”
Başka kim olabilirdi ki?
“Çocuk beni gördü, benim indiğimi görünce o da inmek için kalktı.”
Kalbi ağzından çıkacak gibiydi. Bir an gerçekten ne yapacağını şaşırdı. Arkasına dönmek istiyor ama dönemiyordu.
“Bakma Ahu. Sakın bakma. Biraz ağırdan al. Yoksa çok belli olur.”
Kapı açıldı. Ahu otobüsten indi. Arkasındaki de indi. Ahu’nun kalbi artık duracak gibiydi.
“Allah’ım, gerçekten indi!”
Sonunda dayanamadı, arkasını döndü.
Ve…
Karşısında yaşlı bir amca vardı.
Hani şu emekli olup otobüs kartını bedavaya bağlatan, evde ekmek bitince bakkala yürümek yerine otobüse binip şehir merkezine kadar giden, ekmeğini aldıktan sonra “Madem kart bedava, eve kadar da gezelim,” diye bir tur atıp yine otobüsle mahallesine dönen amcalardan. Aynen öyle biri.
Ahu’nun yüzündeki heyecan bir anda söndü.
“Allah belanı versin Ahu…”
Amca hiçbir şeyden habersiz ağır ağır yürüyüp gitti. Ahu öylece kalakaldı. Tam o sırada otobüsün kapısı kapandı. Bütün hayalleri de sanki o kapıyla beraber kapandı. Ama gitmeden önce son bir kez otobüsün içine baktı. Genç oradaydı. Ve zaten ona bakıyordu.
Ahu’nun içinden tek bir şey geçti:
“Şapşal Ahu.”
Koştur koştur işe doğru yürümeye başladı. Bir yandan sabah sabah böyle bir yakışıklı erkek gördüğüne mi sevinsin, bir daha göremeyeceğine mi üzülsün bilemedi. Sonra kendini teselli etmeye çalıştı.
“Aman… O da benden hoşlansa arkamdan iner, konuşurdu.”
Kendi kendine verdiği bu mantıklı(!) cevapla biraz rahatladı.
İşe yetişti yetişmesine ama bedeni iş yerindeydi, ruhu hâlâ 38-B’de kalmıştı. Masasına oturdu. Bilgisayarını açtı. Çalışmaya başladı. Ama arada bir dudaklarını ısırıyor, sonra kendi kendine gülümsüyordu.
“Ne oluyor sana ya? Kendi kendine ne gülüp duruyorsun?”
İş arkadaşı Nilüfer, elindeki dosyaları masaya bırakıp karşısına dikilmişti. Ahu bir an toparlanmaya çalıştı ama yüzündeki gülümsemeyi de bir türlü saklayamadı.
“Hiç…”
“Hiçmiş. Sabah beri sırıtıyorsun. Anlat bakalım.”
Ahu dayanamadı. Sabah otobüste olan biteni baştan sona Nilüfer’e anlattı. 38-B’yi, yakışıklı çocuğu, bakışmaları, çocuğun ona gülümsemesini, kendisinin otobüsten inerken arkasından birinin geldiğini sanmasını ve sonunda karşısında yaşlı amcayı bulmasını…
Nilüfer, Ahu anlatmayı daha bitirmeden kahkahalara boğuldu.
“Aman be kızım! Bir de her gün görüyormuşsun, sonunda sana açılıyormuş. Siz evleniyormuşsunuz. Çocuğunuzun adını da 38-B koyuyormuşsunuz.”
“Dalga geçme be!” diye sert çıktı Ahu.
Ama iki saniye sonra kendisi de tutamadı kahkahayı. İkisi de masanın başında gülmeye başladılar.
Ahu o gün işini yaptı yapmasına ama aklı sürekli 38-B’deydi. Akşam eve dönerken bindiği her otobüste sağına soluna baktı. Belki başka bir otobüstedir, belki karşısına çıkar, belki bir yerlerde görürüm diye durmadan etrafı süzdü. Ama yoktu.
O gün eve giderken iç çekip durdu.
“Bir daha nerede göreceğim ki…”
Ertesi sabah yine aynı güzergâh için yola çıktı. Bu sefer koşmadı. Dolmuş biraz hızlı gelmişti, Ahu da durağa zamanında yetişmişti. Hatta otobüsün peşinden koşmak zorunda kalmadığı için kendisini biraz daha medeni bir insan gibi hissediyordu.
Ulus’a geldiğinde yine 38-B’ye bindi. Bu kez otobüs çok dolu değildi. Arka sıralarda yine yer vardı. Gidip oturdu. Çantasını yanına koydu, sonra alışkanlıkla şöyle bir sağa sola baktı. Aslında kimi aradığını kendisi de biliyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.
“Bir Umut yine görür müyüm acaba?”
Tam o sırada gözleri bir noktada takılı kaldı. Yakışıklı çocuk yine oradaydı. Kalbi bir anda hızlandı.
“Yok artık…”
Dünkü şanssızlığın üzerine bunu beklemiyordu. Ama bir şeyi henüz fark etmemişti. Delikanlı otobüse binerken onu görmüş, daha Ahu yerine oturmadan gözleriyle onu aramaya başlamıştı. Yani aslında o da Ahu’yu gözetliyordu.
Ahu başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Bu kez Ahu kaçmadı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, çok hoş bir gülümseme oluştu. Çocuk da önce çekinerek gülümsedi. Ama bu öyle sıradan bir gülümseme değildi. Gözlerinin içi de gülüyordu. Ahu o an içinden geçenleri anlamaya çalıştı.
Daha dün adını bile bilmediği bu çocuk, bugün sanki uzun zamandır tanıdığı biri gibi geliyordu. Ve 38-B artık sadece işe götüren bir otobüs değildi. Ahu için sabahın en güzel saatinin başladığı yerdi. Her defasında ondan önce indiği için üzülüyordu. Her defasında diyorum, çünkü bu böyle bir hafta boyunca sürdü.
