Engin Akyürek ile Söyleşi

Burak Tamdoğan:
Efendim, merhabalar. Bugün Engin Akyürek ile birlikteyiz diye bir giriş yapmak çok saçma oldu. Ben zaten çok birlikteyim.

Engin’im, Edem, şimdi mevzu şu. Biz Anlatıcı diye bir dergi çıkarıyoruz. Ve bugün şu an seninle şu sohbetimiz, normal sohbetimizin dışında böyle bir sohbet etmemizin sebebi senin bir anlatıcı olman.

Anlatıcı derken ama senin hem oyuncu olarak, hem yazar olarak, hem de toplayan, konuşan, konuşarak da anlatan biri olarak anlatıcı olman. Ama şimdi şuradan bir girmek gerekiyor. Yani hepimiz bir yerden beslendiğimiz için yaprağımızın, dalımızın şekli, rengi belli oluyor ya.

Seni anlatıcı olarak besleyen kökene inmek, en çok merak ettiğim şey bu. Aileden mi, mahalleden mi? Ne o anlatıcı ile ilişkin? Hem sözel hem yazılı. Bana bir onu söylesene.

Nereden geliyor bu?

Engin Akyürek:
Bak böyle bir soru beklemiyordum şimdi. Güzel bir soru. Ama buna hakkıyla cevap vermek de gerçekten zor.

Bir kere teşekkür ederim bir anlatıcı olarak gördüğün için. Şöyle tabii sen bu soruyu sorarken biraz beni tanıdığın için, biraz ortak noktalarımız olduğu için de bu soruyu nereden cevap verebileceğimi biraz tahmin edebiliyorsun. Bir Ankaralı olmuş olmamız, aynı noktalarda, aynı üniversiteden mezun olmuş olmamız, ortak paydada çok fazla insana değmiş olmamız o yolculukta, aynı yerlerde dolaşmış olmamızın getirdiği şeyler var.

Tabii bu anlatıcı mevzusunu hani tek bir noktaya, tek bir yere çekmek biraz haksızlık olabiliyor ama yaşadığım yer Ankara’nın burada çok büyük bir şeyi var. Onun ikliminin, oradaki o havanın, lise, üniversite, o ergenlik dönemindeki o var olan neyse o kültürün, bütün karakterime, bütün kişiliğime çok büyük bir emeği var aslında. Oradaki insan… aynen öyle emeği var.

Ve tabii ki buradaki karakter özellikleri, anneniz, babanız yani bir şeyi analiz ederken ya da anlatırken, tek taraflı bakamazsınız. Bu bir bütündür. Ama buradaki ana belirleyici şey, Ankara bir hani iç dünyamda bir fon olarak, bence çok önemli bir yerde duruyor.

Ben zaten yazarken de bir şey anlatırken de, hep hayalimde hep Ankara var. Oysaki ömrümün ikinci yarısı tamamen İstanbul’da geçti. Yani ben 21 yaşımda İstanbul’a geldim.

Ama hala bir şey yazarken Ankara’nın sokakları… Oysaki Ankara’ya da çok hakim değilim. Yani Ankara şu an hayatımda benim…

Burak Tamdoğan:
Yeni Ankara’yı tanımıyorsun? 

Engin Akyürek:
Yeni Ankara’yı. Varsa soruyorlar nereye gidelim? İşte nerede yemek yiyelim? Mesela ben hakim değilim yeni Ankara’ya.

Burak Tamdoğan:
Ben de hiç değilim. 

Engin Akyürek:
Bilmiyorum ama bu şunun gibi bir şey. Yani hep böyle rüyanızda, hep böyle çocukluktaki evinizi görmek gibi bir şey aslında. Hani evi hayal edersiniz, işte doğduğunuz evin odaları vardır. O hep bilinçaltınızın bir yerinde durur. Ankara’nın sokakları ve işte üniversite, o lise, ortaokul hep o kişiliğimi ve karakterimi şekillendiren o sokakların… Hep onlar geliyor gözümün önüne.

Burak Tamdoğan:
Ben de okurken çok gördüm, özür dilerim. Aslında başta yapmam gerekirdi ama böyle olunca sohbet olacak galiba. Bilmeyenler için şunu söyleyeyim. Üç tane kitabın var. Üç öykü kitabın var. Üçünü de okudum ben. Ve keyifle okudum, önce söyleyeyim. Yani okumalarını da öneririm. Ama Oyuncu Engin Akyürek’i zaten tanıyorlar.
Eyvallah. Şimdi hikayelerin dediğinde hani bilmeyen ne diyor bu adam ya? Ne hikayesi falan diyen olursa diye. 

Engin Akyürek:
Ya tabii üç tane olmuş böyle bir şey oluyorum. Üç tane öykü kitabı. Vay arkadaş sen şey misin yani? Maşallah. Maşallah.

Burak Tamdoğan:
Bu arada dergi çıkarıyorsun tabii.

Engin Akyürek:
Zaten dergide yazdığımız öykülerin toplamı oluyor biraz bu hani. Ya başlangıç noktası tabii ki bir şey yazarken “ya hadi kitap yapalım” noktasında çıkılmadı bu yolculuğa. Yani “öykü kitabı çıkaracağım” diye olmadı. Biraz kendi, benim yolculuğum birazcık böyle şekilleniyor. Yani ben biraz yolculukta şekilleniyor benim. Mesela hani böyle, bana hep şey sorarlar işte “10 sene sonra ne olur? 10 sene sonra neyi hayal edersin? Senin için 10 sene sonra işte neyi hayal ettin?” Bende çok böyle somut şeyler yoktur. Hep böyle soyuttur oradaki şeyler. Bir his vardır, bir koku vardır, bir şey vardır. O kendince şekillenir. Oraya varır.

Kitap da böyle oldu. Yazıyorduk. “Aa o zaman dur ya bunları bir işte bir araya getirelim. Bu böyle bir tarihe de bir şey olsun. Eşimize, dostumuza, sevdiklerimize de bir anı olarak kalsın. Hediye edebileceğimiz bir şey olsun…” gibi bir yerden başladı. Sonra şunu fark ettim. Hayatta bir oyuncu olarak yaptığın işin dışında bir şey üretiyor olmanın bana iyi geldiğini gördüm. Bunun bana insani olarak iyi geldiğini gördüm. Ve buna sahip çıktım aslında bu duyguya. Ve burada şuna da takılmadım. Böyle bir edebi iddiam olmadığı için de o yüzden hep parantez içinde şunu söylüyorum.

Eğer hikayelerinizle bir şey paylaşmak istiyorsanız bunu paylaşın. Ben bu arada hep paylaşıyordum zaten. Yazdığım şeyleri insanlara okudum.

Burak Tamdoğan:
Daha önce de yazıyordun. 

Engin Akyürek:
Okuturdum insanlara. Okusunlar eşime, dostuma “ben böyle bir öykü yazdım” falan. Bunun beğenilip ya da beğenilmemek gibi bir derdinde olmadım ben. Benim öyle bir şeyim yok. Ya bu kitapların da beğenilmemesi… Beğenilirse tabii ki mutlu olurum ama beğenilmemesi benim için şey değildi. “Aman beğenilmeyecek, aman işte az satacak, aman şöyle olacak” gibi bir kaygıyla olmadığı için bu rahatlıkla yaptığım için o yüzden biraz da buraya var. Öbür türlü başarı odaklı ya da oradan bir beklentiyle bu yolculuğa çıktığınızda o zaman o çok başka bir yola götürüyor sizi. Ben biraz onu böyle içgüdüsel hani bir anı kalsın, bir yerde dursun. Oyunculuk dışında bir şey yapabilmenin iyi geldiğini görmüş olmanın getirdiği bir duygu… Bana iyi geldi yani. 

Burak Tamdoğan:
Bir araya gireceğim ama. Şimdi edebi olarak bir iddianın olmayabilir. Çok da mütevazi bir yerden giriyorsun ama edebi bir dilin var. Hatta ben sana şunu söyleyeyim mesela son kitabı okurken galiba Cehennem’de şey dedim artık yalnızlığı, acı çekmeyi, tarifi, mesela bu tariflerinin sözlüğünü oluşturabiliriz. Çünkü bir de kendine ait şeyin var. Mesela bazıları için şu olabilir “abi oradaki bunda da söylemiş orada söylediğini canım.”

Onun duygusu o ya bunun aynısı burada varsa yani “çılgınlar gibi gülmek” demişsin. Öbür tarafta da diyebilirsin. Bunu böyle dediğim için söylemiyorum. Edebi olarak başka bir şey demişsin sen. İçe gömülmelerden bahsediyorsun, dışa çıkmalardan… Edebi bir dilin var. Yani mütevazi olmak hoş bir şey ama… 


Engin Akyürek:
Mütevazilik böyle yanlış anlaşılabilir. Ben böyle bir çabanın içerisinde değilim ama gerçekten buradaki bu duyguda olmamın sebebi de şu, edebiyata çok büyük bir saygım var. Edebiyatçılara çok büyük bir saygım var.

Yazarlığın önemli bir meslek olduğunu, bir dert olduğunu ve hayatını buradan kazanan insanlara kadar çok büyük bir saygım var. Ona bir kere bir saygı duymamız gerekiyor. Ben hayatımı buradan kazanmadığım için bunu biraz keyfe kedar yaptığım için bu duyguda söylüyorum. Tabii ki bunun edebiyatın içindedir değildir. Buna ben karar veremem. Böyle düşünüyor olman da beni mutlu eder abi.

Ama hani bu iddianın aslında bu parantez içerisinde bunu söylememin sebebi bir şey paylaşacak insanların o paylaşabilme noktasına varabilmelerinin altında yatan şey aslında bu rahatlıkta olmak biraz. Yani ben 18 yaşında da yazdım bir öyküyü birine okutabiliyordum. Yani bu özgüvenli olduğum… Bu paylaşmanın ya da beğenilip beğenilmeme, onaylanma… Onaylanma duygusunu bir kenara bırakmak gerekiyor aslında.

Bu duyguyla hareket edildiğinde o zaman kendini bir köşeye sıkıştırıp o zaman o kitaptan ve yazdıklarından bir beklenti ve bir pragmatist bir ilişki kurmaya başlıyorsun. Bu da o zaman kendini çok başka bir yere koymak olur. Ben öyle bir insan değilim. Ben oyuncuyum. Bu işten beklentim yok. Edebi bir beklentim yok. Onaylanmak gibi bir derdim yok. Tek bir beklentim var. Paylaşmak.

Paylaşmak ve hikayelerim. Bir de şu vardır yani. “Kimsin? Necisin? Derdin ne? Hayata bakış açın ne?” Aslında biraz bunlar da, bu kitapta bunu daha da çok hissettim. Benim biraz hayata nasıl baktığım, hayatla, insanla, ilişkilerle, anla, doğayla nasıl iletişim kurduğumun somut olmasa da soyut şeyleri var. 

