Parçalarla

Çizer: Ayşın Bayram

Uzun toplantı masasının üzerine eğilmişti akşam güneşinin turuncu ışığı. Gün boyunca süren konuşmaların ağırlığı hâlâ odanın içindeydi. Bir toplantı daha bitmek üzereydi. Gün boyunca bakamadığı telefonunu eline aldı Aylin. Masanın üzerine ters bırakmıştı. Ekranı kaydırdı. Göz ucuyla gelen mesajlara bakarken eşinden gelen mesajı gördü. “Bu akşam işten erken çıkmaya ne dersin? Gelirken en sevdiğin şarabı alacağım, yanına da birlikte bir şeyler hazırlarız.” Kendi duyacağı kadar kısık bir sesle sevgi dolu fısıldadı “Ah canım Sinan…” Yorucu günün ardından karşılaştığı bu tatlı mesajın omuzlarını nasıl da hafiflettiğini fark edip gülümsedi masasına yürürken.

Tam eşine cevap yazacakken gördü masasındaki beyaz gülleri. Ne kadar sadeydiler. Zarif. Bu sadeliği sevip sevmediğini düşündü. Cevabı yoktu. Çok kısa bir an. Çiçeklerin üzerinde duran zarfı görmedi. Telefonuna kaydırdı tekrar bakışlarını. Sinan’ın mesajına cevap yazdı. “Güzel haberler var sanırım, erken çiçeklerin için çok teşekkür ederim.” Kısa bir sessizliğin ardından ekranda beliren üç nokta yazıya dönüştü, “Güzel haber? Hangi çiçekler?” Neredeyse kıkırdayarak cevap yazdı Aylin, “Masamdaki şahane güller tabii ki Sinancığım. Şarap ve güller… Terfim netleşti sanırım!” Mesajını gönderir göndermez çalışma sandalyesine bıraktı bedenini. Yüzünde hınzır bir gülümseme ile bir elinde Sinan’ın bu sefer onu nasıl kandırmaya çalışacağı merakıyla telefonunu tutuyor, diğer eliyle topuklu ayakkabıdan yılgın düşmüş ayak bileklerini ovalıyordu. Bir öncekinden daha uzun sürdü Sinan’dan cevap gelmesi. “Gerçekten. Ben çiçek göndermedim.”

Uzunca baktı Aylin Sinan’dan gelen cevaba, şaka yapmıyordu. Bir terfi kutlaması dışında doğum günü de yakında olmadığı için öyle sebepsiz yere çiçek gönderecek kimse yoktu hayatında. Bir şey mi unutmuştu? Gülümsemesi yavaşça söndü. Güneş battı. Soğuk beyaz ışıklar ofisin içini ele geçirdi. O an fark etti çiçeklerin üzerinde duran küçük zarfı. Elini uzattı. Zarfı açtı. İçindeki kartı yavaşça çıkardı. “Bugün de aynı şeyleri yapacaksın, tüm işaretleri takip et ve unutma!” Kaşları çatıldı Aylin’in. “Bugün de…” Ne demekti bu şimdi? Çok kısa bir an. Sanki bu cümleyi daha önce duymuştu. Ama ne zaman? Telefonu çaldı. İrkildi. Arayan Sinan’dı. Açmadı. Birisi şaka yapıyor herhalde diye düşündü. Şaka yapan yakınlarındaysa kendini başarıya ulaşmış saymasın diye çaktırmadan etrafını kolaçan etti. Çalışma arkadaşlarının her biri masalarında bilgisayarlarının ardına gömülmüş günü tamamlama derdine düşmüştü. Hiçbiri onun ‘şaka çiçeğiyle’ nasıl panik olduğunu gözlemleyerek eğleniyor gibi görünmüyordu. Hemen bina girişinden sorumlu güvenliği aradı. “Merhaba Mehmet Bey, Aylin ben pazarlamadan. Bugün ben toplantıdayken bir çiçek gelmiş masama bırakılmış. Kimden geldiği veya hangi çiçekçiden geldiğiyle ilgili kayıt almış mısınız kontrol eder misiniz rica etsem?” Mehmet Bey bir süre beklettikten sonra yanıtladı Aylin’i, “Aylin Hanım, çiçekçinin adı yok, sadece sizin adınız yer alıyor kayıtlarımızda, siz toplantıda olunca kat sorumlusu arkadaşımızı aradık o da geldi aldı masanıza bırakmak için çiçeği”. Kırık bir sesle teşekkür etti Aylin ve kapadı telefonu. Çiçeği masasının kenarına itti, kartı çantasına koydu.