Tam bir hafta boyunca her sabah 38-B’ye bindi, o yakışıklı çocuğu gördü, onunla göz göze geldi, bazen gülümsedi, bazen de birbirlerine bakıp hemen başka tarafa çevirdiler kafalarını. Sonra Ahu’nun ineceği durak geldi ve her defasında o güzel çocuğu arkasında bırakıp otobüsten indi. Bir hafta boyunca aynı şey…
Ve Ahu, her gördüğünde çocuğun o güzel bakışlarına doyamıyordu. Maviye çalan gözleri vardı. Siyah kaşları gözlerinin üzerinde öyle güzel duruyordu ki, insan bakarken biraz fazla bakmak istiyordu. Saçlarının birkaç teli alnına doğru hafifçe düşüyordu; sanki saçları bile gelişigüzel durmayı beceremiyor, vals yapar gibi alnına doğru süzülüyordu. Bir de kirli sakalı vardı ki… O da ayrı bir karizmatiklik katıyordu.
Ahu artık çocuğun yüzünü ezberlemişti. Hatta yüzünü değil, her sabahki hâlini ezberlemişti. Pazartesi ne giymişti, salı hangi gömleği vardı, çarşamba saçını nasıl yapmıştı… Perşembe kaç kere göz göze gelmişlerdi, cuma kaç kere gülümsemişti…
Ahu bunların hepsini sayıyordu. Daha doğrusu saymıyordu da, aklında tutuyordu. Her işe geldiğinde de soluğu Nilüfer’in yanında alıyordu.
“Bugün lacivert bir şey giymişti.”
“Bugün bana üç kere baktı.”
“Hayır, üç değil, dört. Bir tanesinde ben bakarken baktı, bir tanesinde ben bakmıyorken baktı.”
“Saçını bugün farklı yapmıştı.”
“Bugün gözleri daha mavi görünüyordu.”
Nilüfer de artık Ahu’nun 38-B seferlerini, Ankara’nın EGO Genel Müdürlüğü’nden daha iyi biliyordu.
Bir gün yine sabah sabah o çocuğu anlatırken Nilüfer dayanamadı.
“Tamam, yeter artık kızım!”
Ahu sustu.
“Ne oldu?”
“Yarın işe gelme.”
Şaşkın şaşkın baktı.
“Niye?”
“İzin al. Gerekirse ‘sabah işim var, öğleden sonra geleceğim’ de. Sonra otobüse bin. Çocuk inene kadar bekle. O nerede iniyorsa sen de orada in.”
Ahu’nun gözleri büyüdü.
“Eee?”
“Eeesi, artık tanış. Adını sor. Ne bileyim, bir şey sor. ‘Merhaba’ de bari. Bir haftadır birbirinize bakıp duruyorsunuz. Bu ne böyle? Sessiz sinema mı oynuyorsunuz?”
Aklına bu fikir yatmıştı. Aslında çok da mantıklıydı. Bir haftadır birbirlerine bakıyorlardı.
İyi de… O niye inmiyordu?
O niye gelip Ahu’yla tanışmıyordu?
O niye hiçbir şey yapmıyordu?
Ahu’nun içi içini yemeye başladı.
“Ya ben niye uğraşıyorum ki? O da gelsin konuşsun.”
Sonra biraz düşündü.
“Belki çekiniyordur.”
Biraz daha düşündü.
“Belki sevgilisi vardır.”
Biraz daha düşündü.
“Yok ya… Sevgilisi olsa bana öyle bakmaz herhalde.”
Sonra yine kendi kendine kızdı.
“Bak bak, bir de adamın sevgilisi var mı yok mu araştırıyoruz.”
Ama dayanamadı. Nilüfer’in fikri kafasına iyice yerleşmişti. Ertesi gün yapacaktı. Çocuk nereye kadar gidiyorsa gidecek, inecek ve sonunda adını soracaktı. Ne olursa olsun.
O gün patronundan sabah için izin istedi. İzni alırken yüzünde öyle bir ifade vardı ki, sanki işe değil de hayatının en önemli sınavına girecekti. Oysa Ahu’nun bilmediği bir şey vardı. Ertesi sabah sadece o yakışıklı çocuğun nereye indiğini öğrenmeyecekti. Hayatının en büyük merakının peşinden gidecekti.
Ahu o sabaha her zamankinden daha özenli hazırlanmıştı. Çantasını bile daha dikkatli seçmiş, kemeriyle uyumlu olsun diye uğraşmıştı. Saçları güzelce bakımlıydı, makyajı da her zamanki gibi dozundaydı. Aynanın karşısında kendisine son bir kez bakıp evden çıktı.
Bugün farklı bir gündü. Bugün çocuğun nereye gittiğini öğrenecekti. Belki konuşacaktı. Belki adını soracaktı. Belki de…
“Ya bugün gelmiyorsa?”
Bu düşünce Ulus’a kadar aklının içinde dönüp durdu.
“Ay, bir de bugün gelmiyormuş… Ben de bütün planı yaptım. Ya gelmezse ne yapacağım?”
Sonra kendi kendine kızdı.
“Gelir herhalde. Bir haftadır geliyor. Bugün niye gelmesin?”
Ulus’a vardığında kalbi biraz daha hızlı atmaya başlamıştı. Ve sonunda 38-B geldi. Otobüse bindi. Gözleri istemsizce hemen onu aradı. Oradaydı. Bizim yakışıklı Alain Delon yine her zamanki yerinde oturuyordu. İçinden bir oh çekti.
“Çok şükür.”
