
Çizer: Ayşın Bayram
Dar duvarları parmak uçlarımla yokluyorum. Mesele dar olması değil, mesele dışarısı! Çok gürültü var dışarıda, keskin gürültü. Sürekli bir şeyler sızıyor içeri, anlamıyorum ne olduğunu. Nabzı seri atan duvarlar üzerimi bir battaniye gibi örtüyor ve her saniye biraz daha daraltıyor beni. Olsun. Dar olsun. Dar yerler güvenlidir. Genişlikten korkuyorum ben.
Kaç aydır buradayım bilmiyorum. Zaman yok… Dakikalar yok! Saatler yok! Yalnız an ve akış var. Burası tam olarak ne? Ne bir oda ne bir hapishane. Belki varoluşsal bir sığınak, emin değilim ondan da. Pencere yok! Kapı var ama dışarı açılmıyor, daha çok tek yönlü sürgün kapısı gibi bir şey o da. Işık desen, o da yok! Sadece dışarıdan süzülüp gelen, soluk, hantal, kırmızımsı bir loşluk. Havaya hava demek imkânsız, borulardan gelen kıvamlı bir nefes daha ziyade.
Dar demiştim ya, öyle kıpırdanacak yer yok, öyleli. Dizlerimi çeneme çekmekten bedenim soru işaretine döndü. Net. Tasarım hatası var. Muhtemelen mimar stajyerdi. Sağ tarafı itiyorum; sol, “hop nereye?” der gibi tepiyor. İçerisi sıcak ama hep. Bolca su… Susuzluk sorunu hiç yok, akvaryum gibi fena değil de… Kıtlık falan da vurmadı hiç, çok şükür. Borular…Boru sesleri olmasa huzurlu bir emeklilik tesisi aslında.
Dışarıdan korkuyorum korkmasına da ama bazen buradan da ödüm patlıyor. Tavan üstüme çökecek, bütün bina üstüme yıkılacak sanıyorum; devasa kalp “Küt…Küt…Küt…” atarken. Kocaman bir davulun içinde mahsur kalmışım gibi suyun içinde bir o yana bir bu yana savrulurken stresten altıma kaçırıyorum nadirde olsa.
Ooo…bir de işin hortum meselesi var. Nasıl atladım! Boynuma dolanan kıymetli, mafyatik bağ. Dışarıdan bakınca “hayat borusu” derler; hayatın altın suyu oradan akıyor diye romantize ederler. Yersen. Merkezle aramda kurulan zorunlu ve son derece şüpheli bir tedarik hattı bu. Yeme içme derdi yok demiştim ya, zaten ortada diş yok, mide desen henüz taslak. Asıl mesele bağımlılık. Daha adını bile koymadığın şeylere muhtaç ediliyorsun tohumdan. Dışarının gürültülü uğultusundan, bitmek bilmez tatminsizliğiyle, bütün korkularıyla birlikte doyumsuz iştahını da damardan zerk edip karıştırıyor içtiğim suya.
En acısı da bak bu aslında! Bütün bunları şimdiden çözmüşken, o hortumun kopmasından yine de minik ödüm patlıyor. Kaybolmaktan, ötekileşmekten… Öteki alemden taze düştüm ben buralara. Alışmak sevmekten daha zor oluyormuş. Kanatlıgiller, “Şak diye alışırsın” dediler yolda bana gelirken, o yüzden canhıraş tutunuyorum hortuma. “Hiçbirini hatırlamayacaksın” dediler bir de… Daha doğmadan öğrendim; cellat dediğin sadece boynuna ipi dolayan değildir; seni hayatta tutarak sana muhtaç olduğunu ezberletendir. Sen yaşıyorsun sanırken sistemin obur iştahına köle oluverirsin.
Huysuz, vefasız, şikâyetçi falan görünmek istemiyorum; lakin… Dış dünyanın hengamesinin yanında içeride de yedi yirmi dört hep aynı FM bandı yayında durmaksızın. Kanal; fetal ve materal mikroşimerizm*. Ba ba ba… Kulaklığı sabitlemişler göbek deliğimden, el kadar bebeye bu kadar yükleme yapılmaz dememiş, utanmamışlar. Tüm gün aralıksız yayın yapıyorlar.
