Bir Olmak Adına

Çizer: Gülsün Göknur Demirbaş

Halının üzerinde ileri geri yürürken hayli öfkeliydi Tolqua. “Olamaz!” Diyordu “Olamaz! Üç defa tam üç defa! Ben sıradan bir memur değilim, üçüncü derece bir memurum. Müdür olmama yalnız 21 gün kaldı ve uğraştığım şeylere bak. Kaç defa, rahat etmeleri için daha kaç defa rapor etmem gerekecek.” Bunları içinden ama ara ara dışarı iniltiler çıkaran bir söylenme halinde koydu ortaya.

Önünde kendisinden bir buçuk kat uzun koyu kahverengi çift kapı duruyordu ahşaptan. Bir süre durup sürdü kapıyı. Kapının üstünde duvara asılı metalden yapılmış birbirine bağlı kelebek işlemesine baktı. Bazı noktaları hafif yeşil ve turuncuya çalan rengiyle pas tuttuğuna işaret ediyordu. Buna karşın genelinin koyu gri tonda olması ona betondan yapılma imajı katıyordu açık, şarap rengi duvar kağıdı üzerinde.

Tolqua bunu seyrederken kapının ardından bir ses geldi, biri kapının kolunu çevirmiş açmamıştı. Bir süre sonra askerî bir tonda “Tabii efendim!” sözü işitildi. Çıkan kişi frak giymiş yuvarlak çerçeve gözlüklü bir kayıt memuruydu. İsmini bilmez ama zaman zaman görürdü onu Tolqua. Yine görmeye alışık olduğu şekliyle, kamburu çıkmış zoraki gülümsemesi yüzündeydi. Küçümseyerek gülümsedi giden kamburu arkasından ve hışımla girdi içeri.

“Bana bakın bayım, Ben sizin oraya buraya köpek gibi çağırabileceğini sıradan bir memur değilim üçüncü dereceden bir memurum ve müdür olmama tam yirmi bir gün kaldı. Başınıza ne tür dertler açabileceğimi bir düşünün hele. Size 3-4 kez rapor gönderdim, üçünü de bizzat ben yazdım ve ben imzaladım. Ancak bunun için teşekkür beklerken, utanmadan beni birinci derece kayıt memuru gibi ayağınıza çağırıyorsunuz. “ Büroya gelin.” lafınız tam olarak bu : “Büroya gelin” gelebilir misiniz bile değil. Saygı ve üstlük konusunda sanırım çekiç kullananlar bile eli silah tutanlardan daha üstün bir zekaya ve görgüye sahip. Ne istiyorsunuz peki? Soruyorum size, benden ne istiyorsunuz? Şimdi evet şimdi, derhal cevabımı alıp işime dönmek istiyorum, hemen!”

Sözünü bitirdiğinde nefes nefeseydi. Bay Krieger’in masasına 2-3 adımlık mesafede durmuştu. Odası çok büyüktü Krieger’in. Tüm bu konuşma boyunca Tolqua ileri geri yürümüş, etrafına bakmamıştı, Bay Krieger’e bile. Yerde girişten masaya uzanan yeşil halıyı yeni fark etti. Masa, yer yer koyu kahverengi renkliydi. Bordo rengi kalemliğin ön kısmında kapının üstünde gördüğü metalden yapılma kelebekler, yine yer yer bazı noktaları açık yeşil ve turuncuya çalan rengiyle pas tutmaya başlamıştı, koyu metal rengi üstüne. Arka sağda bir kümes kafesi ve içinde oraya buraya uçuşan, yürüyen 15-20 adet güvercin vardı. Yine arka duvarı kaplayan ortasında kelebek sembolüyle ülke bayrağı, renkleri ve ihtişamıyla karşılıyordu geleni. Pencere tarafına bakınca ürktü ama Tolqua. Büyük bir baykuş yana dönük halde sarı gözleriyle doğrudan Tolqua’nın gözlerinin içine bakıyordu. Girdiğinden beri de ona bakıyor olmalıydı. Gözlerini kocaman açmış pencere yanındaki özel yerine tutunmuştu.