Bu kez daha rahat bir şekilde oturdu. Yine onunla göz göze gelebileceği bir yer seçti. Çantasını yanına bıraktı, saçını eliyle hafifçe düzeltti. Üstüne başına çeki düzen verdi, gömleğinin yakasını şöyle bir düzeltti. Ama bu sefer başka bir şey olacaktı. Her zamanki durağına geldiğinde yerinden kalkmadı. Otobüs durağa yanaştı. Kapılar açıldı. İnsanlar indi. Ahu oturduğu yerde kaldı.
Çocuk bunu fark etti. Önce anlamadı. Sonra Ahu’nun hâlâ oturduğunu görünce yüzündeki ifade değişti. Şaşırdı. Hatta bir an afalladı. Sanki hiç beklemediği bir şey olmuştu. Parmaklarıyla dizlerine sürekli hafif hafif vuruyordu. Çok gerilmişti, sanki kalbi boğazında atıyor Adem elması boğazında dans ediyordu. Ahu ise bunu fark etmedi bile. O sadece çocuğu izliyordu.
“Şimdi nerede inecek acaba?”
Çocuk bir süre Ahu’ya baktı. Sonra gözlerini kaçırmaya başladı. Biraz camdan dışarı baktı. Sonra yere. Sonra tekrar camdan dışarı. Hafif hafif çenesine doğru üflemeye başladı, heyecanını dindiremiyordu.
Ahu buna anlam veremedi. İçinden bir sıkıntı geçti.
“Ne oldu şimdi?”
Bir süre sonra kendi kendine kızmaya başladı.
“Ne yapıyorsun sen kızım? Adamın peşinden gidiyorsun resmen.”
Sonra daha kötü bir ihtimal geldi aklına.
“Anlaşılan rahatsız oldu.”
Bir an yüzü düştü. Yaptığının çok büyük bir hata olduğunu düşündü.
“Belki de ben çok baktım.”
Ama artık geri dönemezdi. Bir kere karar vermişti. Çocuk nerede iniyorsa orada inecekti. Otobüs ilerledi. Duraklar geçildi. Ahu’nun heyecanı her dakika biraz daha arttı. Sonunda otobüs son durağa geldi. Şoför otobüsü durdurdu. Yolcular birer birer inmeye başladı. Ahu yerinden kalkmadı. Çocuk da kalkmadı.
Bir süre sonra otobüsün içi sessizleşti. Öyle bir sessizlik oldu ki, az önce onlarca insanın konuştuğu, ayak seslerinin duyulduğu otobüs bir anda bambaşka bir yere dönüştü.
Artık içeride sadece Ahu, çocuk ve şoför vardı. Çocuğa baktı. Bu kez çekinmeden. Çünkü artık başka yolu yoktu. Çocuğun da her şeyi anladığını düşünüyordu.
“Şimdi konuşacağım,” diye geçirdi içinden. Belki adını soracaktı.
Belki sadece “Merhaba” diyecekti.
Ama tam o sırada şoför koltuğundan seslendi:
“Umut, iyi misin? Hadi gel, geç kalma. Dur, şu rampayı da açayım.”
Ahu’nun kulağı önce isme takıldı.
Umut… Demek adı Umut’tu.
Sonra şoför yerinden kalktı. Otobüsün arka tarafına doğru yürüdü. Ahu anlamadı. Umut da başını öne eğmişti. Sanki birazdan olacak şeyi Ahu’nun görmesini istemiyordu. Şoför otobüsün kenarındaki bölmeye yöneldi. Bir şey çıkarmaya başladı. Ahu önce ne olduğunu anlayamadı. Sonra parçalar belirginleşti.
Tekerlekler…
Kollar…
Sırt kısmı…
Bir sandalye.
Ahu’nun gözleri büyüdü.
Bir an nefesi kesildi.
“Hayır…”
Sanki gördüğü şeyi anlamak istemiyordu. Şoför sandalyeyi açtı. Tekerleklerin yere değen sesi otobüsün içinde yankılandı. Ahu o sesi hayatı boyunca unutmayacaktı. Çünkü o anda zaman durmuştu. Gerçekten durmuş gibiydi. Otobüsün içindeki bütün sesler kesildi. Dışarıdaki Ankara sustu. Motorun sesi bile uzaklardan geliyormuş gibi oldu. Sadece Umut’a bakıyordu. Bir haftadır karşısında oturan o yakışıklı çocuk… Her sabah göz göze geldiği… Gülümsemesini beklediği… Saçlarının alnına düşüşünü izlediği… Maviye çalan gözlerine bakmaya doyamadığı çocuk… Şimdi önünde bambaşka bir gerçekle duruyordu.
Şoför Umut’un yanına geldi. Umut başını daha da öne eğdi. Yüzü kızarmıştı. Ahu’nun gözlerinin üzerinde olduğunu biliyordu. Belli ki bunu istemiyordu. Belli ki Ahu’nun görmesini hiç istememişti.
Şoför onu dikkatlice sandalyeye oturttu. Ahu kıpırdamıyordu. Bir şey söylemek istedi. Dili dönmedi. Bir adım atmak istedi. Atamadı. Sanki ayakları yere çakılmıştı. Umut ise başını kaldırmıyordu. İlk kez Ahu onun yüzündeki o mahcup ifadeyi gördü. O güzel gözlerindeki kaçışı…
O zamana kadar Ahu, onun bakışlarını kendisine duyduğu ilgiden sanmıştı. Şimdi ise o bakışların içinde başka bir şey olduğunu fark ediyordu. Çekingenlik. Korku. Mahcubiyet. Belki de her gün otobüse binerken Ahu’nun onu nasıl göreceğini düşünmenin verdiği bir tedirginlik…
İçi burkuldu. Ama asıl şaşkınlığı bundan değildi. Asıl şaşkınlığı, bir hafta boyunca kendi kafasında kurduğu bütün hikâyenin bir anda değişmiş olmasıydı. O çocuğun neden son durağa kadar gittiğini artık biliyordu. Neden hiç inmediğini… Neden şoförün ona yardım ettiğini… Neden bazı anlarda gözlerini kaçırdığını…
Her şey bir anda anlam kazanmaya başlamıştı. Ahu’nun gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sadece Umut’a baktı. Umut da sonunda başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Bu kez ikisi de gözlerini kaçırmadı. Umut’un yüzünde mahcup, küçücük bir gülümseme vardı. Ahu o gülümsemeye bakarken içinden tek bir şey geçti:
“Ben seni yanlış anlamışım.”