Ofisten çıktığında yağmur başlamıştı. Eve giderken yolu karıştırdı. Aynı sokaktan iki kez geçti. Fark ettiğinde gülümsedi kendi kendine. “Ne kadar yorgunsam artık…” Anahtarı kapıya taktı. Durdu. Sağa mı sola mı? Çok kısa bir an. Sonra sola iki kez çevirerek açtı kapıyı. İçeri girdiğinde karanlıkla birlikte sessizlik karşıladı Aylin’i. Sadece şiddetini arttırarak cama vuran yağmurun sesi vardı. İlk iş topuklu ayakkabılarından özgürleşip karanlık koridoru geçti. Mutfak kapısının çerçevesine yaslanıp bir süre durdu. Eşikten içeri girdi. Işıkları açtı. Tezgâhın ucunda gördü. Beyaz güller. Solmuşlardı. Boyunları eğikti. Durdu. İçine bir huzursuzluk çöktü. Yaklaşamadı. Birkaç uzun saniye sonra yavaşça yürüdü. Zarfı gördü. Açtı. İçindeki kartı çıkardı. Okudu. “Bugün de aynı şeyleri yapacaksın, tüm işaretleri takip et ve unutma!” Nefesi yavaşladı. “Bugün de…” Çok kısa bir an. Bu cümleyi daha önce söylemişti. Ya da yazmıştı. Bilmiyordu. Kartı tezgâha bıraktı. Gözleri yukarı kaydı. Buzdolabı. Sarı bir not kâğıdı kapaktan ona bakıyordu. Yaklaştı. “Akşam gelince notu oku.” Kendi el yazısıydı bu. Emindi. Ama bu notu ne zaman yazdığından emin değildi. “Saçmalık” dedi fısıltıyla. Notu söktü. Elinde buruşturup tezgâha bıraktı.

Yarım saat sonra Sinan’la aynı tezgâhta birlikte yemek hazırlamaya başladıklarında omuzları gevşedi Aylin’in.

Ertesi sabah ofise girdiğinde masasına baktı. Hiçbir şey yoktu. Küçük bir huzursuzluk hissetti. Çok kısa bir an. Bilgisayarını açınca rahatladı. Gelen ilk elektronik postaya cevap yazdı. Gönderdi. Bir saniye sonra tekrar baktığında aynı postanın açık olduğunu fark etti. Tekrar gönderdi. Telefonunun mesaj uygulamasına bildirim geldi. Az önce cevapladığı e-postanın alıcısı paydaşının “neden 2 kez yanıtladın, aralarında bir fark mı var anlayamadım?” sorusuyla kaşları çatıldı.

Kahve almaya gitti. Geri döndü. Masasında beyaz gülleri gördü. Masasının tam ortasında duruyorlardı. Masanın kenarına itti. Gözleri onlarda kaldı.

Akşam eve geldiklerinde her zamankinden suskundu Aylin. Yemekte, Sinan günün yaşananlarını anlattı. Aylin dinledi. Ama duymadı. Kahvelerini alıp salona geçtiler. Aylin ayakta kaldı. Öylece. Salonun ortasında ayakta durdu bir süre.

“Yine geldi” dedi. Sinan başını kaldırdı, “ne geldi?”

“Çiçek.”

“Kimden?

“Bilmiyorum.”

Sessizlik odayı kapladı.

“Not vardı” dedi Aylin.

“Ne yazıyordu?”

Aylin durdu. “Şey…” Boşluk. “Tam hatırlayamadım şimdi” Çok kısa bir an. Sinan soru dolu gözlerle baktı.

Aylin çalışma odasına geçti. Döner sandalyesine oturdu. Kendini sandalyeyle birlikte masaya kadar çekti. Ellerini masanın ahşap dokusunda gezdirdi bir süre. Masasının üst çekmecesini açtı. Küçük beyaz zarflar. Bir tane değil. Birçok küçük beyaz zarf. Birini aldı. Açtı. Boştu içi. Başka bir tane daha aldı. Açtı. Boş. “Bunları sen mi koydun buraya?” diye sorarak geldi Sinan’ın yanına. “Hayır canım, ilk defa görüyorum.” Neden oradaydılar? Cevap yoktu. Elinde zarflarla öylece ayakta kalakalan Aylin “Biri beni izliyor olabilir” dedi. Sinan sustu. Ayağa kalktı. “Yorgunsun” diyerek şefkatle sarıldı Aylin’e. “Yorgun değilim.” Derin bir iç çekişten sonra kırgın ekledi Aylin “Bana inanmıyorsun.” Sinan cevap vermedi.