Burak Tamdoğan:
Çok ipucu var.  Oralardan konuşmak istiyorum ama ilk soruya döneceğim. İlk soruyu bir de şöyle soracağım. Belki de daha geniş sormuştum. Senin, Engin’in, küçük Engin’in, çocuk Engin’in hayatındaki ilk anlatıcı kim? Hikayelerini dinlediği kişi kim? 

Engin Akyürek:
Güzel. Ya şöyle ben tabii bir… Beni aslında anneannemle dedem büyüttü. Onlarla beraber büyüdük bir evin içerisinde böyle bahçeli bir evdi. Ve aslında çok yakın komşulukların olduğu yani “komşuluk” denilen şey öyle bir şey ki yani bugünün modern hayatında apartman dairelerinin içerisindeki bizim anladığımız işte kapıda karşılaşılan ya da otoparkta karşılaşılan komşu değil o yani. O komşuyla bir ilişkin var. Bir dostluk var. Bir alışveriş var. Bir sorumluluk duygusu var. Bir beklenti var. Komşuluk aslında çok önemli yani çocuk aklımda onu görüyordum. Komşuluk önemli bir şey yani. Eski mahalle. Arkadaşlık kadar komşulukla başlayan bir şey. Orada çok anlatıcı insanlar. Hikayesi olan çok fazla insan var. Ve ben hani bir şeyi birinin anlatıp karşıma “al bak benim böyle bir hikayem…”

Ben orada bir sürü hikayeye şahit oluyordum aslında. Çocukluğumda o hikayeler var. Yani o renkler var, o dokular var. Farklı kültürlerden, farklı yerlerden gelmiş. Sen de Ankaralısın biliyorsun. Ankara aslında biraz oluşturulma bir şehir ya. Cumhuriyetle beraber. Cumhuriyetin kurduğu. Cumhuriyetin kurduğu bir şehirdir. Ve farklı yerlerden gelmiş. Tabi Ankara’nın bir yereli vardır.

Köylü tarafı vardır. Ama Ankara’nın o memur şehriyle beraber, memur olma haliyle beraber farklı yerlerden, farklı kültürlerden gelmiş. Ama o kentli olma duygusuyla beraber bir araya gelmiş insanların yarattığı bir kültür vardır. Hem kentlidir ama aynı zamanda köylüdür. Aynı zamanda kent ile kasabalık arasında sıkışmış bir kültür vardır. Ve bu zengindir aslında. Yani orada bir hikaye vardır. Ankara o anlamda biraz hikayesini anlatamamış da bir şehir olarak geliyor bana. Yani şu an farklı bir yerde, farklı bir noktada.

Bizim hani, benim hatırladığım 80’lerdeki, 90’lardaki Ankara yok. Onun farkındayım. De ki işte 70’lere, 60’lara da şahit olanlar var. 50’lere şahit olanlar var. Daha farklı hikayeler var. E tabi ki biraz İstanbul’dan gelmiş insanların yarattığı bir kültür de var. Cumhuriyetle beraber. Taşrası var. Aynı zamanda gecekondu semtleri var.

Aynı zamanda kendi içinde bir yarattığı bir o kentli olma duygusu, Cumhuriyeti kurmuş olmanın vermiş olduğu bir kültür var. Buralarda hep bir hikaye var aslında Ankara’da. Yani her yerde ve bunlar beni bence bütün yazdıklarıma ve bir yerlere bence sindiğini düşünüyorum anlatıcı olarak. Yani aslında benim anlatıcım dürüst olmak gerekirse hep o yüzden Ankara’ya teşekkür… Aslında Ankara. Yani Ankara’ya bu anlamda teşekkür etmek gerekiyor. Yani onun yani bence her yer insanla güzel. Çünkü Ankara aslında bir yerden baktığınızda Ankaralıların sevdiği bir yermiş gibi gelir. Ama öyledir yani. Ankara, İstanbulluların çok gidip sevmedikleri ve sevemeyecekleri bir yer olarak durur. Ama hikayesi olan ve orada gerçekten o hikayeyi görmek isterseniz çok şey vaat eden bir kenttir ve bir yerdir Ankara. Bir Ankara güzellemesi gibi olmasın.

Burak Tamdoğan:
Olsun be. 


Engin Akyürek:
İki Ankaralı’nın olduğu bir yerde hani Ankara’yı böyle anlatıyormuşuz gibi ama çünkü yazdıklarıma çok fazla sindiği için ve Ankara’yı çok fon olarak kullandığım için Ankara benim için önemli. Ve bunu çok düşünüyorum. Hep bir şey yazarken Ankara’daki sokak, o sokaklar aklıma geliyor. 

Burak Tamdoğan:
Öykülerinde zaten mesela beyaz yakalı öyküleri var. Daha işte böyle gecekondu olduğunu… “Gecekondu” dememişsin direkt ama tarifinden çok anlaşılıyor o. Yani o deliler evini Allah aşkına. Tenekeden duvarı olan ev neresidir? Gecekondudur o yani. Ama şimdi o gecekondu mahallesinde…. Ben İstanbul’un gecekondu mahallesini bilmem. 


Engin Akyürek:
Çekim falan yapmışızdır, gitmişizdir.

Burak Tamdoğan:
Ha evet o kadar.

Engin Akyürek:
Sinemadan bilirsin. 

Burak Tamdoğan:
Ama mesela o beyaz yakalı İstanbul’un beyaz yakalısı değil. Senin çizdiğin beyaz yakalı Ankaralı. Dertli, içili falan. Hani bir delirdiği zaman gidip de barda pavyonda değil evinde, yatağında derdini yaşayan. Peki hadi şimdi buradan ufak bir giriş yapayım. Bu son öykü kitabında aslında ikisinde de buna benzer adamlar gördüm ben. Böyle bir terkedilmiş üzgün, içe kapanık halleri var. Ve benziyorlar. Bu arada Ankara’da bin tane var bundan. Biz de onlardan bir ikisiydik belki bir zamanlar.

Engin Akyürek:
Belki de evet.

Burak Tamdoğan:
Bu kısmı anlaşılır ama mesela o Geyik hikayesi var ya bir tane. Bu arada kitabı da ufak ufak buradan tanıtıyoruz. Bir doğa hikayesi var orada. Şimdi bildiğim kadarıyla aslında Mamak’taydın. 

Engin Akyürek:
Yok. Dikmen’de.

Burak Tamdoğan:
Dikmen’de. Haa tamam. Yani şimdi o şeyi anlamaya çalıştım. Doğayla ilişkin kuvvetli ihtimal tabii. Mesela dedenle büyümen, anneannenle büyümen falan. Onların zaten kırsaldan gelmesi bir doğa getiriyor sana.

Ama doğayla ilişkin kendini doğaya konumlandırışın. Şimdi anlatıcının iki ayağından biri bu. “Dünyada, doğada kendini nereye koydu?” 

Engin Akyürek:
Çok güzel soru. Aslında şöyle dışarıdan buna baktığında doğa hani böyle işte gidelim de, “doğa” deyince insanların aklına şöyle şeyler geliyor ya “hadi gidelim de şurada bir kamp kuralım. Hani çadırımız nerede? İşte gidelim de şurada dağda bayırda gezelim işte” falan. Böyle adamlar olmadık yani. Böyle biri değilim. Ama şunun üzerine galiba bu kitabın yolculuğu da biraz, son yıllarda bunun üzerinde biraz kafa yormaya başladım. Yani insan doğa biz bunun neresindeyiz? Ve biz bunun neresine düşeceğiz? Nerede kalacağız? Şu anda buradayız ama yirmi sene sonra nerede olacağız? Yani bu bence çok değerli bir şey veriyor bana. Yani insanlık nereye… Tabi bu çok şey bir konu yani derin bir konu. İnsanlık nereye gidecek ve biz elli sene sonra kendimizi nerede bulacağız? Her anlamda. O anlamda insanın doğayla olan ilişkisine galiba son yıllarda benim bırak insanlık kendimi ya “benim doğayla olan ilişkim, benim bir hayvanla olan ilişkim, benim sokakla olan ilişkim nerede?” sorusunu ya da “nereye gidiyor?” sorusunu çok fazla sormaya başladım.

Biraz o hikayeleri de yani hadi ben “bir insanın doğayla olan ilişkisi nasıldır?” gibi bir başlangıçla çıkmadı. Oralara sızdı aslında. O hikayenin içine sızdı. Ben zaten çok böyle kurgulayarak bir şey yazmıyorum, yazamıyorum. Yani böyle bir fikir bir şey geliyor. Bütün bu o an hissettiğim şey o an güncel olarak hayatımda ne dert varsa ya da o an kafamda ne varsa soru işareti ya da ne iyiyse o böyle yazarken o cümle olarak onun içerisine siniyor.

Büyük ihtimalle bu kitabın olduğu süreçte de ben “insan olarak biz doğayla olan ilişkimize nasıl karar vereceğiz?” Bu aynı zamanda bireysel bir karar. Aynı zamanda çok büyük bir karar. Nasıl bir ilişkimiz olacak? Nasıl olacak? Yani bu önemli bir konu.

Burak Tamdoğan:
Kendimizi orada ayırdığımızı zannederken. 

Engin Akyürek:
Aynen. Ben de belki ayırdığımı zannettim. Ben de belki yalıttım. Belki de ben de uzun süre bunu görmezlikten geldim. Koşturmacalar, o bu hani hayat ama hepimizin yüzleştiği bir şey var burada.

Bir gün bir ağaçla yüzleşeceğiz. Bir gün doğadaki canlıyla, bir gün bir şekilde yüzleşeceğiz. Yani bundan kaçamayız.

Yani bunu yüzleştiğimizde bu iyi bir yüzleşme de olabilir. Bu kötü bir yüzleşme de olabilir. Ama bundan kaçamayız.

Yani doğa şöyle işliyor işte. Ben hep onu söylüyorum. Buradaki martı işte İstanbul’un tepesinde uçan bir martı bilmiyoruz yani kaç bin yıldır İstanbul’da bir babadan oğula geçen bir şekilde üç bin, beş bin, on bin bilmiyorum yani. Burada yaşıyor. Yani ben yeni geldim İstanbul’a. Yani o bana şey gibi bakıyor. Yani o yüzden benim mi ona saygı duymam gerekiyor, onun mu bana saygı duyması gerekiyor?

Burak Tamdoğan:
Ben o araya bir şey söyleyeceğim. 