Sonra hemen ardından başka bir düşünce geldi.
“Hayır…”
“Ben seni hiç tanımamışım.”
Umut başını tekrar önüne eğdi. Ahu ise hâlâ yerinden kalkamıyordu. Bir hafta boyunca karşısında oturan o güzel çocuğa bakmıştı. Ama ilk kez şimdi gerçekten görüyordu onu. Ve daha ne olduğunu bile tam anlayamadan, Ahu’nun içinde bir şey değişmişti. Bu artık sadece güzel bir çocuğa duyulan o heyecan değildi. Bu, başka bir şeydi. Daha ağırdı. Daha gerçekti. Ve Ahu henüz bilmiyordu… O gün 38-B’nin son durağında öğrendiği şeyin, hayatının geri kalanını değiştireceğini.
Şoför, Umut’u indirmeye çalışınca biraz zorlandı. Ahu o an kendine geldi. Hemen yerinden kalktı, yanlarına gitti ve şoföre yardım etti. Az önce yaşadığı şaşkınlığın içinden çıkıp gerçek hayata dönmesi, Ankara’nın sert rüzgârının yüzüne vurmasıyla oldu. Soğuk hava yüzünü keser gibi çarptı. Derin bir nefes aldı. Kendini toparlamaya çalıştı.
Umut ise hâlâ mahcup bir hâlde idi.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Ahu ona baktı. Bu kez ne şaşkınlığını saklamaya çalıştı ne de kaçamak bakışlara sığındı. Hoş bir tebessümle elini uzattı.
“Merhaba, ben Ahu.”
Umut bir an öylece kaldı. Şaşkındı. Ahu’nun onu bu hâlde görünce çekip gideceğini düşünmüştü. Belki yüzünün değişeceğini, belki o güzel bakışların bir anda kaybolacağını… Ama hiçbiri olmadı. Tam tersine… Bir haftadır gözünü alamadığı o kız şimdi karşısında duruyordu. Adını öğrenmişti. Üstelik kız onu yadırgamamış, acıyan gözlerle bakmamış, geri çekilmemişti. Gülümsemiş ve tanışmak istemişti.
Umut elini uzattı.
“Ben de Umut.”
Tokalaştılar. İkisi de birkaç saniye ellerini bırakmadan öylece kaldı. Sonra bıraktılar. Sessizlik oldu. Ahu konuşmak istiyordu ama ne söyleyeceğini bilmiyordu. Bir haftadır kafasında kurduğu bütün cümleler vardı aslında. “Merhaba” diyecekti, adını soracaktı, belki nerede indiğini soracaktı… Ama şimdi hiçbirini söyleyemiyordu.
Umut ise daha da çekingen görünüyordu. Başını hafifçe öne eğmiş, sanki Ahu’nun vereceği tepkiyi hâlâ anlamaya çalışıyordu. Sessizliği ilk bozan da Umut oldu.
“Beni böyle sandalyede görünce böyle doğal tepki vereceğinizi düşünmedim.”
Ahu ona baktı. Umut devam etti:
“Genelde acır gözle bakarlar. Hatta…”
Bir an durdu.
“Vah vah, gencecik çocuk falan diye konuşurlar. Bir de benim duymadığımı sanırlar.”
Ahu’nun yüzündeki tebessüm hafifçe değişti. Umut bunu anlatırken gülümsemeye çalışıyordu ama belli ki bu cümleleri daha önce çok fazla yaşamıştı. İlk kez onun yakışıklılığından, gözlerinden, saçlarından başka bir şey görüyordu Ahu. İnsanların ona nasıl baktığını görüyordu.
Ve o anda Umut’un neden biraz önce başını önüne eğdiğini daha iyi anladı. Belki de bir insanın gözlerine bakmak bazen, onun hakkında düşündüğünüzden çok daha fazlasını söyleyebiliyordu.
Umut, Ahu’nun yüzüne bakıp bir süre sustu. Sonra sanki bütün bu sessizliği bozmak ister gibi konuşmaya başladı.
“Ben fizik tedaviye gidiyorum aslında. Sporcuydum. Ama bir trafik kazasında maalesef bacaklarım kırıldı. Belden aşağısı tutmuyor. Uzun süredir tedavi görüyorum.”
Bunları öyle sakin anlatıyordu ki Ahu’nun içi daha da burkuldu. Sanki başına gelenlerden bahsederken kendi hayatından değil de başka birinin hayatından söz ediyordu. Oysa gözlerinin içine bakınca, bu cümlelerin arkasında ne kadar uzun bir yol olduğunu hissedebiliyordu.
Ahu onu hayranlıkla izliyordu. Sadece yakışıklı olduğu için değil artık. Ses tonu da yüzü gibiydi. Sakin, kendinden emin ama bir tarafında insanın içine dokunan bir kırgınlık vardı. Konuşurken gözlerini kaçırmıyor, başına gelenleri saklamaya çalışmıyordu. Ama belli ki insanların bakışlarından yorulmuştu.
Bir hafta boyunca karşısında oturan bu delikanlının hayatında neler olduğunu düşünmeden bakmıştı ona. Saçlarını, gözlerini, gülüşünü merak etmişti. Nerede indiğini düşünmüş, neden hiç inmediğini anlamaya çalışmıştı. Şimdi ise bütün bunların çok küçük şeyler olduğunu düşünüyordu.
Umut konuşmasını bitirdi. Ahu birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Aslında söyleyecek çok şeyi vardı.