Daha bir gramlık beynimle, başkalarının travmalarını dinlemeye mahkûm edilmiş durumdayım. Adı neydi programın? Epigenetik aktarım*, aile dizimi; atalardan kalma ezeli cızırtı. Kendi derdim yetmiyormuş gibi, yedi göbek ötenin kapanmamış hesapları, ataların çözemediği türlü türlü cıncıklar bütün gün henüz varlığını kanıtlamamış beynimi kemiriyor.
Sesleniyorum duyan yok. “Alooo… ben bu sıraya girmek istemiyorum. Ne zaman dedim, dizin dizimdir diye. ” Kimseye imza verip bu kervana katıldığımı hatırlamıyorum. Resmen rızasız hayat tescili! Zorunlu askerlik gibi bir şey bu bağlayıcı kadro. Daha adını koyamadığım hayatın, tanımadığım insanların kurduğu zincirin en sonuna, sormadan etmeden pat diye yerleştiriliyorum. Peşinen tek yönlü biletle köle yetiştiriciliği. Seçim yok, hak yok, mazeret falan da kabul edilmiyor. Sistem doğuştan monarşik.
Sinirlendim gene bak! Okkalı bir sille geçirdim duvara. Darlanınca kafa göz dalıyorum. Kendi alanımı bulmak birazcık ergonomi sağlamak için yayılmaya çalışıyorum tabii bir taraftan. Bunu nasıl yorumluyorlar dersin dış dünyadan? Tepiğin hemen ardından o kalın ses, diğer taraftan yapışıyor duvara, “Görüyor musun bak nasıl da tepiniyor koçum benim, babasına çekmiş”. Eril özgüven buradan duyuluyor. Yorgun ince ses giriyor hemen devreye ardından, “Çek o bıyıklarını Allah aşkına sakalların batıyor çocuğa! “. Al sana trajikomedi. “Shh…bıyıklı, yumurtalarından rasgele düşmüş olabilirim ama benim de haklarım var. Daha yüzünü bile görmedim fakat o bıyıklı genini sırtımda taşıyorum şimdiden. İnat değil mi! Koç falan olmayacağım. Sırf bu yüzden direnişteyim bu saatten sonra aha yükseldim; keçi burcuna kadar sıkacağım kendimi. Kaç retro kanalından geçtim de geldim ben buralara hey gidi hey…”
Bir tepik daha atıyorum. İçerideki bu isyan çığlığım dışarıda yine neşeyle karşılık buluyor. “Ah duydu babası, yine vurdu; nasıl da bağ kuruyoruz! ” Tövbe tövbe ya… içeride molotof atacak halim yok, elimden gelen tek şey duvar yumruklamak. Ne yapsam yarıyor mu? Yaramıyor. Benim her öfkeli isyan tezahürüm, onlara masalsı bir gebelik reklamı gibi gidiyor.
Bir de herkes tutturmuş dışarıda “Hadi çocukluğuna inelim, Freudyen sığınaklarda köşe kapmaca oynayalım” diye… Geyik muhabbeti tabakasında psikologlar kol geziyor; miş gibi yapan travma acıları, geçmişin tozlu raflarında kayıp çocuk arıyor. Yahu ne çocukluğu! Adını koyamadığımız rızasız hayat tesciliyle bu monarşik sisteme boyun eğdirilirken cenin travması yaşıyoruz burada! Bebek dediğin masum olur derler, yalan; ben daha anam babamla yüz yüze gelmeden yedi göbek atamın aile dizimi cızırtısıyla, amigdalama* döşenen yirmi dört saatlik epigenetik radyo yayınıyla kafayı sıyırmış durumdayım. Bütün gün göbek deliğimden karşılıklı göbek atmaya zorlanıyorum. Onların gen aktarım sefası bana dert olarak yazılıyor. Yetmezmiş gibi dışarıdan akşam haberlerinin ağır uğultusu sızıyor içeri; enflasyon patlamış, asgari ücret erimiş, psikolog muayene ücretleri arşa çıkmış! Lan ben doğmadan borç batağına saplandım. Bu gidişle dışarı çıkınca ilk işim SGK’ya gidip prim günlerimi sormak olacak. Yine duvarları yumruklayasım geldi; nerede bu devlet, hani bana kriz dönemi bebek desteği, hani sübvanse mama? Benimkiler de hâlâ bağ kurma peşinde, canlarım. Babaaaa…ben bıyık geninin ve borudan sızan doyumsuz iştahın altında eziliyorum burada. Çocukluğa inmeye gerek yok, benim meselem bu amonyak kokulu sığınaktan atılmadan önce sevk irsaliyemi imzalayan bu doğuştan dayatılmış zırcahil sisteme.