Engin Akyürek:
Yani tek sadece biz hani şunu atlamamak gerekiyor. Biz bu dünyada sadece bizim yaşamadığımızı anlamamız gerekiyor. Sadece biz yokuz. İnsan olarak sadece biz yokuz. Bizim dışımızda çok fazla canlı var.
Bunu böyle sadece saygı duymak üzerinden değil tabii ki saygı duymalıyız. Tabii ki anlamalıyız. Diğer canlıları, doğayı. Her şeyi insanoğlu anlamak zorunda. Ama bir yol bulmak durumundayız. Yani elli yıl sonra nasıl olacak noktası. Bunlar tabii benim kendim kişisel bir cevap vermem çok kolay değil ama birilerinin de buna cevap vermesi gerekiyor bence. 

Burak Tamdoğan:
Araması en azından. Ben dinleyenler için küçük bir şey söylemek istiyorum. Ne zaman seninle buluşsak aslında bilmiyorum. Farkında… Çok farkında olduğum ve sevdiğim bir şey. İlk 15-20 dakika senin evinden martılar konuşuruz.

Engin Akyürek:
Evet.

Burak Tamdoğan:
Bugün de konuştuk. Şuradaki yavruları konuştuk. Öbür gelen martıyı konuştuk.

Engin Akyürek:
Bir martı hikayemiz var hep.

Burak Tamdoğan:
Daha önceki evinde konuştuk. Hatta benim bir hikayemin konusu oldu o falan. Mutlaka konuşuruz. Senin kedin var. Zaten onu konuşuyoruz. Yani bu ne demek? Şöyle bir şeyden konuşmuyoruz. Neler çektiğimizi anlatmıyoruz. Onları anlatıyorsun ya. Bu çok güzel bir yer. Çünkü bu gözlemci olduğun ama aynı zamanda o kuşu gördüğünde böyle kuyruğunu hafif sallayıp da duran kedinin durduğu yerde duruyorsun. Anlatırken orada duruyorsun sen. Yani tepeden bakan bu martılar falan diye değil. Bugün bir şey savundun ya bana. “Kargalar diyorlar ama martılar da zeki kardeşim” gibi bana martı savundun yani. 

Engin Akyürek:
Martıları hakkını verilmemiş bir canlı olduğunu düşünüyorum. Martılar üzerine az araştırılmış. Bence bununla yetkililer ilgilensin. İstanbul’un martıları üzerine çok az araştırılma var. Ve çok az şey söylenmiş bence. Şunu söylüyorum. Martılar gerçekten İstanbul’da çok önemli bir iş görüyor. İstanbul’un bütün çerini çöpünü temizliklerini düşünüyorum. Şöyle düşünelim. İstanbul’daki martıları bir haftalığına alalım. Gerçekten pislikten geçilmeyebilir. 

Burak Tamdoğan:
Deniz dahil değil mi? 

Engin Akyürek:
Deniz de dahil. Ben gözümle görüyorum. Yani çok ciddi bir temizleyici. Müthiş bir hayvan. 

Burak Tamdoğan:
Vallahi çok güzel bir hikayesi vardı ama şimdi konuşmayacağız. Çok uzun hikaye o. Sadece ben ama onu kısaltmak için senin adına söylemek istiyorum. Çünkü benim için çok önemli bir şey. Bir anlatıcının özelliği, birincil özelliği anlamak açlığı.

Bir martı hikayesi var ya o martı hikayesi için kuş derneklerine kadar gidip meseleyi öğrenmeye çalışmış adam. Yani ne olacak öğreneceğim? Martolog mu? Hiç önemli değil abi. Bir anlatıcının ilk eylemi. Anlama açlığı. 

Peki öykülerindeki aşk hikayeleri…

Genel anlamda bir tanesi beni çok acayip vurdu. Bu arada. Şimdi ismini hatırlayamadım. Düşte görüyor ya. “Kapat gözünü. Devam edelim.” Of. Gözümden damlalar aktı böyle.


Engin Akyürek:
Sevdin mi o hikayeyi?

Burak Tamdoğan:
Sevdim. Hikayelerde mutlu aşk yok. Bir tane var. Yani o yaşlanıyorlar beraber falan ama o da sonradan anlaşılmış mutlu olunmuş falan gibi. Yani kadın ölümcül falan. Yani kitabı burada anlatmayayım ama. Evet. Şimdi o da hani onun mutluluğu da çok süzülen bir mutluluk. Yani lay lay lom falan değil. Genel anlamda. Buradan şöyle bir çıkarım yapmıyor tutup da. O zaman hep kötü aşk hikayeler. Hayır o değil. Senin aşka bakışınla ilgili. Aslında bu hikayelerde yer alan bir şey bir şey dengeliyor belli ki. Bana biraz böyle aşkla ilgili kendi hikayelerinden yola çıkarak Engin’i anlatır mısın? 

Engin Akyürek:
Ya biraz aslında hani onlar tabii ki ben olmamakla beraber benim hayata aşka bakış açımın tamamen temsiliyeti olmamakla beraber benim yine kelimelerimle, işte cümlelerimle, o an hayal ettiklerimle oralara sızan şeyler. Tabii ki şu da olabilir. Yani şöyle bir şey yok. Yani şöyle bir yerden de kurmak istemiyorum meseleyi. Yani bu “mutlu olan bir şey ya da böyle çok her şeyin dört dörtlük olduğu bir şey hikaye olmayı hak etmiyor” gibi bir kaba bir yerden bir cümle kurmak istemiyorum. Biraz nasıl tercih ettiğinizle ilgili. Biraz nasıl görmek istediğinizle ilgili. Ben galiba ya zaten ben çok böyle benim hikayelerime çok kötü negatif ya da çok karanlık bir yere düşmeden karakter olarak da biraz öyle. Karanlık olmayı hak edebilecek hikayelerim olmasına rağmen oraya düşmez. Çünkü ben hep tercihen hayattaki daha öbür şeyi tercih ederim. Daha ironik olanı tercih ederim. E biraz bu iş aşk dediğimiz şey ilişki dediğimiz şeyde de galiba ironik ve o biraz o gerçekle hayal arasındaki o ilişki biçimini ben seviyorum.

Yani biraz buna da inanıyorum aslında. Hayatta hep onu söylerim yani işte biz, televizyondan tanırlar işte bizi, oynadığımız karakterler aşıktır ama biz onların hayatına nasıl devam ettiğini bilmiyoruz. Yani onların sadece görünen kısmını seyirci biliyor. Yani şöyle düşünelim Titanik’te işte birbirine çok aşık iki tane insan vardır ve final sahnesi vardır işte elleri böyle birbirinin elini kayar ve adam denize gider ama kuvvetli muhtemel onlar işte kurtulsaydı adam bir hafta sonra New York’ta ayrılacaklardı. Ama o filmi güçlü kılan şey o andır.

Yani anın yarattığı o işte o soğuk suda ikisinin ellerinin, böyle birbirinin ayrılması. Sinemanın gücü burada hani. Edebiyatta da hikayelerdeki şeyde de o anların içerisindeki o ironik şeyi yakalamak aslında. Derdim o. Yani benim tamamen ben böyle çok kalıpları olan ve hayatta “ben böyleyim” diyebilen bir adam olmadım. Ben biraz güncellemeyi, kendimi de güncellemeyi seven hani değişmeyi seven beş yıl önce baktığım yerden çok uzaklaşırım. Ondan önceki… Benim hep böyle gelişmiştir hikayem.

O yüzden benim böyle… Tabi ki tercihlerim var hayatla ilgili ama hani böyle bir genel böyle bir bakış açım olmadı hiçbir zaman. Bir tanımım olmadı aşk. Ama hissiyatlar niye işte böyle bir yerlere gel… Galiba hikayeyi onlar yaratıyor. Senin deyiminle anlatıcı meselesini, anlatıcılığı, sinemada da böyle yani hikayeyi yaratan şey ikisinin bir araya gelememesi.

Geldikten sonraki de o çatışma aslında hikayeyi yaratıyor. Bende de o ironik bir yerden anlatma tarafını seviyorum ben. İki insan bir araya gelir, gelmeye çalışır ama hep böyle ironik bir durum vardır.

Burak Tamdoğan:
O ironi, oyunculuğunda da kullandığın bir şey.

Engin Akyürek:
Onu seviyorum. Onu kullanmayı seviyorum. Ama böyle bir tanım yapamam yani kendimce. “Ben aşka, hayata böyle bir yerden bakıyorum. O yüzden hikayelerim böyle.” diyemem.

O zaman çok kendimi sınırlı ve çok böyle bir yere sıkıştıramam. Sessizlik çok mesela naif bir kitaptı bu kitaba göre. Daha benim 90’lar, daha çocukluk, daha Ankara, daha naif hikayelerin olduğu…

Burak Tamdoğan:
Karakterler de daha çocuksu. 

Engin Akyürek:
O öyle bir hikayeydi. O dönem o çıkmıştı. Yani şimdi… O yüzden yazdığınız şeyler biraz hayatınız, o anki hayatınızdaki güncel şeylerle beraber gelişebiliyor. 

Burak Tamdoğan:
Büyüdükçe. Peki, sen aşka nasıl bakıyorsun? Şimdi aslında az buçuk tarifinden şunu anlıyorum ben. Yani onlar el ele tutuştular falan o mücadele izlemeye değerdi ama sonra ne oldu? Belki de ayrıldılar. 

Engin Akyürek:
Evet.

Burak Tamdoğan:
Orasıyla da ilgileniyorsun ama bence. Çünkü hikayende var. O ayrılık kısmıyla da ilgileniyorsun yani. O zaman yeni sorumuz şu. Bak, ayrılık kısmıyla ilgileniyorsun. Orasıyla bir yazar olarak ve bir oyuncu olarak bir ilişkiyi, derinliği, girift çatışmalarıyla işleyip sonunu da kurarak yürüyorsun ya. Dolayısıyla kendi hayatımızda yaşarken ama böyle yapmıyoruz. Çünkü sonunu düşündüğünde oraya varmıyorsun.

Bana bu ikilemde senin hayatında nasıl bir yeri oluyor? Aşk hayatını sormuyorum. Biliyorum zaten. Beni ilgilendiren kısmıyla ilgileniyorum. Merak edenlerin merak ettiği şey onların cebinde kalsın ama öykü yazarken ve oynarken bir anlatıcı olarak bu kurguya bakıyorsun ve kendi hayatınla bunun ayrımı, ya bazen tosluyor musun? Tosluyorum ben mesela kendi adıma. 

Engin Akyürek:
Ya şöyle oluyorsa, şuna dikkat ediyorum. Bir bakıyorum oynadığım duygu ya da yazacağım duygu, tanıdık bir duyguysa çok güzel. O duyguyu tanıyorsam, o duygu elimde ya da bir yerimdeyse bu müthiş bir şey. Yani o zaman okey. Tamam. Tanımak da bazen tehlikeli bir şeydir. Tanıdığını zannedersin ama aslında çok uzakta bir yerdedir. Bir şey tanımak, bilmek bazen tehlikelidir.