“Geçmiş olsun” diyebilirdi.
“Çok üzüldüm” diyebilirdi.
“İnşallah düzelirsin” diyebilirdi.
Ama bunların hiçbirini söylemek istemedi. Çünkü Umut’un yüzünde, hayatı boyunca kaç kere duyduğu belli olan o cümleleri tekrar duymaya ihtiyacı varmış gibi bir ifade yoktu.
Ahu, onun karşısında ilk defa gerçekten ne söylemesi gerektiğini düşündü. Sonra hiç düşünmeden, ağzından bir cümle çıktı:
“Her zaman bir Umut vardır.”
Umut’un yüzündeki ifade bir anda değişti. Sanki Ahu’nun söylediği cümleyi anlamaya çalışıyordu. Birkaç saniye birbirlerine baktılar. Ahu da ne söylediğini tam olarak bilmiyordu aslında. Nereden gelmişti o cümle, neden söylemişti, bilmiyordu. Ama söylemişti.
Umut ise böyle bir cevap beklememişti. İnsanlar ona genellikle geçmiş olsun derdi. Allah yardımcın olsun derdi. Üzülürdü. Acırdı. Tavsiyeler verirdi. Ama hiç kimse ona “Her zaman bir Umut vardır” dememişti.
Umut’un dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm oluştu. Ahu da gülümsedi. Bir an ikisi de konuşmadı. Ankara’nın soğuğu yüzlerine vuruyordu. Otobüs çoktan uzaklaşmış, arkasında bıraktığı egzoz kokusu rüzgâra karışmıştı. Sokaktan insanlar geçiyor, arabalar korna çalıyor, şehir her zamanki gibi kendi telaşında akıp gidiyordu. Ama onların olduğu yerde sanki zaman durmuştu.
Ahu o an ilk defa Umut’un gözlerine, bir haftadır baktığı gibi değil, gerçekten bakarak baktı. Umut da ona baktı. Ve ikisinin de bilmediği bir şey vardı. Birbirlerinin hayatına sadece birkaç dakika önce girmişlerdi. Ama aslında ikisi de, o otobüste birbirlerini çoktan beklemeye başlamıştı.
Umut’un yüzündeki o küçük tebessüm hâlâ duruyordu. Ahu da ona bakıyordu ama ne diyeceğini bilmiyordu. Bir haftadır kafasında kurduğu bütün cümleler sanki tam da ihtiyaç duyduğu anda ortadan kaybolmuştu. Bir süre ikisi de sustu. Sonunda Umut dayanamadı.
“Sen bugün niye buraya kadar geldin?”
Ahu bir anda afalladı.
“Ben mi?”
“Evet.”
Ahu gözlerini kaçırdı. Şimdi ne diyecekti? “Seni takip ettim” dese biraz fazla açık olacaktı. “Yolumu şaşırdım” dese, koskoca Ankara’da insanın son durağa kadar yolunu şaşırması da pek inandırıcı değildi.
“Şey…”
Umut bekledi. Ahu çantasının sapıyla oynamaya başladı.
“Tamam, yalan söyleyeceğim ama çok kötü bir yalan olacak.”
Umut ilk defa biraz daha rahat güldü.
“Dinliyorum.”
“Ben… aslında senin nerede indiğini merak ettim.”
Umut’un gülümsemesi biraz daha büyüdü.
“Benim mi?”
“Evet.”
“Niye?”
Ahu omuzlarını silkti. Derin bir nefes aldı.
“Bir haftadır her gün senden önce iniyorum. Sen hiç inmiyorsun. Merak ettim. Sonra arkadaşım da ‘git öğren’ dedi.”
“Arkadaşın mı?”
“Nilüfer.”
Umut başını salladı.
“Demek senin bütün bu yaptıklarının arkasında Nilüfer var.”
Ahu gülmeye başladı.
“Yok canım. Fikri o verdi, ben uyguladım.”
“İyi cesaret.”
“Ben de bugün kendime şaşırıyorum zaten.”
Umut bir süre Ahu’ya baktı.
“Ben de senin bugün inmeyeceğini görünce şaşırdım.”
Ahu’nun yüzü bir anda değişti.
“Sen fark ettin mi?”
“Fark etmez miyim?”
Ahu’nun kalbi yine hızlandı. Demek o da dikkat ediyordu. Demek sadece Ahu değildi her sabah o otobüste gözleri birini arayan. Ahu bunu belli etmemeye çalışarak sordu:
“Sen her gün buraya mı geliyorsun?”
“Evet.”
“Her gün mü?”
“Her gün.”
“Nereye?”
“Fizik tedaviye.”
Ahu göz ucuyla rampaya baktı.
“Uzun zamandır mı?”
“Bir süredir.”
Umut bunu söylerken sesini değiştirmedi. Sanki hayatının en sıradan şeyinden bahsediyordu.
“Peki neden hep bu otobüs?”
Umut hafifçe gülümsedi.
“Şoför beni tanıyor. Rampayı açıyor, yardımcı oluyor. Benim için daha kolay oluyor.”
Ahu başını salladı. Sonra aklına başka bir soru geldi.
“Başka otobüsler de vardır herhalde.”
“Vardır.”
“Eee?”
Umut bu kez biraz utanarak ona baktı.
“Bir de artık başka bir sebebi var.”
Ahu anlamadı.
“Ne sebebi?”
Umut cevap vermedi. Sadece gülümsedi. Ahu da birkaç saniye ona baktı. Sonra nedenini anlamış gibi olmasa da yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.
O sabah ilk defa ikisi de aynı şeyi düşünmüş ama ikisi de söylememişti. 38-B artık sadece bir otobüs değildi.
Ertesi sabah Ahu daha otobüse binmeden heyecanlanmıştı. Ulus’a geldiğinde 38-B’yi görünce istemsizce gülümsedi. Otobüse bindi. Gözleri yine her zamanki yere gitti. Umut oradaydı. Ahu bu kez hiç düşünmeden yanına gitti.
“Günaydın.”
Umut’un yüzünde şaşkın ama mutlu bir ifade oluştu.
“Günaydın.”
Ahu onun yanındaki koltuğa oturdu. Bir süre ikisi de ne diyeceğini bilemedi.
Sonra Ahu gülümseyerek:
“Bugün buraya kadar gelmeme gerek kalmadı. Zaten yanına oturdum.”
Umut güldü.
“Dün bayağı merak etmişsin.”
“Evet. Hem de çok.”
Konuşa konuşa birbirlerini tanımaya başladılar. Okudukları okullardan, işlerinden, sevdikleri şarkılardan bahsettiler. Ahu arada bir Umut’un yüzüne bakıyor, sonra yakalandığını fark edip camdan dışarı dönüyordu. Umut da ondan farklı değildi.
Otobüs ilerledikçe konuşmaları da uzadı. Bir ara Ahu telefonunu çıkardı.
“Bak, şimdi bir şey yapacağız.”
“Ne?”
“Numaranı vereceksin.”
Umut şaşkın şaşkın baktı.
“Direkt mi?”
“Direkt.”
“Ya sen çok cesursun.”
“Dün son durağa kadar gelmiş kızım ben. Bundan mı korkacağım?”
Umut gülerek telefonunu çıkardı. Numaralarını birbirlerine verdiler. Ahu rehbere kaydederken bir an durdu.
“İsmini yazıyorum.”
“Ne yazacaksın?”
Ahu düşündü.
Sonra gülümsedi.
“Umut.”
Umut da telefonuna Ahu’nun numarasını kaydetti. İkisi de birbirlerinin telefonunda artık bir isimden ibaretti.
Ama o sabah 38-B’de başlayan sohbet, Ahu’nun eve dönüş yolunda yine aklından çıkmadı. İlk defa bir insanın yüzünden çok, hayatını merak ediyordu.
Kazayı nasıl geçirmişti? Ne kadar zamandır böyleydi? Ailesi nasıldı? Sporcuydu demişti. Ne sporu yapıyordu?
Bir sürü soru kafasında dolaşıyordu. Sonra kendi kendine kızdı.
“Daha bugün tanıştın Ahu. Adamın nüfus kaydını çıkarmaya ne gerek var?”
Ama sonra yine gülümsedi. Çünkü artık adını biliyordu.
Umut…
İsmi de kendisi gibi güzel gelmişti.
Eve vardığında annesi bir şeyler soruyor, Ahu ise yarım yamalak cevap veriyordu. Akşam yemeğinde bile aklı başka yerdeydi. O gece yatağına uzandığında bir hafta boyunca yaptığı gibi sadece yakışıklı çocuğun gözlerini düşünmedi. Bu kez o gözlerin arkasındaki hayatı düşündü. Ve sabah olmasını beklemeye başladı. Çünkü artık ertesi gün 38-B’ye binmek için bir sebebi vardı. Gerçi daha önce de vardı.
Ama artık bunun adı vardı.
Umut…
Ahu, sabah iş yerine gelir gelmez Nilüfer daha çantasını bırakmasına bile fırsat vermeden yanına geldi.
“Ne oldu? Anlat bakalım!”
Ahu gülümseyerek sandalyesine oturdu.
“Ne olacak?”
“Öyle masum masum bakma. Dün son durağa kadar gittin. Bugün de yüzünde güneş açmış. Anlat!”
Ahu biraz eğildi.
“Adı Umut.”
Nilüfer’in gözleri büyüdü.
“Eee?”
“Tanıştık. Numaramızı aldık.”
“Yok artık!”
Ahu gülerek başını salladı.
“Bir de fizik tedaviye gidiyormuş. Bir trafik kazası geçirmiş. Bacakları tutmuyor. Uzun zamandır tedavi görüyor.”
Nilüfer birkaç saniye sustu.
“E kızım, nasıl olacak bu iş böyle?”
Ahu kaşlarını çattı.
“Nasıl olacak?”
“Bilmiyorum. Gençliğini mi yakacaksın? Daha doğru düzgün tanımıyorsun çocuğu.”
Ahu önce güldü, sonra Nilüfer’e biraz ciddi baktı.
“Niye öyle düşünüyorsun?”
“Ne bileyim kızım, zor hayat.”
“Dünyada milyonlarca insan var böyle yaşayan. Onlar insan değil mi? Onların da hayatı yok mu? Onlar âşık olmuyor mu? Evlenmiyor mu? Çocuk sahibi olmuyor mu? Gülmüyor mu, eğlenmiyor mu?”
Nilüfer sustu. Ahu devam etti:
“Bacakları tutmuyor diye adamın hayatı bitmiş mi oluyor? Ben daha çocuğu tanımıyorum bile. Belki dünyanın en iyi insanı. Belki benimle hiç anlaşamayacak. Belki ben onunla hiç anlaşamayacağım. Bunları bilmiyoruz ki.”
Nilüfer başını salladı.
“Tamam, haklısın.”
Ahu gülümsedi.
“Ben de zaten daha ne olduğunu bilmiyorum. Sadece tanımak istiyorum.”
Nilüfer bir anda eski hâline döndü.
“Ben de başka bir şeyi merak ediyorum.”
Ahu şüpheyle baktı.
“Ne?”
“Bacakları tutmuyor diyorsun ya…”
Ahu’nun gözleri büyüdü.
“Nilüfer…”
“Ben daha bitirmedim!”
Ahu gülmeye başladı. Nilüfer de muzipçe devam etti:
“Ben sadece hayatın bütün ihtimallerini değerlendiriyorum.”
Ahu kahkahayı bastı.
“Senin değerlendirmelerin batsın!”
“Ne var kızım? İnsan merak ediyor.”
“Sus be! Bacakları tutmuyor, sende neler geliyor aklına?”
Nilüfer kahkahayla:
“E ben de hesap yaptım kendimce. Bacakları tutmuyorsa, tutan yerleri vardır herhalde!”
Ahu’nun ağzı açık kaldı.
“Nilüfer!”
İkisi de kahkahaya boğuldu. Bir süre sonra Ahu gülmekten gözlerini silerek başını salladı.
“Vallahi seninle hiçbir şey konuşulmaz.”
Nilüfer omuzlarını kaldırdı.
“Ben sadece arkadaşımın geleceğini düşünüyorum.”
“Sen önce kendi geleceğini düşün.”
“Benimki sağlam. Seninkini konuşuyoruz şu an.”
Ahu yine güldü. Ama kahkahaların ardından telefonu eline aldığında yüzündeki ifade değişti. Ekranda yeni kaydettiği isim duruyordu.
Umut.
Bir süre o isme baktı. Sonra telefonu kapatıp masasına bıraktı. İçinde tuhaf, güzel bir heyecan vardı. Daha yolun çok başındaydı. Ama ilk defa bu yolun nereye gideceğini merak ediyordu.
O günden sonra Ahu ile Umut’un işi biraz daha kolaylaştı. Artık birbirlerini görünce ne söyleyeceklerini düşünmek zorunda değillerdi. Sabahları 38-B’de yan yana oturuyor, bazen yol boyunca konuşuyor, bazen de sadece birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı. Asıl konuşmaları ise akşamları telefonda devam ediyordu.
İlk başlarda mesajlar kısa kısa başladı.
“Eve vardın mı?”
“Vardım.”
“Yemek yedin mi?”
“Daha yemedim.”
“Niye?”
“Canım istemedi.”
“İnsan yemek yemeden durur mu?”
“Sen de annem gibi konuşuyorsun.”
Ahu o mesajı okuyunca gülmüştü. Sonra konuşmalar uzamaya başladı.
Bir gün iki saat, ertesi gün üç saat… Bazen ne konuştuklarını kendileri bile bilmiyorlardı. Ahu çocukluğundan bahsediyordu, Umut kendi çocukluğunu anlatıyordu. Ahu sevdiği şarkıları söylüyor, Umut ona kendi sevdiği şarkıları gönderiyordu. Bazen eski bir şarkı yüzünden yarım saat konuşuyorlardı.
Umut’un şaşırtıcı bir tarafı vardı. Hayatıyla ilgili konuşurken hiç kendisini acındırmıyordu. Kazadan bahsediyordu ama sürekli kazayı anlatmıyordu. Fizik tedaviden bahsediyordu ama hayatının merkezine koymuyordu. Hatta bazen Ahu onun yaşadıklarını unutuyordu bile. Çünkü Umut o kadar hayat doluydu. Şakaları vardı, dalga geçiyordu, Ahu’nun anlattığı saçma sapan şeylere bile kahkahalarla cevap veriyordu.
Bir gün Ahu iş yerinde patronuna çok sinirlenmişti. Akşam Umut’a uzun uzun anlattı.
“Bugün yine bana taktı. Şunu yanlış yaptın, bunu eksik yaptın diye bütün gün söylendi. İnsan bir kere de güzel bir şey söyler.”
Umut hemen cevap verdi:
“Belki güzel bir şey söylemiştir de sen duymamışsındır.”
Ahu kaşlarını çattı.
“Ne güzel şey söylemiş olabilir?”
“İşe geldin demiştir.”
Ahu birkaç saniye telefona baktı.
“Sen var ya…”
Umut gülücük gönderdi. Ahu da istemeden güldü. Böyle böyle Umut, Ahu’nun hayatındaki küçük şeyleri bile değiştirmeye başlamıştı.
Bir gün Ahu telefonunun ekranına bakıp uzun süre düşündü. O gün ailesiyle ilgili bir meseleye çok canı sıkılmıştı. Başka zaman olsa bunu dünyanın en büyük problemi gibi görecekti. Ama o akşam Umut’la konuştuktan sonra kendine kızdı.
“Ben neye üzülüyorum?” diye düşündü.
Hayatında gerçekten üzülecek şeylerin ne olduğunu artık daha iyi görüyordu. Ama Umut hiçbir zaman ona bunu hissettirmiyordu.
“Senin derdin küçük,” demiyordu. Tam tersine, Ahu ne anlatırsa anlatsın dinliyordu.
Bir akşam Ahu yine bütün gün canını sıkan bir şeyi anlattıktan sonra:
“Ben bazen çok küçük şeyleri dert ediyorum galiba,” dedi.
Umut’un cevabı kısa oldu:
“Senin canını sıkıyorsa küçük değildir.”
Ahu bir süre ekrana baktı. Sonra gülümsedi.
Belki de Umut’un en sevdiği tarafı buydu. Kendi yaşadıklarını Ahu’nun yaşadıklarıyla yarıştırmıyordu. Kendisinin daha büyük acılar yaşadığını düşünüp Ahu’nun üzüntülerini küçümsemiyordu. Aksine, onun derdini de kendi derdi kadar ciddiye alıyordu.
Ahu o gece telefonu kapattığında uzun süre tavana baktı. İnsan bazen hayatına giren birinden çok şey öğreniyordu. Umut ona sabretmeyi öğretmiyordu. Hayatı nasıl yaşaması gerektiğini de anlatmıyordu. Sadece kendi hayatını yaşama biçimiyle bazı şeyleri fark ettiriyordu.
Ahu da yavaş yavaş fark ediyordu. Hayat her zaman istediği gibi gitmiyordu. Bazı şeyler yarım kalıyordu. Bazı insanlar gidiyordu. Bazı günler insanın canı yanıyordu. Ama yine de sabah oluyordu. Ve insan, bir şekilde yeniden gülüyordu.
Ahu artık sabahları 38-B’ye binerken sadece yakışıklı bir çocuk görmüyordu. Yanında hayatı bambaşka bir yerden öğrenmeye başladığı bir adam oturuyordu. Ve her geçen gün onu biraz daha merak ediyor, biraz daha tanıyor, biraz daha seviyordu.
Aradan uzun bir zaman geçmişti. 38-B’nin o ilk günlerinden bu yana çok şey değişmişti. Ahu, artık her sabah otobüse bindiğinde karşısında oturan yakışıklı çocuğa uzaktan bakmıyordu. Yanına oturuyor, bazen omzuna yaslanıyor, bazen de yol boyunca hiç konuşmadan camdan dışarı bakıyordu.
Umut da artık Ahu’nun hayatının bir parçasıydı. Öyle gelip geçen bir heves değil. Öyle birkaç güzel bakıştan ibaret hiç değil.
Ahu onun için çoktan ailesine karşı çıkmış, çevresinden duyduğu bütün lafları bir kenara bırakmıştı. Ailesi ilk zamanlar çok direnmişti.
“Daha gençsin.”
“Hayatın zorlaşacak.”
“Bunu gerçekten istiyor musun?”
“İleride ne olacak?”
Ahu hepsini dinlemişti. Sonra yine Umut’un yanına dönmüştü. Çünkü Ahu artık şunu biliyordu: İnsanın hayatına birini almak, onun hayatındaki zorlukları üstlenmek değildi. Bir insanı sevmek, onun eksiklerini tamamlamak da değildi.
Ahu, Umut’u tamamlamak için sevmiyordu. Umut’un tamamlanmaya ihtiyacı yoktu. Sadece onunla birlikte yürümek istiyordu. Yürümenin nasıl olduğunu ikisi de kendi yöntemleriyle öğrenmişti zaten.
Umut fizik tedavisine devam ediyordu. Günler geçtikçe tedaviye daha iyi cevap vermeye başlamıştı. Bazen küçük bir hareket, bazen küçücük bir gelişme bile ikisini günlerce mutlu ediyordu. Umut’un yüzündeki o umut Ahu’ya da geçiyordu. Bazen onun bacaklarına bakıp sessizce dua ediyor, sonra kendi kendine kızıyordu.
“Ben senin iyileşmeni istiyorum ama seni sadece iyileşirsen sevecek değilim.”
Bunu Umut’a söylediğinde Umut gülmüştü.
“Biliyorum.”
“Nasıl biliyorsun?”
“Çünkü sen öyle bir şey olsaydı çoktan kaçmıştın.”
Ahu gülmüştü.
“Ben kaçmam.”
“Onu fark ettim.”
Ankara’nın aşkı da meşhurdur demiştim ya en başında… Belki denizi yoktur Ankara’nın. Belki insanı sabahları ayazıyla karşılar, akşamları sert rüzgârıyla uğurlar. Belki soğuk binaları vardır, memur sokakları vardır, herkesin bir yere yetişmeye çalıştığı uzun caddeleri vardır. Ama Ankara’nın bir de insanın içine işleyen tarafı vardır. Seviyorsan kolay vazgeçmezsin.
Ahu da vazgeçmedi.
Kışın ayazında Umut’un fizik tedavisinden çıkmasını bekledi. Yağmur yağarken şemsiyeyi onun üzerine tuttu, kendisi ıslandı. Bazen Umut yorulduğunda yanında sessizce oturdu. Bazen morali bozulduğunda onu güldürmek için saçma sapan şeyler anlattı. Bazen de hiçbir şey yapmadı. Sadece yanında oldu. Çünkü aşk, her zaman büyük cümleler kurmak değildi. Bazen bir insanın yanında, hiçbir şey söylemeden oturabilmekti.
Ahu ailesine de bunu anlatmaya çalıştı.
“Ben onun hayatını zorlaştırmıyorum. Ben onun hayatındayım.”
Ailesi uzun süre anlamadı. Ama zaman geçtikçe Umut’u tanıdılar. Onun sadece tekerlekli sandalyesini değil, karakterini gördüler. Gülüşünü gördüler. Sabrını gördüler. Ahu’ya nasıl baktığını gördüler. Ve en sonunda onların da bazı korkuları azalmaya başladı.
Umut ise tedavisine devam ediyordu. Her küçük gelişme Ahu için bayram gibiydi. Bir gün ayağında hissettiği küçücük bir hareket bile Ahu’nun gözlerinin dolmasına yetmişti.
Umut ise:
“Daha dur, daha çok işimiz var,” diyordu.
Ahu gülüyordu.
“Ben zaten bir yere gitmiyorum.”
Ankara’nın soğuğu yine aynıydı. 38-B yine aynı güzergâhta gidip geliyordu. Ulus yine kalabalıktı. Batıkent yine uzaktı. Aydınlıkevler yine aynı duraktı.
Ama Ahu artık o eski Ahu değildi. Bir zamanlar dört durak sonra ineceği için üzülen kız, şimdi hayatının nereye gideceğini düşünmeden sevdiği adamın yanında yürüyordu.
Ve Ankara’nın bütün ayazının içinde, Ahu’nun hayatında sıcacık bir renk vardı.
O rengin adı Umut’tu.
Ebru Kürya Diler
Ebrucuğum, canım,
Hayatın içindeki detayları, gerçekleri, müşterek temaları fark edip yazıya aktarman o kadar kıymetli ki… Ve aktarırken de okuyucuya bir filmi izletir gibi hissettiriyorsun. Ahu’nun otobüse yetişme telaşı, binme ânı, yaşlı amca detayı, arkadaşı ile konuşmaları ve daha pek çok şey… O kadar bizden ki… Hikâyen, kıymet bilen kişilerin gönüllerine düşsün. Tadını hissedenlerle buluşsun yolun canım arkadaşım.
Gönlüne bereket olsun💓