Tek başıma sürgün edildiğim bu mirasyedi mülteci kampında, şekil alıp dururken; içerideki dikey hal birden yatay bir dengeye evrildi. Yer çekiminin ekseni kaydı. Suyun akışı yönünü değiştirdi. Hemen ardından duvarın ardında annemin sıcak, yumuşak avuç içleri yaslandı sırtıma. Bütün uğultu o an kesildi. Elinin güven veren varlığı duvarlara yayılırken, deli dalgalar yatıştı. O dokunuşun hürmetine, hemen sessizce köşeme çekildim tepinmeyi bırakıp. Ve suyun altından süzülüp gelen şefkatli mırıltı sarıp sarmaladı etrafımı…
“Gökte yıldız oynuyor, gözüm yavruma doymuyor. Ninnilerin benim olsun, uykularım senin olsun. Akan sular ömrün olsun…Uyu yavrum uyu…Uyu oğlum uyu…”
Sağı solu, göbek deliğini kontrol ediyorum. Bir anda başımın etini yiyen, tıkırtısı bitmeyen, asırlık cemaat bir ninnilik canı varmış gibi dilini yutuyor. Bizim ecdadın hepsi bir anda köşelerinde bayılıyor. Daracık dünyam şefkatle genişliyor. Bunca gürültünün ortasında her türlü yükü unutturan tek bir şey varsa; o da hesapsız kitapsız beklentisiz sarmalanmakmış galiba. Nabzı yavaş atan duvarlar sevgiden örülmüş battaniyesini atıveriyor üstüme…
Ayşın Bayram
Yazarın notu: Bu hikâye; hayatın çilesini daha doğmadan sırtlayan, üstü o şefkatli battaniye ile hiç örtülmemiş ama ne pahasına olursa olsun hayattan ve inattan bir an olsun vazgeçmemiş bütün yorgun, alacaklı çocuklara…
* Fetal ve maternal mikroşimerizm; hamilelik sırasında anne ile bebek arasında gerçekleşen hücre alışverişi ve bu hücrelerin doğumdan sonra da her iki vücutta yıllarca yaşamaya devam etmesi durumudur.
* Epigenetik; DNA diziliminde herhangi bir değişiklik olmaksızın genlerin nasıl çalışıp ifade edildiğini inceleyen bir bilim dalıdır. [1]
* Epigenetik aktarım; DNA dizilimi değişmeden, çevresel faktörlerin ve yaşam tarzının etkisiyle oluşan gen çalışması değişikliklerinin sonraki nesillere aktarılmasıdır. [1, 2]
* Amigdala; duygusal tepkilerin ve anıların oluşma sürecini üstlenen, beynin limbik sisteminde yer alan badem şekilli küçük bir yapıdır. Öfke, mutluluk ve kaygı gibi duyguların oluşumunda da rol oynar. Özellikle korku ve stresle ilgili tepkilerde merkezi bir role sahiptir. Amigdala, çevreden gelen bilgileri hızla değerlendirir ve tehlike durumunda vücudu savunmaya hazırlar. Ani bir ses duyulduğunda kalp atışının hızlanması ve refleks olarak irkilmek gibi davranışlar amigdaladan kaynaklanır.