Özellikle oyunculuk yaparken. Ya bunu sen de yaşamışsındır. O duyguyu çok iyi bildiğini zannedersin ama aslında o onu keşfetmeni engelleyen bir şeydir. Çünkü tanımak, bilmek bir duygudur, bir şeydir. Net bir şeydir. Bir rengi vardır. Bir kokusu vardır. Ama bilmeyen bir şeyi keşfetmek istersin. Ona ulaşmak istersin.

Orada daha maceralı bir şey vardır. Oraya girersin, kafanı sokarsın. Bildiğin bir şey daha garanti bir şeydir.

Elinin avuçlarında zannedersin. Oynamaya başlarsın ama bir bakarsın yoktur aslında. Tanıdığını zannedersin.

Şimdi yazarken de öyle duygular oluyor. Yani tanıdığını zannettiğin, bildiğin bir şey aslında çok sıkıcı bir şeye dönüşüyor. Yani bildiğin bir şey yazmak, sıkıcı. Yani gerçek o anlamda. Yani ben hep onu söylüyorum. Gerçeği yazmak. Ben böyle gerçekle… Tamam gerçek çok müthiş bir şey ama o gerçek duygusu vardır ya. O güzel bir… Ama gerçeği yazmak mesela beni çok etkilemiyor. Etkileyici gelmiyor bana.

Burak Tamdoğan:
Öyle bir hikayen var zaten.

Engin Akyürek:
Hangisi?

Burak Tamdoğan:
Gerçeği yazmayı sıkıcı bulan bir karakter.

Engin Akyürek:
Evet, var. Çünkü gerçekten öyle düşünüyorum, bunu hissettiğim için, yani başımdan geçen bir olayı alıp, hani ya biz böyle bir şey yaşadık, hadi bunu yazalım deyip, aa çok iyi hikaye deyip, oturup o kadar yazmak isteyip, yazamadığım o kadar çok hikaye… Çünkü o zaten gerçek, o zaten olmuş. Onu yazmaya başladığında, onun içerisinde kurgu ya da o gerçeği eğip bükmediğinde, sonuçta vardığın nokta, o gerçek noktadan başka bir noktaya geliyor. O zaman gerçek nerede? O yüzden burada, bu tip noktalarda aşk, hayata bakış açım tabi ki bunlar çok belirleyici şeyler, çok kıymetli şeyler.

Zaten neysen, tecrüben, hayat deneyimin neyse zaten onlar geçiyor oraya, onlar yansıyor oraya. Bunlardan bağımsız bir şey yazmıyorsun ya da oynarken içinde hayatında tanıdığın karakterler neyse onları bir şekilde hayal ediyorsun, onları görüyorsun ya da onlardan bir şeyleri damıtıp noktaya koyuyorsun ama zannettiğin, bildiğin, avucuna aldığın şey her zaman seni böyle iyi hissettirmeyebilir.

Ben biraz daha tekinsiz ve bilmediğim, o peşinden gitmeye çalıştığım duyguları seviyorum. Tabi ki o kanaması, o hattı benim hissiyatım, oradaki o hissiyat da benim doğamla ilgili bir şey, yani benim nasıl bir adam olduğumla ilgili, benim karakterimle ilgili şeyler var, yani orada ben sonuçta kendi doğamdan farklı bir şey çıkmıyor, yani bu bambaşka bir şey çıkmıyor, yani oradaki o karakterlerin verdiği tepkiler benim bir şekilde hayatımda “ben öyleyim” diye demiyorum ama benim hayat duygumda, duygu dağarcığımda olan şeyler, benim tanımadığım, bilmediğim duygular değil onlar. Çok güzel.

Anlatabildim mi bilmiyorum.

Burak Tamdoğan:
Ben soramadım ama sen yanıtladın bence. Helal olsun.

Engin Akyürek:
Aferin bana. 

Burak Tamdoğan:
Peki, biraz da oyunculuğa dönelim şimdi, o da bir anlatıcılık serüveni, tabi orada başkasının yazdığı bir şeyi oynuyorsun ya, hem yazan bir adam olarak, bu arada yazıp senaryoya dönüştürülmüş kendi oynadığın işler de var, şimdi bu anlamda senaryoyu okurken artık yazan bir adam olarak da okuyorsun onu, ama oynarken üstüne yazıyorsun bunu, çünkü ne yaparsan yap onu ete kemiğe büründürdüğün anda artık yazılandan başka bir yere yürümeye başlıyor, rejinin de desteğiyle. Tabi ki yazarın muradını bir şekilde anlayıp oradan yürümeye çalışıyor ama orada da yeniden yazıyorsun. Genel olarak öykülerinde mesafeli durduğun karakterler ama oyunculuğunda hiç sıfır mesafe karakterler, en azından benim görüntüm bu, yani zaten bir oyuncu olarak onlarla ne kadar uzak mesafe kurarsan, ama ortak nokta ikisinde de çok ironik yaklaşıyorsun, karakterlerinde eğlenmeye çalışıyorsun.

Engin Akyürek:
Evet o biraz hayata bakış açımla ilgili, yani tanıdığın için, bildiğin için bu soruyu çok rahatlıkla sorabiliyorsun. Biraz evet hayattaki o ironi meselesini seviyorum. Gülmemiz gereken yerde ağlamamız, ağlamamız gereken yerde gülmemiz, ve hani bu duyguların, duygu denilen şeyin biraz o değişkenliğini ya da o hayattaki durumların içerisindeki o karışıklığı seviyorum. Anlamlı oluyor, hayatı da biraz böyle okumayı seviyorum, hayatı da biraz böyle ironik bir yerden algılamayı… 

Burak Tamdoğan:
Tadı da oradan çıkıyor.

Engin Akyürek:
O bir lezzeti de orada, yani hayat sadece siyah beyaz değil bence, arada o kadar fazla renk var ki, o kadar fazla şey var ki. Yani bir de şu var tabii ki, yazmak, sen de yazan birisin, oyuncusun, yazmak ve oyunculuk birbirinden çok farklı şeyler değil. Mesela ben ilk kitabı çıkardığımda insan, tabii Türkiye’de biraz ya tiyatro dünyasıyla diyelim işte, ya sinema dünyasıyla işte, sokakta ya da insanların oyunculardan beklentisi çok fazla değilmiş. Ama sonra düşününce aslında oyunculuk mesleğine yüklenen bir oyunculuk mesleği tamamen bunun içinde bir meslek.

Ben oyunculuğu anlamlandırmak ya da böyle özel bir yere koymak adına söylemiyorum ama tam anlamıyla da oyuncu bir şey yazabilir, oyuncu bir şey üretebilir. Oyuncu üstüne başına vazife olmayan bir şeye dert edebilir ve entelektüel merakları vardır. Zaten yaptığımız meslek okuma üzerine bir meslek yani. Baştan bu mesleği yapmayı tercih ettiğiniz andan itibaren en çok yapmanız gereken şey okumanız.

Burak Tamdoğan:
Bu en az bilinen şey ama okumak gerektiği. 

Engin Akyürek:
Okumadığınız zaman oyuncu olarak biraz bu işin dışında kalmaya başlıyorsunuz. Bir de bir karakter yaratmanın yolculuğunda da bir karakter yaratıyorsunuz, bir karakter yazıyorsunuz. Bir karakteri, yani senarist bir şey düşünüyor, yönetmen bir şey hayal ediyor, siz de oyuncu olarak bir şey hayal ediyorsunuz. Yani üç kişi bir araya geliyor, üç tane yapıtaşı bir araya geliyor ve bir karakter ortaya çıkıyor. Zaten oyuncu başlı başına bir anlatıcı, başlı başına bir şey yazmak durumunda. Bunu edebi olarak yazarsın, yazmazsın, öykü yazarsın ya da atıyorum… Ama hayal dünyasında zaten bir şeyi yazar, bir şeyi kurar oyuncu.

Oyunculuktan o anlamda bir şey beklenmemiş bence. Bunu ilk kitabımı çıkardığımda bununla yüzleştim. Yani dediler ki “oyuncu kitap mı çıkarıyor?”

Tabi ki televizyonda dizi oyuncusu olduğunda “ne gerek var, niye böyle bir şey yaptın, aa onun kitabı mı?” böyle bir şey oldu. Somut bir şey söyleyemem ama böyle bir şeyi hissettim mesela. Yani oyunculuk ve öykü kitabı çıkarmak ne alaka.

Burak Tamdoğan:
Ne ihtiyacın vardı.

Engin Akyürek:
Öyle yani. Oysaki hepsi aynı havuzun içerisinde ve birbirini fazlasıyla değen şeyler. Yani o senin bir başlık altında anlatıcı denilen kelimenin ana aktörleri. Yani yazma ve oyunculuk bunlar ikisi birbirinden çok farklı… Yani kağıt kalem alıp illa bir şey yazmanıza gerek yok.

Zaten oynadığınız karakterle zaten o karakteri üç boyutlu bir hale getirebiliyorsanız eğer, o karakteri gerçekten anlatabiliyorsanız zaten siz bir şey yazmışsınızdır. Ama bunu sizin yazmanız gerekir işte. Bu size aittir oyuncu olarak.

Bunu sizin kendi kafanızda tamamlamanız ve bir yere oturtmanız gerekiyor. O yüzden yazmak ve oyunculuğun birbirine çok bağlı olduğunu düşünüyorum. 

Burak Tamdoğan:
Ve okumak.

Engin Akyürek:
Okumak zaten yani bilmiyorum okumadan… Yani bunlar zaten olma ihtimali çok zor, oluyorsa da biraz şans eseri oluyordur. Ya da bilmiyorum çok belli, çok küçük bir dairenin içerisinde dönmeniz gerekiyor.

Çünkü okudukça, okudukça, okudukça o farklı karakterler, farklı zihinlerin yazdığı karakterleri tanıdıkça, onların hayal dünyasına girdikçe aslında benim bütün okuduğum roman karakterleri benim arkadaşlarım. Onlarla gezdik bir yerleri, sohbet ettik. Yani onların bir çoğunu hatırlayamıyorum. Bir yerde işte kitaplığımızda duruyor işte o kitaplar. Sorsan ama. Onlar bir yerde duruyorlar. Onlar bir yerde varlar. Onlar seni zenginleştiriyor. Onlar senin en kötü anında, en çaresiz anında onlar sana bir şey hatırlatıyor. Duygu dünyana bir şey katıyor. Biz yani romanlardan çok fazla şey öğrenebiliriz. İyi romandan çok fazla şey öğrenebiliriz.

O yüzden cümlenin başına döneyim yani. Aslında sorunun başına. Edebiyata ve hani kendimi öyle tanımlamamın sebebi de aslında oraya olan saygı duruşumdan dolayı.

Bunu, çok büyük edebiyatçılar var. Hem bizim edebiyatımızda hem dünya edebiyatında. Çok iyi şeyler okuduk ve duygu dünyamızda onlara çok şey borçluyuz. Bize iyi ki böyle duygulara, hayatta yaşayamayacağımız mekanlara, hayal dünyamızla girdik. O sokaklarda o duyguları yaşattılar bize. Ben onları kendi hayal dünyamla yaşadım, öğrendim. Ama bir yerde duruyor. Unuttum onların birçoğunu. Yıllar oldu birçoğunu okumayalı ya da birçoğu öyle değildi falan.

Biliyorum onlar bir yerde duruyor ve bir şey fısıldıyorlar. Onlar olmasa ben gerçekten bugünkü Engin olmazdım diye düşünüyorum. O yüzden ne kadar çok bu karakterler, bunlar, iyi edebiyat içimize, dünyamıza girerse bence o kadar iyi insan ve çok didaktik bir yere bağlamayacağım cümlemi ama daha kendimizi tanıyabileceğimiz bir yere gelebileceğimizi düşünüyorum.

Biraz insanın kendini tanıma yolculuğu da biraz buradan başlıyor. Bir anda kendimizi tanıyamıyoruz. Bir anda böyle müthiş insanlar olmuyoruz. Ya da bir anda böyle bir yere…

Yolculuğu da burası. O yüzden edebiyat bence bunun en önemli noktalarından bir tanesi. 

Burak Tamdoğan:
Başkalarını tanıdıkça kendimizi tanıyıp sonrasında onların yerine kendimizi koyabilmek galiba.

Engin Akyürek:
Bir de onlar bizim arkadaşlarımız oluyorlar. O kahramanlar, tüm o büyük romanlardaki o karakterler bir yerlerimizde duruyor. Bir yer, bir yerimizde duruyor. Biz ölene kadar da duracak onlar. Onlar çünkü bizim bir yerimize dokundular ve bizim karakterimizi şekillendirdiler. O yüzden edebiyat çok önemli. Hayatta birçok şeyden vazgeçebiliriz ama okumaktan ve edebiyattan vazgeçmiyoruz. 

Burak Tamdoğan:
Bir soru. Bu şeyin magazin sorusu bu. Ama edebi magazin, bizim magazinimiz. O da şu. Yazdığın karakterlerden biriyle karşılaştın mı çektiğin filmlerde, dizilerde? “Ben bunu yazmıştım” dediğin biri oldu mu? 

Engin Akyürek:
Yazdıklarımla, sosyal hayatımla mı karşılaştım? 

Burak Tamdoğan:
Evet yazdıktan sonra ama. Şey belli bir şeyle tanıyoruz, görüyoruz falan. 

Engin Akyürek:
Şöyle ben çok karakterizasyondan ziyade ben durumlar yazdığım için. Yani bir karakter tahlilinden çok benim için o karakterin, o karakteri var eden şey onun o durumun içerisindeki yaşadığı an, anda var olan bir karakter. Yani o yüzden öykü seviyorum. O yüzden öykülerdeki anları seviyorum. Yani ben çok böyle hani bire bir, o yüzden hani roman yazmak üzerine arada seninle de konuşuyoruz.

İşte ya “roman mı yazsan?”… Roman yazmak başka bir ehliyet ve başka bir yolculuk. Sadece sayfa sayısının uzun olması üzerinden söylemiyorum. Roman yazmak işte o anlamda dediğin gibi bir karakteri detaylandırmak. Aslında üç boyutlu hale getirmek. Bu anlamda bunu yaşamadım öykülerimde. Daha büyük bir dünya kurmak ve okuyucunun, okuyucunun işte nasıl benim büyük roman karakterleri nasıl benim arkadaşım olduysa o illa arkadaş olmak zorunda değil ama o okuyucunun o karakterle o yolculuğu oradaki karakterlerle beraber 300 sayfa, 500 sayfa kaç sayfalık bir romansa onunla beraber o yolculuğa dahil olması. O yolculuğun içerisinde gitmesi.

O karakteri kendi dünyasında canlandırması. Şimdi ben çok onu yapmıyorum. Yani yazarken özellikle yapmıyorum değil ama benim yazım tarzımda o çok yok.

Ben daha durumu bir mekan ya da bir durum belirleyip o durumun içerisinde benim yarattığım karakteri yani belirlediğim oradaki anlatıcı ya da belli bir yaş grubundaki o karakterizasyonun o duruma karşı tepkisinin üzerinden bir hikaye anlatmayı tercih ediyorum. Tabii ki şöyle… O durumlar oluyor. O durumları ben yaşadım.

O durumlara, o anların içerisindeki o tepkilerin karşılıkları var benim hayatımda. Ama o karakterlerle karşılaşmadım. Bu çok da zor bir şey bu arada.

Sen oyunculuk yapıyorsun. Oynadığımız karakterleri gerçek hayatımızda tanıyor muyuz, görüyor muyuz? Bunlarla karşılaşıyor muyuz? Bazen karşılaşıyoruz. Bazen görüyoruz.

Bazen uzaktan izliyoruz. Bazen daha oynamadan biliyoruz. Bu biriydi işte bak. Bu adam buydu. Bu bir şeydi. Hayatımın bir yerinde değmişti bu. Yani bunu böyle bir yere sıkıştırmak da çok kolay da değil zaten. Ama ya o duygular aslında. Oradaki o karakterin o senin karakterine getirdiği duygular. İşte oradaki o yazarken oradaki o bir andaki işte o yaşlı adamın o köpekle kurduğu ilişki. Senin çocukluğunda bir orada gördüğün bir fotoğraf karesi yani. Uzaktan izlediğin bir fotoğraf karesinin sende hissettirdiği bir şey. Bir duygu. Bir an. Anın içindeki o hissiyat. Bu. Hani ben bunun kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ve bunun üzerinden bir şey kurmaya çalışıyorum.

Bakalım yani üç tane kitap oldu. Şimdi daha ne kadar gider? Ne yaparım? Hani böyle bir iddiam da yok. Hani ya şunu yazacağım bunu yazacağım böyle bir yerden gidecek.

Sadece şu oluyor. Bana kattığı çok fazla şey var. Bana iyi geldiğini biliyorum. Eğer… Devam edebildiğim sürece hikaye, yani oturayım da bir hikaye yazayım zoraki bir şey olmuyor tabii ki. Yani yazabildiğim yani oluyorsa yazabiliyorsam devam ettiği kadar gidecek yani bu hikaye.

Burak Tamdoğan:
Merak ettiğin sürece araştırıp araştırdığın sürece yazacaksın bence.

Çünkü sen iyi bir anlatıcısın bence. İnsan olarak seni seviyor olmamın ötesinde bir şeyden bahsediyorum. Kalemini de seviyorum. Yani benim birinci düsturum şu. Herkese de diyorum kitap okuyamıyor musunuz abi? Yanlış kitap seçmişsinizdir. Okuyamadım.

Engin Akyürek:
Aa bak bu güzelmiş. Güzelmiş. Herkesin okuyabileceği bir kitap var bence.

Burak Tamdoğan:
Okuyamıyor musun? Koy kenara başka kitabı geç.

Engin Akyürek:
Bak çok güzel bir şey bu.

Burak Tamdoğan:
Benim hayatta mesela çok iyi okur olmamın tek sebebi…

Engin Akyürek:
Ben bunu çaldım.

Burak Tamdoğan:
Al senin olsun.

Engin Akyürek:
Valla ben bunu çaldım. Ben bunu söyleyeceğim.

Burak Tamdoğan:
Söyle.

Engin Akyürek:
Çok doğru. Çünkü herkesin okuyabileceği bir kitap var bence.

Burak Tamdoğan:
Evet. Ya bir de az önce bahsettiğin şeye baksana. Şimdi diyorsun ki onlar bizim arkadaşlarımız. Hayatımızda bulunan. Ben de hep şey anlatıyorum insanlara. Diyorum ki insan hayatı boyunca kaç insan tanıyabilir ya? Kaç kültür tanıyabilir? Kaç insanın iç dünyasını bilebilir? Ama kitap okursan bunun sınırı yok. Çünkü ya hiç gitmediğin yere Koala Lumpur’a gidip oradaki bir kültürü ve oradaki bir kız çocuğunu tanıyabilirsin.

Engin Akyürek:
Bir de kendi hayal dünyanda, kendi bilinç altında, kendi görselinle yaratıyorsun. O yüzden hiçbir iyi bir büyük edebiyatın bir filme çekildiğinde hak ettiği değeri görmemesinin sebebi de o. Çünkü ben onu okudum. O kitap benim hayal dünyamda. Ben onu yarattım. Bu kahramanlar benim hayal dünyamda vardı. Benim yarattığım ama orada sadece ne oluyor? İki boyutlu bir şey gözüküyor. Oyuncunun yarattığı ve yönetmenin gösterdiği mekanla sınırlı kalıyor.

Fark ediyor musun bilmiyorum. İyi filmler, iyi film olmuş edebi eserler ortalama edebi eserler.

Burak Tamdoğan:
Evet. Çünkü romanın o kadarı yoktur.

Engin Akyürek:
Çünkü roman zaten ortalama bir roman ama onu alıp yönetmen derinleştirebiliyor. Ama zaten çok iyi bir şey. Suç ve Ceza’yı nasıl bir sinema filmi haline getirebilirsin ki? Ki yapıldı. Çok fazla yapıldı. Ruslar yaptı. Bir sürü ona benzeyen hikaye yapıldı. Suç ve ceza üzerinden. Suç kavramı üzerinden. Asla olamaz. Çünkü o zaten bir edebiyat var. Biz o romanı okuduğumuzda her defasında o cinayet anını kendi hayal dünyamıza canlandırıyor. Çünkü bunu hangi yönetmen çekebilir? Hangi oyuncu oynayabilir? Ve hangi oyuncu hakkıyla buna benim hayal dünyamdaki gibi karşılık verebilir? Bu çok zor bir şey.

Burak Tamdoğan:
Çok güzel bir şey söyledin. Hayal dünyası, bir insanın… Anna Karenina’yı çekebilirsin ama basit bir aşk hikayesinden öte. Ya Anna Karenina’nın içindeki çalkantıyı.

Engin Akyürek:
Yapıldı da.

Burak Tamdoğan:
Yapıldı da işte. Ama işte aşk hikayesi. Öbürünü çekiyorsun. Aksiyon hikayesi. Ya peki Anna Karenina’nın içindeki o kocaman mağarayı ne yapacağız? Kim çekecek? Nasıl çekebilir?

Engin Akyürek:
Gösteremezsin. Sinemanın da bunda bir gücü… BUna gücünün yetmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü yönetmenin gösterdiği bir mekanları var. Benden çıktı artık. Benim hayal dünyamı aldın. Yönetmenin hayal dünyası ve oyunculuğun yarattığı bir karaktere getirdin. Yani iki boyutlu oldu. Oysa benim dünyam da üç boyutlu. Daha derindi. Daha farklı bir yerdeydi.

Benim hayal dünyamdaki bir mekanda geçiyordu. O yüzden zor bir şey. Yani iyi bir edebiyatın belki de vardır. Ben bilmiyorum. Yani bu çok iyi bir romandır ama iyi bir uyarlama oldu. Ben hatırlamıyorum.

Burak Tamdoğan:
Ben de hatırlamıyorum.

Engin Akyürek:
Belki de haksızlık etmeyeyim. Belki de vardır. Burak Tamdoğan:
Ama teknik olarak da çok imkanlı görünmüyor.

Engin Akyürek:
Biraz şunu şu noktaya geldi bence dünya sineması. Yani bu anlamda iyi edebi eserlerin çekilemeyeceği noktasında bir noktaya geldi. Çok da zorlamıyorlar. Galiba en son Uğultulu Tepeler falan yapıldı. Bilmiyorum. Filmini izlemedim. Yapılmak da durumunda. İlla ismiyle yapılmasa da bir şekilde oradaki ana hikaye alınıp ona benzer, dünyada sonuçta güneşin altında söylenmemiş söz yok. Belli çatışmalar var, belli hikayeler var. Onları alıp onların farklı şekillerde çatışmalarını anlatıp film yapıyoruz, hikaye yapıyoruz. Bizim dizilerde anlattığımız işler de yani o dünyadaki belli çatışmaları kurup onlar üzerine bir hikaye geliştirmek. Çok fark… Ama bir yapıyı alıp, bir edebi eseri alıp onu sinema filmi haline getirmek çok kolay iş değil yani. 

Burak Tamdoğan:
Bir Romen oyuncu ile konuştuğumda şöyle bir şey söyledi. Bu filmlerden, dizilerden konuşulurken, Türk dizileri, biri dedi ki “size nasıl geliyor izledin mi?”, “İzledim” dedi.

Uzun bakışmalar, dalga geçilen haller üzerinden. Bak şöyle bir cümle kurdu. Festivaldeydik dedi ki “galiba o uzun bakışmalarda biz kendi duygularımızı koyuyoruz oraya. Benim hoşuma gidiyor.” dedi.

Engin Akyürek:
Güzel.

Burak Tamdoğan:
İlginç gelmişti.

Engin Akyürek:
Aslında güzel bir şey söylemiş. Doğru da bir şey söylemiş. Yani tabii şimdi burada bu dediğin…

Burak Tamdoğan:
Onun sebebi başka tabii de.

Engin Akyürek:
Yani Türk dizilerine sadece uzun bakışmalar bir yerine eleştirmek istersen buraya sıkıştırabilirsin ki. Bu da artık çok yapılmıyor zaten. Seyircinin de o anlamda bir şeye konsantrasyonu, her şeyin çok hızlı olması telefonun hayatımıza girmesi ve bir şeyle kurduğumuz konsantrasyonun azalmasından dolayı artık bir 10 yıl önceki kadar yapılmıyor bence.

Yapılıyor tabii ki uzun bakışmalar. 50 kare çekimler teknik olarak. Birbirine bakan insanlar, müzik altılar. Bu uzun sürenin olduğunda bir şey. Ama bunun evet dediği şeyde bir anlam var. Yani bunu nasıl anlattığınla ilgili. Burada ne anlatıyorsun? Orada müzikle de anlatabilirsin. Anlatıcı olarak. Bakışlarla da anlatabilirsin. Bu klip gibi bir şey de olabilir. Sonuçta bütününde müzik var. İki tane bakışan insan var. Ve bir klip hissiyatı. Müzik altı dediğimiz bir klip hissiyatı yaratabiliyor. Ama burada izleyen de nasıl bir duygu yaratıyor? Önemli olan bu.

Yani ne hissediyor orada? Alması gereken duyguyu alıyor mu? Almıyor mu? Bence önemli olan o. Yani bunu amaçladıysan sorun yok. Ama amaçlamadıysan.

Burak Tamdoğan:
Peki şuraya dönüyorum. Böyle finale doğru yaklaşırken. Dilinde, mesela ilk öykünde daha azken üçüncü kitapta artık daha ağır basan şiirsi cümleleri veriyorum. Artık şiire yaklaşmış cümleler. Ve dolayısıyla mesela… Bu arada ben, yıllardır tanışıyoruz. Çok sevdiğim bir adamsın. Burada da herkes sevsin istiyorum zaten. Keşke her şeyini tanıtabilsek. Ama ben de bilmiyorum mesela şiirle ilişkini. O yüzden bunu saklayıp geldim. Sohbette de söylemedim içeride. Şiirle ilişki. Çünkü bir şiir var, arıyorsun. Ve cümlelerinde kullanıyorsun.

Engin Akyürek:
Galiba yok.

Burak Tamdoğan:
Yapma be.

Engin Akyürek:
Vallahi yok. Tabii ki şiir. Çok zor bir şey şiir yazmak. Şiir hiç yazmadım. Yazamadım da. Denemişliğim vardır ama yazamadım. Çok zor bir şey bence şiir yazmak. Şiir yazan insanlara da büyük bir saygım var. Tutarlı bir şekilde şiir yazabilmek çok kolay iş değildir. Şiir yazarsınız ama ikinci şiiriniz bambaşka bir şey de olabilir. Yani bir tür olarak bir şiir dili oturtabilmek. Bir şiir… Bir kitap yazdığınızı düşünelim. 30 tane aynı şiiri aynı dilde yazabilmek kolay bir iş değil. Okuyucu olarak da o anlamda çok şiir şeyim yok. Dünyamda çok şiir yok.

Ama… Bunu hissettiğimi bilmiyorum. Şu var. Tutarlı bir şekilde bir dil yaratmaya çalışıyorum. Zaten bana şöyle geliyor. Benim bütün öykülerim aynı zaten. Yani… Ben onu biliyorum. Hani o yüzden orada geçen kelime 8. öyküde de geçti. Oradaki cümle… Bunun da bir mahsur yok. Çünkü… Birbirinin devamı farklı yerlerde geçmiş olmasına rağmen… Farklı anlatıcıların, farklı sosyolojik yerlerden olan insanların anlattığı hikayeler olsa da… Aslında hepsi aynı hikaye. Bütün olarak hepsi aynı bir yerden çıkmış. Hepsi aynı öykü benim nazarımda.

Birbirinin devamı gibi. Şunu yapmaya çalışıyorum. Bu dil mesela… Farklı şekilde… Mesela benim için yazma noktasında… En önemli şey… Bir hikayeniz olabilir. Ve çok anlatılmaya değer bir hikayedir. Ama onu nasıl anlatacağınızı bulamayabilirsiniz. En önemli olan onu nasıl anlatacağınız ve… En kolay şekilde… Okuyucuyla nasıl bir şekilde buluşturacağınızı bulmanız… Bazen çok emin olduğunuz bir hikayeyi yazamadığım oluyor.

Diyorum ki “bu acayip bir hikaye. Ben bunu yazacağım” diyorum. Olmuyor. Yazamıyorum. Çünkü onu bir dilin… Ben kendi ağzımla mı anlatmalıyım? Başkasının ağzıyla mı anlatmalıyım? Nereden yola çıkmalıyız? Ve bunun bir dil bütünlüğüyle olması gerekiyor. Ve onu bütün olarak bir yapının içerisinde kurmam gerekiyor. Galiba buna biraz emek sarf ediyorum. Yani şunu olsun istiyorum. Birinci öyküyü okuduğumda da… Yirmici öykü okuduğumda da… Bu hep aynı evrenin içerisinde geçen… Farklı hikayeler de olsa… Aynı evren ve aynı dilin evreninde geçen hikayeler olsun istiyorum.

O yüzden de bazen çok farklı şekillerde yazabileceğim hikayeleri… Yazmaktan vazgeçmişliğim de var. Aynı evrenin içerisinde. Evet şu oluyor bazen. Bugün hani… Değişiyor. Büyük ihtimalle her yazdığım ilerledikçe… Yani yazdıkça… Gelişecek ve değişecek. Yazmak da gerçekten spor gibi.

Yazdıkça, yazdıkça, yazdıkça… Daha iyi bir noktaya geliyorsunuz. Ama bazen de… Farklı bir yere gitmek ihtiyacınız oluyor. Farklı bir yere gidip ama o farklı gittiğiniz yer… Sizin bilmediğiniz ve sevmediğiniz bir yer.

O zaman o hikayeyi yazdırmıyor ve geri dönüyorsun. Ben biraz bunu seviyorum yani. Kendime ait bir şeyim olsun.

Benim öykü dilimde böyle bir… Kendi çerçevem olsun. Bu basit olabilir. Eleştirilebilir, sevilmeyebilir.

Atıyorum şiirsel ama… Bana ait olsun. Tabii ki okuduğum, beğendiğim, sevdiğim… Yazarların, etkilendiğim… Böyle şeyleri var, noktaları var. Oralardan aldım ama… Bütününde artık üçüncü öykü kitabına geldiğimde… Artık kendime ait bir böyle bir… Evrende dolaşabildiğimi… Hani bir dünya var ve o evrenin içerisinde ben… Kendi kelimelerimle, kendi dünyamla, kendi kurgumla… Bir şey yapabildiğimi hissediyorum.

Burak Tamdoğan:
Alıntı yaptığın yazarlar gibi alıntı yapacağım cümleler not aldım. Ve beni gururlandırdı öncelikle ama… Bir de şey okur olarak da… “Vay” dediğim… O yüzden şiiri sordum sana. Belki de hani… Bu da anlatıcı olarak bir…

Engin Akyürek:
Tabii sen çok şiiri seven ve şiirsel bir dili olan biri olduğun için… Hani bunu… Görüyorsun ve bunu… Anlamış olmanı anlıyorum.

Ama gerçekten şu… Bir şiir yazabilmek… Senin mesela son kitabın… Mesela ben öyle bir kitap yazamam yani. Çok ehil… Yani birbirimizi burada övmeyelim ama… O mesela benim için… Çok başka bir… Evrede yazabileceğim bir şey. Yani derdini öyle anlatabilmek… Çok kısa üç… Yani benim otuz sayfada anlatabileceğim şeyi sen belki de… İki cümleyle anlatabiliyorsun. Yani… Bu başka bir şey. Yani o anlamda şiiri de biraz övelim. Şiiri de başka bir… Yetenek ve başka bir nokta. Hani… Ben denedim olmadı. Olmadı yani. Denedim olmadı.

Burak Tamdoğan:
Bence öykülerinde var o zaten. Ama ben de öykümü aldığıma göre… Karadaş mıyım?

Engin Akyürek:
Gerçekten öyle ama yani.

Burak Tamdoğan:
Ufak ufak artık sona doğru gelelim. Yani… Aslında o kadar çok soru var konuşulabilecek. Muhtemelen bunu kapattıktan sonra biz sohbete devam edeceğiz zaten. O da bizim olacak. Finalde hani… Bir dizi… Yapıldı. Senin öykün üstünden yapıldı. Zaten bunu daha önce konuşmuştuk. Ve ben çok sevdim diziyi de. Ve dünyayla ilgili ciddi bir sıkıntıya üstelik de dünyanın ciddi bir dönüşü, Ortadoğu’daki bir dönüşümün tam eklemine gelen bir şeydi. Ve böyle başka hikayelerin de olduğunu biliyorum. Bu öykü kitabında da var. Yani… Çekilir bu…

Engin Akyürek:
Hangisi?

Burak Tamdoğan:
Bir iki tane var. Mesela… İpucu vereyim mi? İpucu verebiliyor muyum?

Engin Akyürek:
Ver ya hiç bilmiyorum ya. Öykü sonuçta bunlar. Bir roman olmadığı için bence verebilirsin.

Burak Tamdoğan:
Sıra arkadaşının… Ailesinin hikayesini yazan adam var ya. O bir film. Engin o bir film yani. Bayağı bir film. Ve… Onu da çekersin. Sonra da orijinalini de verebilirsin. Ben mesela orada çarpılmıştım adamın çocuğun mektubu da. “Niye böyle düşündün? Niye bizi kullandın?” Diyor ya. Ve bununls gurur duymuş ya mesela. Dedim ki… İnsanın hayatı o kadar… Anlattığınla yaşadığın şey. Bunun gibi başka öyküler de sayarım. Okuyun. Ben çok eğlenerek okudum. Başka hikayelerinde… Bunların dışında var diye düşünüyorum.

Engin Akyürek:
Var. Tabii Kaçış… Yani benim Kaçış tüm bunların dışında bir hikaye… Kaçış bir dertle… Yola çıkılmış… Yazılmış ve uzun bir süre de… Öyle kağıt üstünde beklemiş ve… Çekilmeyi beklenmiş… Bir iş olarak sırasını beklemiş. Bence hikayelerin biraz da böyle bir gücü var. Bazen bir şey yazarsınız ve… O bekler bekler. O zamanını bekler. Yerini bekler. Şartlarını bekler. İlk okuyanlardan biri… İlk anlattığım insanlardan… Biri sensin bu arada. Yani böyle bir hikaye var kafamda diye… 2016-2017 sonra… 2022’de yıllar sonra o hikayeyi yapmak… Biraz böyle oluyor. Yani anlatıcılık bizim işimizin… Hem güzel tarafı… Hem de sabırlı olmamız gereken taraf. Zaman… Her şeyin, her hikayenin bir zamanı… İyi hikaye de olabilir ama zamanını bulmamış olabilir, şartlarını bulmamış olabilir. Bir şey hayal edersiniz… Bir de şu var yani sen de biliyorsun abi, iyi zannettiğin şey yani iyi hikaye neye göre iyi hikaye?

Yani bu çok göreceli bir şey. İyi hikaye, bazen böyle yazmaya başlarsın, çalışmadığını görürsün. İyi hikayedir, senaryolaştırıldığında çalışmaz. Senaryo başka, hikaye başka bir şey. Senaryo bambaşka bir şey. İyi senaryodur ama bunu çekilebilme ihtimali yoktur.

Görseli yoktur bazen. Yani bunlar çok farklı şeyler. İlla hani bir şey iyidir diye ya da iyi hikayedir diye çekilmek zorunda, yapılmak zorunda, basılmak zorunda değil. İyi de iyidir. Bazen hikaye olarak sizde de, bende de kalmalı. Benim mesela birçok hikayem bende kalıyor. Anlatıcı olarak kalıyor. Sana anlatıyorum ama çünkü o kağıt üstünde bazen olmaması gereken. Kağıt üstünde o kadar etkili olmayabilir.

Burak Tamdoğan:
Ya da belki bizim anlatmamız gereken senin hikayendir.

Engin Akyürek:
Evet, evet. Yani o bazen orada kalır.

Burak Tamdoğan:
Ben bu yumurta hikayesini anlatacağım mesela sen buradayken söylemedin.

Engin Akyürek:
O bir yerde duracak. O hikaye bir yerde. O illa bir okuyucuya, seyirciye ya da bir yere. O senin dünyanla. Ya da üç kişinin bildiği. Bu da bir anlatıcı. Bu da bir anlatıcılık yani. Yazı yokken ne yapıyordu insanlar? Anlatıyordu. Anlatıyordu işte. Yani birbirine hikaye. Bu kültürel devamlılık nasıl oldu yani? Biz bugün gelmedik bu dünyaya.

Burak Tamdoğan:
Antropolojik olarak artık şu kabul edildi biliyorsun. Harari de söyler bunu ama. Yani şimdi homo sapiens dediğin canlı, Orta Afrika’dan işte ilk defa Anadolu’ya geldiğinde M.Ö. 65 bin falan gibi görünüyor. Neandertallerle karşılaşıyor ve Neandertaller bizden çok daha iri, daha kaslı ve patates ediyorlar. Öldürüyorlar.  Beş bin yıl sonra yine geliyor homo sapiens ve Anadolu’yu, kuzeyi, Kafkasları, Balkanları yürüyor gidiyor. Neandertallerin soyu tükeniyor. Mamutları tüketiyor. Ve soru şu beş bin yılda ne değişti? Ne yaptın abi sen? Ne yaptın? Boyun uzamadı. Kasların daha güçlü olmadı. Ne yaptın biliyor musun? Bilişsel devrimi yaşadı.

Anlata anlata tarih oluşturdun, stratejik tarih oluşturdun, inançlar oluşturdun, ortak geçmiş oluşturdun ve 12 kişilik insan gruplarının karşısında 100 kişiyle çıktın.

Engin Akyürek:
Zaten bizi en farklı, en özel kılan şeylerden bir tanesi bence bu zaten. Anlatabilme özelliğimiz. Sosyal olabilme ve sosyal becerilerimizi kullanabilme ve kolektif olarak hareket edebilme. Tabi ki diğer canlılarda da o kolektif hareket edebilme noktası var ama bizimki gibi değil. Bilişsel bir şey yok, duygu yok yani orada. O anlamda biz çok… Bu noktaya gelmemizin zaten şeyi bu. Yani bunu ortadan kaldırdığımızı düşünsene bir. 

Burak Tamdoğan:
Senin o hikayedeki çocuğun hikayesi gibi düşün.

Engin Akyürek:
Yani yazı çok erken insanlık tarihinin içerisinde. Yani yazı yazmak çok erken. Yazının icadı çok erken ama ondan önce insanlık tarihi anlata anlata anlata birbirine devrede devrede bugüne kadar gelmiş. Evet. O hikayede işte şey bir şekilde şöyle bir yerden çıkıyor yani. Bunların eğer biraz daha uzun yazılmayı hani öykü kitabıyla ilgili şöyle bir toparlama yapayım.

Bazı hikayeler daha uzun olmayı hak ediyor. Bunun farkındayım. Bunun bazen şöyle eleştiriler de “ya tamam okey çok daha uzun olabilirdi” işte “Daha derin olabilirdi. Daha derinlikle.” Şunu istiyorum yani öykü kitabını alan biri bu kitabı bitirsin istiyorum bir kere.

Ve şuna da inanıyorum. Belki daha başka bir okuyucu başka bir yazarın kitabında bunu görsem belki hoşlanmayabilirim ama ben bunu tercih ediyorum. Yani elli sayfada anlatabileceğim bir şey on sayfada anlatabiliyorsan on sayfada anlat hissiyatındayım birazcık.

Burak Tamdoğan:
“Yorma kimseyi” diyorsun.

Engin Akyürek:
Yani öyle demeyin hani ayıp olmasın. Tabii ki elli sayfada beni sıkmadan ve derinlikli bir şekilde beni tutabiliyorsa bir problem yok. Biraz o anlamda hani insanlar okusun istedim yani kitabı.

Burak Tamdoğan:
Bu arada bir şey söyleyeyim yani öyle kısa olması…

Engin Akyürek:
Yani aksın ve böyle hani sıkmadan anlatıp. Şöyle şunu fark ediyorsunuz. Bu hikayeyi bu sayfa sayısıyla ve bu karakter kelime karakteriyle anlatabiliyorsam o zaman tamam problem yok. Evet daha detaylı anlatılabilir mi? Anlatılabilir. Daha uzun anlatılabilir mi? Anlatılabilir tabii ki. Ama ben bunu tercih ettim. Yani o birçoğu da birkaç özellikle dört beş hikayede dediğim gibi çekilebilmeyi ya da daha uzun anlatılıp daha uzun bir şekilde görsel anlatabilmeyi de hak eden hikayeler olduğunu da biliyorum.

Burak Tamdoğan:
Katılıyorum ama şunu söyleyeyim kişisel görüşüm. Karakterleri ve olayları boş bırakmadığın kapılarını açtığın için okura hayal kurma şansı tanıyor bu. Bu şey kısalık uzunluk neyse onun adı. Daha uzun olduğunda sen tabii ki o açtığın kapıdan kendin de girip anlatırsın.

Ama ben birçok öykün için aynı şeyi söylerim. Hayal kurma imkanı veriyor bana ama serbest başıboş “ne oluyor yani” dedirten değil kapıyı açık bırakıyorsun ya. Finalleri çok öyle yapıyorsun mesela çok lezzetli o yani “ee” dedirtiyor ama ee’sinden sonra senin kafanda bütün seçenekler tak tak çıkıyor ve lezzeti oradan alıyorsun.

Bu aslında içsel interaktivite. Bu arada oyunculuğuna dair de az önce bir şey söyleyecektim. Karakterlerden bahsederken mesela aslında kendi yazdığın karakterlerle oynadığın karakterlerdeki ironi.

Anti karaktere doğru birçok jön var. Artık böyle diyebiliyoruz değil mi? Sen bir jönsün ve anti karakter oynama zevkini zorlayan sallayan çünkü piyasa her zaman öyle istemiyor ama sen öyle bir jönsün. Ben Kaçış’tan bahsetmek için söylüyorum bunu. Kaçış’ta bana anlattığın adam. İzlediğim adam. Biraz hafif bir farklılıklar vardı ama savrulan bir adam. Yani papapa falan yapan ortalığı tarayan günün kahramanı olan adam. Hiç değil oradan oraya savruluyor. Çaresiz ne yapacağını şaşırmış.

Engin Akyürek:
Hatta sana o ilk anlattığımda hatırlıyorsan o aslında bir şeydi.

Burak Tamdoğan:
Daha da gıcık bir tipti anlattığında. 

Engin Akyürek:
Hatta onu biz daha iyi bir şeye dönüştürdük. Bu birazcık benim tercihimle de ilgili. Ben oynadığım karakterlerde de onların o zaaflarını biraz hikaye burada. Tabi bugün hayatta kendi zaaflarımızı görmek istemeyebiliriz. Ben aslında şöyle söyleyeyim. Ben oynadığım karakterleri hep sokakta görmek isterim. Yani sokakta görmeyeceğim hiçbir karakteri çok şükür oynamadım yani. Yani onu ben bir gün bir yerde onunla karşılaştım. Tanıdığım karakterler de oldu. Yani yakından hani ona bak böyle biri var tanıyorum onu oynadım.

Ama otobüste, bir yerde, sokakta, kafede, alakasız bir yerde o oynadığım karakterle karşılaşmak isterim. Karşılaşma ihtimalimin olmayacağı bir karakter benim için değildir zaten. Oynanmayı hak etmiyor demektir.

Bir de ben onun o zaaflı, yani zaaf neyse işte herkesin, senin, benim, hepimizin insani zaafları var. Ve biz o zaaflarımızla çok yüzleşmek istemiyoruz insan olarak.

Ya da onu kapatıyoruz ya da modern hayatta onun gözükmesini istemiyoruz güçsüz gözükmemek için. Çünkü gözüktüğümüzde de onun zararlarını işte yaşıyoruz işte. Dayak yiyoruz işte. Suistimale uğruyoruz falan filan. Oynadığımız karakterlerin ihtiyaç duyduğu şey de tamamen onları, seyircinin onu çıplak bir halde görebilmesi için onun zaaflı hallerini göstermemiz lazım. O zaman fotoroman gibi bir şey olur yani.

Yani böyle tek iki boyutlu sadece lafını söyleyen ve işte bir takım cümleleri sarf eden adam, kadın, insan, anne, baba bir takım canlılara dönüyor. Ben orayı kıymetli buluyorum ve oyuncu olarak da orayı anlatmayı seviyorum. O dediğin anti olarak yani o zaaflı yani gidip, her karakterin zaafı var. Ama onu ne kadar keşfettiğin onu seyirciyle… Ya bir de sen de hikayeci olduğun için ben de hikayeye inanan, ben hikayelere inanıyorum. Ben hikayelerin gücüne de inanıyorum. Benim derdim o hikayeyi anlatmak.

Hikayeyi anlatmanın… o hikayeyi biz nasıl anlatacağız? Oyuncu olarak, yönetmen olarak, senarist olarak “biz bu hikayeyi nasıl anlatmalıyız”ın yöntemini ben oyuncu olarak elimden geleni yapmalıyım. Sen yönetmen olarak ya da  senarist olarak elinden geleni yapmalısın. Bunun yöntemlerinden biri de ben böyle düşünüyorum yani ben o karakterin her halini seyirciye göstermeliyim ve hikayeye hizmet etmeliyim. Bu çok önemli. Hikayeye hizmet etmelisin. Hikayedir. Her şey hikayedir. Hikaye yoksa yoktur. Dünyanın en basit hikayesini anlatalım. Neyi anlatırsak anlatalım. Onu, ona hizmet etmeli ve onu daha iyi, daha güçlü bir yere taşımalı. Bakalım dünyanın en iyi filmlerine bakalım.

Çok basittir aslında hikayeler. Çok basit hikayeler ama derin anlatımlar. Çok derin ama böyledir zaten. Bu formüldür yani. Bu böyle kolay gibi gözükür ama zor da bir şeydir. Çatışmalar belli işte.

Dünyadaki çatışmaları yazalım böyle. Yani 6-7 tane çatışma çıkıyor işte dünyada. Romeo ve Juliet’in hikayesi işte. Dünyada en çok anlatılan ve bizim Yeşilçam’ı tamamen tasarlamış bir çatışma. Bugün anlatalım, yine anlatalım. Monte Cristo Kontu’nun hikayesi…

Burak Tamdoğan:
Bir sürü yeni, yeni revizyon.

Engin Akyürek:
Evet, bir sürü. Ama şimdi bu aynı şeyi anlatmak değil. 2026 yılındaki o hikayeyi bulmak önemli. Bugün nasıl yaşanıyor? Bugünkü sosyoloji ile bunu nasıl anlattı? Bugün insanlığa ilgili. Aynen. 10 yıl önceki dünyayla bugünkü dünya arasında o kadar çok büyük fark var ki. Bu tabii çok farklı bir konunun hikayesi ama biz hep beraber bir geçiş dönemindeyiz. Yaşıyoruz ve bir şey gibi izliyoruz dünyanın o geçiş dönemini.

Her şeyi yaşadık. Bilgisayar da girdi, sosyal medya da girdi, telefonlarımızın arkasında fotoğraf makineleri de girdi, fotoğraf çektik.

Burak Tamdoğan:
Yapay zekalar girdi.

Engin Akyürek:
Yapay zeka sonunda yani ama arada o kadar çok şey oldu ki biz bunların her birini yaşadık, izledik, izledik. Telefonsuz zamanı da biliyoruz. Telefon vardı evimizde ama cep telefonunun ilk çıktığı anı da biliyoruz.

Ya benim şöyle bir hikayem var ya mesela bunun öyküsü yazılmaz mı? Al sana… Ya 92 ya 93 yılı bir arkadaşım, Türkiye’ye daha cep telefonu yeni gelmiş, sınıfa cep telefonu getirdi. Nasıl getirdi hiçbir fikrim yok ama getirdi yani. Uzun böyle. Eski büyüklerden. Büyüklerden. Tamam arabalarda vardı hatırlıyorum. Mesajlar vardı şey işte o mesaj şeyleri. Bele takılan, kemere takılan şeyler.

Burak Tamdoğan:
Çağrı cihazı.

Engin Akyürek:
Çağrı cihazı pardon, ismi bile yok şimdi.

Burak Tamdoğan:
Evet unutmuşuz.

Engin Akyürek:
Mesaj yani çağrı cihazı.

Burak Tamdoğan:
Ben de düşünüp buldum.

Engin Akyürek:
Çağrı cihazı kemere takılırdı falan. Bak bu ne kadar tarih bu. Evet. Dedi ki “al” dedi, “ara, dedi, evini” dedi. Aldım böyle. Aradım aldı dedi ki “başına, dedi, kodu eklemen” lazım. Yani şimdi normal. O bilgi yok bizde. 0 312 dıt dıt dıt neyse. Annem açtı telefonu heyecandan kapattım konuşamadım. Gerçekten.

Burak Tamdoğan:
Evet. Beklemiyor çünkü.

Engin Akyürek:
Bu duygudan bak o heyecanlanan adamdan o telefonu heyecanlı bir şekilde konuşamayan adamdan bugün yapay zekadan bahsediyorsun. Geldiğin nokta, bu durumun her birini izledik. Duygu şimdi. Ne yaşıyorsak yani oyunculuk üstüne yazarlık üstüne hayatla ilgili ne konuşuyorsak konuşalım.

Yani bunların her birini atlayarak bir şey söylememiz mümkün mü? Yani bu olay olmuş 92’de. 92’deki olay, yaşanan hayatla bugünkü yaşanan aynı hayat değil. Bir şey yaparken yazarken de bunları yadsıyamazsın. O yüzden 20 sene sonra hayatın dünyanın, insanlığın nereye gideceğini de bilemeyiz. Bunu hayal etmek. Düşünmek ve. Bunun üzerine bir takım kavramlar geliştirmekte zorundayız. Yani felsefenin, siyasetin, felsefecinin, edebiyatçının, sinemacının, işte filmcinin, hikayecinin bunun üzerine konuşması ve düşünmesi gerek. İnsanlık nereye gidiyor üzerinden değil.

Nereye varacağız? Yani nereye? Çünkü bunu yaşamamıştık. Yaşamadığımız bir şeyin içerisindeyiz. Yani bu kadar hızlı bir şeyin filmi çekildi ve çok hızlı bir şekilde gidiyor. Yani hatırlıyorum 1900’lerin başındaydı, 1980’lere kadar belli başlı şeyler oldu. Yani çok ağır bilgisayarlar girdi hayatımıza. İşte aşılar bulundu.

İnsanlık sağlık için rontgen cihazları bulundu falan teknolojik olarak. Ama bunlar çok ağır ve çok uzun bir süreçte… Savaş, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uzun bir sürece yayıldı. Şimdi bahsettiğimiz 10 yıllık, 20 yıllık süreç içerisinde o kadar çok şey değişti ki. Bizim ruhumuz, ilkel ruhumuz buna adapte olamıyor. Yani adapte olmak için çok çaba sarf ediyor. Yani yetişemiyoruz.

Burak Tamdoğan:
Yeni yaşam alışkanlıkları ediniyoruz. Sonra onlar bağımlılıklara dönüyor.

Engin Akyürek:
Yetişemiyoruz. Dediğim gibi bir şeye konsantre olma şeyimiz, tahammül seviyemiz, bir şeye ilişki kurma çok azaldı. Yani bunun üzerine de bir zahmet düşünelim, bir farkındalığımız olsun diyelim yani.

Burak Tamdoğan:
Şöyle gibi bir şey oluyor, kaygılarımız biraz öyle gibi hissettiriyor bizi ama abi bunlarla varız.

Engin Akgürek’le beraberdik. 3 kitabı var, bir dergi çıkarıyor. Filmlerden, dizilerden biliyorsunuz. Canciğer bir adamdır. Gariban bir Ankara çocuğudur. Son olarak söylemek istediğin, şu da eksik kaldı dediğin bir şey var mı?

Engin Akyürek:
Valla abi eksik… Güzel bir sohbet oldu. Tam olarak hani o kadar çok şey konuştuk ki. Arada atladığımız muhakkak ki bir şeyler olmuştur. Hani konumuzun başlığına dönecek olursak, anlatıcı meselesine. Şunu söylemek isterim, bu sohbetimizi dinleyen insanlara, arkadaşlarımıza, sevdiklerimize. Anlatacakları şeylere sahip çıkmalarını.

Yani hikayelerine sahip çıksınlar. Bunun kıymetli bir şey olduğunu biliyorum. Hani bunu böyle büyük bir cümle olarak söylemek istemem ama.

İster yazsınlar, ister paylaşsınlar, ister sohbetin içerisinde anlatsınlar. Ama onları iyi hissettirecek, onları var edecek olan şey hikayeleri ve anlatacakları. Onlar bir yerde dursun, bir gün lazım olacaktır.

Burak Tamdoğan:
Valla niye seni sevdiğimi daha bir kere daha anladım. Öperim. Efendim buradan anlatıcı.com dinleyicilerine selamlarımızı iletiyoruz. Bir sohbetin daha sonuna geldik. Hepinize sevgiyle sarılıyorum. Umarım bizim kadar eğlenmişsinizdir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top