“Bay Tolqua…” fısıltı şekline duyuldu neredeyse. Kafasını çevirdiğinde Krieger masanın ardındaki koltuğunda dirsekleri açık elleri önde birleşmiş şekilde, kafası ve bedeni geriye yaslanmış, az açık göz kapaklarından süzüyordu Tolqua’yı sakince. Gözleri açık gri ve sarıya çalıyordu Krieger’in. Sinek kaydı tıraşlı şakaklarında hafif bir beyazlıkla 45-50 yaşlarında diri ve deneyimli bir subay izlenimi veriyordu. Bakışında insanın derinine işleyen bir şeyler vardı. Geriye yaslanmış halinden derin bir nefes alarak öne eğdi kafasını, elleriyle kolçaklardan tutarken, bir süre durdu ve oradan kafasını kaldırıp kalın sesinin sevecen tonuyla konuşmaya başladı.

“Sizden nasıl özür dilemeli, affınıza nasıl layık olmalı bilmiyorum inanın bana. Biz gerçekten de sizler gibi kafası çalışan insanlar değiliz sanıyorum. Sanıyorum aldığımız eğitim bizi mankafalı muhariplerden öteye geçirmiyor. Halbuki ne çok çalışıyorum bir bilseniz. Şehir hayatına alışmak ve ön cephedeki alışkanlıklardan kurtulmak uğruna ne çok çalışıyorum. Kesinlikle haklısınız. Sizin gibi bir müdür bu şekilde çağrılmamalıydı. Ama inanın işlerimiz çok acele ve o yüzden en yüksek memurlardan, siz değerli müdürlerimizi bile bu şekilde çağırmak zorunda kalıyoruz. Lütfen oturun.” dedi ayağa kalkarak.

İki kez kendinden müdür diye bahsedilmesi hoşuna gitmişti Tolqua’nın, yine de kuyruğu dik tutmanın doğru olacağını düşünerek “İstemez hemen bitirip gidersem memnun olurum.”

“Tabii ki kısa sürecek, sizi bu değersiz işlerle alıkoyacak değiliz uzun süre boyunca ama yine de bu kısa sürede ayakta yorularak durmanızı istemem. Lütfen oturun.” düyerek kibarca işaret etti pencereye dönük misafir koltuğunu. Tolqua biraz tereddütten sonra oturdu. Devam etti Krieger halinden memnun olarak.

“Bay Tolqua biliyorsunuz geçen hafta kasamızda yüklü bir miktar para ve değerli mücevher kayboldu. Tam üç çekmece para ve mücevher…”

“Eğer tüm konuyu baştan tartışacaksak gitsem iyi olacak” dedi Tolqua. “ Bakın üç kez, tam üç kez büromuzun en şaşmaz muhasebecisiyle hesapları kontrol ettik. Tam üç kez… Bu adama ölümüne kefil olabilirim. Eksik bizden yana olamaz. Önceki sayımlar da dostum Terdieu tarafından yapıldı ve eksik çıkmadı.”

“Yani sizden sonrakiler mi suçlu diyorsunuz?”

“Demiyorum, bilmiyorum belki de öyle olmalı ya da yolda bir şey olmuş olmalı. Yanlış bizden sonra olmalı.”

“Bunu tuhaf sayarım işte.” dedi Krieger ve sol elinin işaret parmağı ağzında bir süre durdu. Sonra aniden “ Sahi ne kadardır çalışıyorsunuz büroda?”

“6 yıl 11 ay 9 gün.”

“Tanrım, bunca kısa sürede bu mevkiye gelmek ancak bir dahinin başarısı olmalı. Hazine bakanlığında müdür olmak için en az 15 yılı devirmek gerekir diyordu, bir arkadaşım. Belki haklıydı, belki de asker olduğumuzdan…”

“Hayır, arkadaşınız haklı. Ben çok çalıştım, tabiri caizse bir köpek gibi. Günde iki vardiya, çoğu hafta da izinsiz. Bay Solkef, ‘İyi ki varsın Tolqua!’ derdi. ‘Her açığı kapatır, işlerin yürümesini sağlarsın.’ Ayrıca ‘İyi müdür olacaksın sen.’ derdi sürekli. Evinde yemek bile yedik birlikte.”

“Ne hoş, gerçekten de öyle olacak gibi görünüyor.” dedi Krieger memnuniyetle. “ Müdür olan herkeste olması gereken yüksek hırs ve azim sizde mevcut. Bu Bay Solkef geçtiğimiz yıl tevkif edilen Solkef değil mi?”

“Evet.”

“Sonra da kurşuna dizilmişti vatana ihanetten, doğru mu?”

“Evet, malesef…”

“Tanrım gördünüz mü? Belki de haklısınız, parayı aşıranlar üst makamlardan olmalı. Belki isimlerini bile biliyoruzdur.” 

Tolqua sessiz kaldı. Krieger devam etti.

“ Ancak sevgili dostum.” diyerek yaklaştı Krieger ve Tolqua rahatsız olmuştu. “ Bürokrasi açıkları kapatmak demektir.”

“Nasıl yani, üç çekmece parayı ödeme mi benden mi bekliyorsunuz? Benim gibi basit bir memurdan…”

“Hayır, acımasızlık olur bu.” dedi karşısına otururken. “Benim arzuladığım şey başka bayım, yapılması çok kolay olan bir şey. Çünkü kralın kulağına çoktan gitti bu sevimsiz ufak olay, artık paranın geri dönmesi yeterli olmaz sadece.”

“Peki nedir istediğiniz? Yani kolay olan…”

“Bir isim.”

“Çıldırdınız mı ne ismi? Dedim ya sayımlar tam ve eksiksiz… Yıllardır tanıdığım isimlerce yapıldı.”

“Evet ama devlet onları tanımıyor.” dedi gözlerini ayırmadan Krieger.

Sessizlikte boynundan bir ürperti geçti Tolqua’nın. Krieger biraz sonra ayağa kalktı ve geriye, pencere tarafına doğru yürüdü. Yırtıcı kuşu bir süre okşadı, kuşsa sarı gözlerini ayırmadan kafasını aralardan uzatarak Tolqua’ya bakmaya çalışıyordu. 

“Siz memurlar bürokrasiden anlamıyorsunuz. Cepheden döndüğümde en şaşırdığım şey bu olmuştu. İşlerin yürümesi için açıkların kapatılması gerekir ve bu sanılandan çok kolaydır.” diyerek  güvercinlerin kafesine yöneldi. Baykuş arada ani bakışlarla Krieger’in olduğu tarafa bakıyor ama odağı hala Tolqua’daydı. Kafesin kapısını tutan bordo renkli tokayı çıkardı ve elini köşelere ayrılan kuş öbeklerinden birisine daldırarak bir güvercin aldı eline. Baykuş kanatlarını açtı. Yüzünün hattıysa üçgen şeklini aldı. Kafesi kapatık orta yere yöneldi Krieger. Kuşu kanatları üstünden tek eliyle kavramış muhabbetle kurbanın yüzüne bakıyordu. Baykuş artık sadece güvercine bakıyor, ani hareketlerle de Krieger’i takip ediyordu. Yerinde sayar gibi bir sağ bir sol ayağını kaldırıyordu. Krieger bir an Tolqua’ya bakıp kulu yırtıcının önüne attı. Kanatlarını kullanmaya fırsat bulamadan yakalanmıştı. Pençeleriyle yakalamış, evirip çeviriyor, gagasıyla çok can yakan ve ani reaksiyon verdirten noktalara darbeler indiriyordu yırtıcı.

“Yani benden bir arkadaşımı haksız yere yem etmemi mi istiyorsunuz?” 

Döndü Krieger.

“Hayır, yeminli bir ifadenizi. Masamda imzalı, gerçeği söylediğinize dair.”

“Ama gerçek bu değil ki onların sayımda yanlış yapmadığına eminim. Yıllarca tanırım, ayrıca yakın dostumdur Terdieu, evimde yemek bile yemiştir.”

“O halde muhasebeciniz mi suçlu diyorsunuz?” diye ilgiyle sordu Krieger.

“Hayır tabii ki!”

“Bu talihsiz bir durum.”

“Anlayın beni onlar benim dostum.”

“Nedir bu dost seviciliğiniz? Yaşamın dostlardan ibaret olduğunu mu sanıyorsunuz? Bakın beni bilge bir kişilik olarak almayın ama insanlar, canlılar ve mekanlar koşullarımızı oluştururlar. En azından ben böyle düşünürüm. Önemli olan amaç ve değerlerimizdir. Koşullarınız değiştiğinde bunlar da değişirse vay halinize. Gökyüzünde uçuşan başıboş bir poşetten ne farkınız kalır? Buna güvenli yaşam mı diyorsunuz? Yaşam bir şarkı bir müzik, koşullarıyla dans edilmesi gereken bir eserdir. Dostlarımız ve olaylar ancak bir nota sehpası olabilir. Nota sehpası olmasa şarkı söyleyemeyecek misiniz? İnsanlar gelir ve gider. Yeni dostlar emek birliğiyle yeniden yeşerir ve olgunlaşır. O yüzden kendinize gelin. Siz ki 21 gün sonra müdür olacaksınız…”

“Beni bu saçmalıklarla korkutamayacağınızı bilmenizi isterim. Çünkü müdürlük seçim programına katılmış birini suçlayamayacağınızı, buna yetkiniz olmadığını biliyor olmalısınız!”