Hiç konuşmadan yattılar. İçindeki huzursuzluk koyu bir karanlığa dönüştü Aylin’in. Uyuyamadı. Kalktı. Çalışma odasına gitti. Tekrar. Döner çalışma sandalyesine oturdu. Kendi etrafında bir tur döndü. Sandalyenin durduğu noktada karşısına dolap denk geldi. Dolabın kapak kulplarından birisinin kırık olduğunu fark etti. Sinan çalışma odasına çok girmezdi, ne zaman kırmıştı ki kapak kulpunu? Kafasını kaldırınca dolabın üst rafındaki kutuyu gördü. Sanki daha önce hiç görmemişti bu kutuyu. İndirdi. Açtı. Kartlar. Aynı kartlar. Aynı zarflar. Aynı cümle. “Bugün de…” İlk kartı iyice incelemek için evirip çevirmeye başladığında arkasında el yazısıyla yazılmış tarihi gördü. Kendi el yazısına benziyordu. Diğer kartlara da baktı. Hepsinde farklı günler. Masasındaki takvime baktı. Henüz gelmemiş tarihler yazılıydı hepsinde. Hiçbirini hatırlamıyordu. Dondu. “Ya…” dedi, yarım bıraktı cümlesini de düşüncesini de. “Hayır!” dedi karşısındaki birisini uyarıyormuşçasına. Kart dolu kutuyu masasına bıraktı. Bu sefer içinden bir şey koptuğunu hissetti. Sandalyeye çöktü. Omuzları da onunla çöktü. Masasının sağ yanında duran sehpanın üzerinde yazıcıya takıldı gözleri. Yazıcı. Kartlar. Aynı. Zarflar. Aynı. Ellerine baktı. Bir şey hatırlayacak gibi oldu. Çok kısa bir an. Sonra geçti.

Karanlık salona geçti. Koltuğa oturdu. Telefonunu aldı eline. Ne aradığını bilmeden fotoğraflarında gezindi. Bir video. Tarihi birkaç hafta önce. Açmadı. Telefonu yanındaki koltuğa fırlattı. Sonra tekrar aldı eline. Videoyu açtı.

Mutfak. Kendi mutfağı. Kadrajın içine biri girdi. Kendisi. Kameraya baktı. “Eğer bunu izliyorsan…” kısa bir suskunluk. Aylin dondu. “Yine unuttun demektir.” Sessizlik. Ekrandaki Aylin zarfı kameraya gösterdi. “Bunu ben yazıyorum.” Durdu. “Her hafta.” Nefesi kesildi. Tezgâhta duran su dolu bardağa uzanıp aldı, birkaç yudum içti. Nefesi toparlanınca devam etti. “Ben” dedi, durdu. “Biz” dedi “Geçen ay doktora gittik.” Çok kısa bir an. “Erken başlangıç, biliyorsun annemizden gelen genetik bir durum”, yutkundu. Kelimeyi arar gibi gözlerini bir süre tavana doğru kaldırdı. Tekrar kameraya baktı. Aylin başını salladı. Neredeyse harfler tek tek döküldü ağzından “Hayır”. “İnanmadım” dedi ekrandaki Aylin. Küçük bir gülümseme. “Sonra fark ettim.” Elinde tuttuğu kartları gösterdi. Sarı not kağıtlarını. “Bunları ben bıraktım”. Kameraya yaklaştı, iyice eğildi. “Sen, ben değilim artık.” Aylin’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Sen sadece parçalarla yaşıyorsun. İşini yapmaya devam ediyorsun ama hatalar, aksaklıklar giderek artacak. Bugün de iki kere aynı e-postayı gönderdin değil mi?” Sustu ekrandaki Aylin. “Beyaz güller…” Koltuğunda büzüşmüş Aylin fısıldadı, “Sevdiğim için…” “Unutmamak için, bir hafta ofise bir hafta eve” dedi ekrandaki Aylin. Durdu. Derin bir nefes aldı. Sesi inceldi. “Sinan’a söyle. Şimdi söyle. Yarın sabaha bırakırsan unutacaksın.” Çok kısa bir an. “Ben artık söyleyemiyorum.” Video bitti.

Ev sessizdi. Aylin kıpırdamadı. Telefon elinde ağırlaştı. Gözleri mutfağa kaydı. Güller. Taze. Bembeyaz. Zarif güller. Yavaşça ayağa kalktı. Yanında bir zarf. Aldı. Açtı. İçindeki kartı çıkardı. Okudu. “Bugün de aynı şeyleri yapacaksın, tüm işaretleri takip et ve unutma!” Durdu. Çok kısa bir an. Elinde duran telefonuna baktı. Yeni bir video. Az önce. Kendisi çekmişti. Hatırlamıyordu. Işığı kapattı. Geriye koyu karanlık kaldı. Mutfakta sadece beyaz güller görünüyordu.

Özlem Odabaşı Akıncılar

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık