
Çizer: Ayşın Bayram
Bir kadın evinin sokağından sağa doğru dönüp Kiremit Caddesi’nden aşağı seyirtiyor. İnce topukları Arnavut kaldırımlarının arasına takıla takıla, elindeki çanta savrularak ilerliyor.
Bir genç sokağın köşesinde bekliyor. Sigara içmiyor. Telefonuyla da oyalanmıyor. Öylece bekliyor. Birini mi, bir şeyi mi? Belirsiz.
Bir adam caddeye açılan kapısından çıkıyor. İşlemeli demir kapısını kilitleyip, anahtarı parmağında bir tur çeviriyor. Dış basamaklarında durup sokağa bakıyor.
Ve bu sabah kimse birkaç saniye sonra aynı sahnenin içine düşeceğini bilmiyor.
Leyla gece bir türlü uyuyamadığından, sabah saatinin alarmını duymamıştı. Gözünü açtığında saat sekize gelmek üzereydi. Telaşla fırladı yataktan. Sekizdeki otobüse yetişemezse işe gecikecek, patronunun yüzünü çekmek zorunda kalacaktı. Kendi muhasebe bürosunu açacak parayı biriktiremediği sürece bu böyle gidecekti. Alelacele yüzünü yıkayıp eline ne geçtiyse giydi. Kapının yanındaki evrak çantasını kaptı, sokağa fırladı. Koşarsa 90 numaralı otobüsüne yetişebilirdi.
Selim gün ağarırken evden çıkmıştı. Kimse uyanmadan. Babasının “hala bir baltaya sap olamadın” sözlerini duymamak için erkenden. Köşedeki fırından bir simit alıp Haliç kıyısına indi. Sabah erkenden buraya gelip bankta otururken denizi seyretmek, şu sıralar tek lüksüydü. Elindeki simide baktı, bunu bile kendi kazandığı parayla alamamıştı. Boğazı düğümlendi, kalan simidi de taş oldu, yutkunamadı.
Askerden döndüğünden beri çalmadığı kapı kalmamıştı. Yoktu, kimsenin Selim’e göre işi yoktu. Herkes tecrübe istiyordu. Peki ilk tecrübeyi nerede kazanacaktı? Bugün için son bir umudu, son bir ihtimali vardı. “Bu da olmazsa…” Düşüncesini tamamlamadı. Elini kaldırıp başına üşüşen sinekleri kovalar gibi dağıttı zihnindekileri. Olabilme ihtimaline tutundu. Banktan kalkıp mahalleye döndü. Evlerinin bir alt sokağının köşesinde erketeye yattı. Umudunu beklemeye başladı.
Mehmet her sabah erken çıkardı evden. Babasının vefatıyla Amerika’daki eğitimini yarıda bırakıp ülkeye dönmüş, fabrikanın başına geçmişti. Mahalledeki eski üç katlı evi restore ettirip yerleşmişti. Tek başınaydı. Yaşıyordu burada, sessizce.
Her sabah yaptığı gibi dış basamaklarda durdu, koca bir nefesle içine çekti mahalleyi. Bu mahalleyi seviyordu. Komşu esnafa ismiyle selam verebilmeyi, eski ve rengarenk evleri, Arnavut kaldırımı sokakları. Derince aldığı nefesten sonra gözlerini gezdirdi etrafına. Sokağın köşesindeki kıpırtıyı fark etti. Biraz dikkat kesilince Selim’i gördü. Göz göze geldiler. Selim öylece duruyordu.
“Günaydın!” diye seslendi Mehmet. Selim sağına soluna bakındı, kendisine seslendiğine ihtimal verememişti. İşaret parmağını göğsüne doğru tutarak soran gözlerle baktı. Mehmet, “Günaydın Selim, yaklaşsana yanıma yahu” dedi.
Selim çekingen adımlarla Mehmet’e doğru ilerledi.
Mehmet gözleri Selim’de, ayağını basamaktan caddeye uzatıp indi.
Leyla hızla koşarken, gözleri önündeki silüeti son anda seçti. Ama bedenini durduramadı.
Tam o sırada Selim’in bedeni sarsıldı, kendini yerde buldu. Kafasını kaldırdığında Leyla’yı gördü. İnce topukları Arnavut kaldırımının taşlarına bata çıka koşarken çarpıp geçmişti Leyla. “Leyla abla ne yaptın ya?” diye şikâyetlendi.
Mehmet ikisine doğru koşarken önce bir şangırtı koptu. Hemen ardından, başının tam yanından bir saksı kurşun gibi geçip patladı sokağın ortasında. Üçü de ellerini başlarının üzerine kapadı. Birkaç saniye öylece kaldılar.
Sonra aynı anda yukarı baktılar. Mavi boyalı binanın ikinci katı. Sonra aşağı. Parçalanmış saksı, seramik kırıkları, dağılmış toprak. Ve az ötede sokağa savrulmuş beyaz menekşe. Toprağından kopmuş, yaprakları çamura bulanmış.
Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Ardından mavi boyalı binanın kapısı fırladı açıldı. Gömleğinin yarısı pantolonunun içinde yarısı dışında, saçı başı akşamdan kalmalığının ispatı orta yaşlı bir adam çoraplarıyla fırladı sokağa. Hemen peşinden kapıda belirdi kadın. Pazen geceliğinin üzerinde eprimiş yeleği, ayağında terlikleri, bin yıllık yorgunluğu gözlerinde.
“Bana bak herif, bir dahaki sefere o saksıyı ıskalamam kafanı yararım ant olsun ki. Haaa, o çok sevdiğin yeşil çuhadan yaptırırım tabutunun örtüsünü de hiç merak etmeyesin. Şimdi git, nerede sabahladıysan orada toparlan.” Bir hışım döndü çarptı kapıyı arkasından.
Sokak yine sessizliğe büründü.
Leyla. Selim. Mehmet. Çoraplı adam. Kırılmış saksı. Ve taç yaprakları çamura bulanmış artık beyaz olmayan menekşe. Hepsinin anlamsız gözlerle birbirine baktığı sahne öylece havada asılı kaldı.
Fazilet, sokağın alt köşesindeki kafeden kahvesini henüz almıştı. Oturmak üzereyken fark etti sahneyi. Durdu. Uzaktan baktı. Havada asılı kalmış gibi duruyordu her şey. Üç kişi ayakta, biri yerde. Ortada kırık bir saksı ve az ötede bir çiçek.
Bu mahalleyi tanıyordu. Az ötedeydi rahmetli teyzesinin evi. Küçük bir çocukken pencerenin pervazına oturur, demir parmaklıklardan bacaklarını sallandırırdı. Köşedeki antikacının yerinde babasının dükkânı vardı yıllarca. Hatta adını bile buradan almıştı. Babası, yan dükkân komşusu çok sevdiği dostunun eczanesinin adını koymuştu ona. Fazilet. O eczane hâlâ duruyordu; başka hiçbir şey eskisi gibi değildi. Yine de Fazilet için babası ve çocukluğu demekti bu eski mahalle.
Bir süre daha baktı sahneye. Defterini çıkardı çantasından. Bu sabah tam da bunun için gelmişti zaten. Tanımadığı insanların hikayesini yazmak için. Şimdi elinde bu sahne vardı.
Kadına baktı. Otuzlu yaşlarda görünüyor, muhasebeci gibi bir hali var, adı? Adını bilmiyordu. Ama bir isim yakıştırmıştı ona. Leyla.
Ayaktaki şık duran adama baktı. Bu sokağa ait değil gibiydi, ama buradaydı işte. Ona da Mehmet’i yakıştırdı. Otuzlarının ortasındaydı.
Yerdeki gence baktı. Yirmilerinin başındaydı en fazla; Selim olsun adı, işsiz olsun Selim de.
Ayaktaki üstü başı dağılmış adam. Çoraplarıyla bir başına. Ve belli ki yerdeki parçalanmış saksıyla onun bir hikayesi vardı.
Şöyle bir göz gezdirdi yazdıklarına Fazilet, kafede kulağına çalınan müzik eşliğinde başladı yazmaya.
“Leyla gece bir türlü uyuyamadığından, sabah saatinin alarmını duymamıştı…”
Özlem Odabaşı Akıncılar
Bir nefeste akıp giden yumuşacık bir yazı olmuş. Kalemine yüreğine sağlık canım Özlem. Akşamımı güzelleştirdin.