“Bunu biliyorum. Siz de öyle.” dedi gözlerinde ince alaylı bir gülümsemeyle.

Boynunun arkası ürperdi Tolqua’nın. Baykuşa baktı, elindeki kuşu bitirmek üzereydi adeta.

“Peki ne olacak?” diye sordu kısık sesle.

“Nasıl?”

“ Ona ne olacak, yani verdiğim isme…”

“ Vatana ihanetten olanlara ne oluyorsa o, vurulacak.”

“Hayır, hayır!” diyerek ayağa kalktı Tolqua. “ Yaşamasının, en azından hapis yatmasının bir yolu yok mu?”

“Hayır.”

“Ama.”

“Ama ne?

“Anlamıyorsunuz…”

“Neyi anlamıyorum?” diye ilgiyle sordu Krieger. Tolqua konuşmadan ileri geri yürüdü. “ Yaşaması, sizin ispiyoncunuz olduğunu bilmesi daha mı iyi olurdu?”

“Hayır, ama.”

“Ama ne bayım?”

“Suçsuzlar biliyorum. Suçsuzlar çünkü ben yaptım!” diyerek haykırdı Tolqua. “ Ben aldım hepsini ama hepsini!”

“Biliyorum” dedi Kriger soğukça.

Bir sessizlik oldu. Baykuş yemeğini bitirmiş, kalıntıları yere düşmüştü. Kanatlarını kapatmış pencereden uzağa bakıyordu sakince.

“Nasıl yani en başından beri biliyor muydunuz?” diye sordu Tolqua gözlerini açarak.

“Evet.”

“Peki neden…”

“Çünkü siz açıkları kapatırsınız.” dedi yaklaşarak. “ Bürokrasiyi anlamak zorundasınız. Herkesin bir kusuru vardır, özellikle yükseklerdekilerin. Ufak tefek kusurlar göz ardı edilebilir, edilmeli de. Namusuyla çalışanlar ufak kusurlara hakim gözüyle yaklaşır ve bana soracak olursanız bu bürokraside yapılabilecek en büyük hatadır. Ama…” dedi Tolqua’nın yanaklarını okşayarak. “ biz birbirimizin açıklarını kapatırız, öyle değil mi?” diye sordu gözlerinde şeytani bir parlamayla. “Aslında müdürlükten alacağınız ikramiyeyle iyi bir gelir elde ettiniz diyebiliriz.” dedi gülerek.

“İnanın kötü değildi niyetim.” dedi titreyerek. “ Yalnızdım, ben insanlara iyi davranırdım. Karım beni hep çocuk bulmuştur. İnsanlar, dostlarım hep çocuk bulmuş, beni sevdiğini söyleyip bütün iyilikleri kötü insanlara yapmışlardır. Hep feda edilen ben olmuşumdur.” Ağlamaya başladı Tolqua ama bir ara ani bir öfkeyle “ ama ne zamanki işime baktım, onları araç olarak görüp amacıma yöneldim, o zaman benim için feda ettiler dostlarını. Karım öldü, allahın cezası bir gün bile bakmadı bana sevgiyle.”

“Şarkıyı söylemeye devam etmelisin dostum. Nota sehpası olmasa da.”

“Nota sehpası olmasa da…”

Sarıldı Krieger’e Tolqua. Bundan sonra olanlar basitti. Kağıt ve kalem çıkarıldı. Tolqua okuma gözlüğü eşliğinde yazdı ve imzaladı üstün gerçekçi yeminini, kamburu çıkmış bir halde. Krieger tam o çıkarken gizli şahitliğin yapılacağı mahkemenin yer ve saatini söyledi. Askeri bir ‘tabii efendim’ cevabı aldı, zoraki bir gülümse eşliğinde. Baykuş masadaki kalemliğin önündeki metal kelebeklere konmuş, sarı gözlerindeki korkutucu bakışla uğurluyordu Tolqua’yı. Pençelerindeki kan, metal kelebeklere belli noktalarda dokunuyor, oksitlenmenin ince sesi dışında odadan ses çıkmıyordu. Gitti Tolqua. Müdür oldu ileriki günlerde,kullandı üç çekmece para ve mücevheri fahişelerle elde edemediği sevgiye yakınlaşmak adına. Parmak uçlarındaki hissizlikle taradı bedenleri ve aradı yeni nota sehpalarını, kalan ömrü boyunca.

Barış Kaan Güven

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top