
Çizer: Ayşın Bayram
Telefonumun ekranı gecenin karanlığında mavi bir nefret gibi parladı. Bildirim: Umut (3 km uzağında). Mesaj aynen şöyle: “Eee, profilin çok gizemli…Biraz kendinden bahsetsene? Neleri seversin, kimsin sen?”
Gözlerimi devirdim. Uzun ince parmaklarım ekranın üzerinde asılı kaldı. Ona “Ben aslında sabahları klasik müzik eşliğinde yulaf ezmesi yiyen, hafta sonları sergi gezen o vizyonlu kızım” yalanını satabilirim. Ya da direkt çekmeceyi yüzüne çarpabilirim. Klavyeye dokundum ve içimdeki küratörü serbest bıraktım.
“Aşk dediğin, iki insanın birbirini hangi çekmeceye tıkıştıracağına karar verme sürecidir.” yazıp gönderdim. Muhtemelen şu an “Bu ne diyor ya?” diye arkadaş grubuna ekran görüntüsü alıp atıyordur. Umurumda mı?
Mesajı gönderdikten sonra telefonun ekranını ters çevirip masaya bıraktım. Karşımda duran boy aynasındaki yansımama baktım. Vizon rengi ceketimin omuzları her zamanki gibi dik. Ben her şeyi kusursuz kesimli blazer ceketim kadar ciddiye alırım. Saçlarım ise o fazla uğraşılmamış ama aslında kırk dakika sürmüş dağınık topuzun içinde hapis. O dağınıklığın arasında hafif çatallı kaşlarla, dünyayı disipline eder bir bakış açısıyla izleyen ve antikacı titizliği ile çalışan gözlerim. İnsanların ayakkabılarındaki çamurdan, konuşurken kullandıkları o gereksiz ‘yani’lerinden ya da ellerini nereye koyacaklarını bilemedikleri iki saniyelik boşluktan onların envanter kaydını çıkarırım. Dudaklarımda her zaman ne tam bir gülümseme ne de tam bir ciddiyet olan o ironik kıvrım asılı durur. Hani şu karşımdakine hem dünyadaki en önemli insanmış gibi hissettiren hem de her an onu bir etikete dönüştürüp rafa kaldırabileceğimi fısıldayan o ifade. Böyle de yazabilirdim pek tabii…
Boynumdan hiç çıkarmadığım, ucu belli belirsiz bir simgeyi andıran o ince gümüş kolye ile oynamaya başladım. İnsanlar onun bir anlamı olduğunu sanıyor, oysa sadece boşluğu bölmek için orada. Parmaklarımda, sigara içmediğim halde varmış gibi duran o gergin zarif uzunluk…
Şehirli, bakımlı ama ruhu hep bir restorasyon bekleyen o eski binalar gibiyim. Dışı boyalı, pencereler pırıl pırıl. İçeride ise kimsenin girmeye cesaret edemediği, isimsiz gölgelerin gezindiği o tozlu arka odalar. Odalarda istiflenmiş, son kullanma tarihi geçmiş ego yığınları, biriktirilmiş çekmeceler dolusu potansiyel stalk malzemesi.
Telefonun ekranı masanın üzerinde titreşimden yeniden canlandı. Bu seferki bildirim Umut’tan değil, dijital bir şamar gibi inen Defne’den gelmişti. “Rüya, nerede kaldın? Ben geldim, sen hala yoksun!” Bizim kızın o keskin, bekletilmeye tahammülü olmayan tavrı her renk ışığın arasında bile kendini belli ediyordu. Aynadaki o restorasyon bekleyen yansımama son bir kez baktım. Çantamı omzuma taktım ve bizimkilerin gürültülü gerçekliğine katılmak üzere evden çıktım.
Sokağın bittiği yerde, tabelası rüzgârda hafifçe gıcırdayan Muvakkat’ın o dar kapısından içeri girdim. Burası bizim için sadece bir meyhane değil, dünyanın geri kalanına geçici bir süre ara verdiğimiz üstü açık bir sığınaktı. Mübadele yıllarında Atina’dan buraya savrulan Yorgo, yıllar önce geçici olarak açmaya karar verdiği, fakat zaman içinde salaş duvarları, dökük sıvaları, her biri farklı boyda olan sandalyeleri ile kalıcı olmaya karar vermişti buralarda, her nedense. Adı ve ruhu, Yorgo’nun emanet ruhu gibi geçiciydi ama masaların birbirine neredeyse omuz attığı bu bahçe, bizim için her hafta sonu geçici bir süreliğine de olsa huzurlu bir nefes demekti.
Her zamanki masamızda Defne ve Kaya çoktan yerini almıştı. Üzerlerinde asılı yorgun sarmaşıklar, biraz ilerilerinde üç müzisyen; keman, kanun ve darbukayla masanın üzerine düşen cılız sarı ışığı titretiyordu. Sadece masadaki fısıltılara zemin hazırlar bir tınıda, havada asılı kalan anason kokusuna karışıyordu yine. Masamız yine mimari bir kaos örneğiydi; küçük çeşit çeşit meze tabakları ve o beyaz büyü ile dolup taşmıştı ben masaya bile varmadan. Yalnız, dur bir dakika bir gariplik var…
– Mimar hanım nerde kaldınız yine, şu her cuma akşamı assolist ruhu genişliğinizi ne yapacağız?
Diye ilk andan çemkirmeye başlamıştı bile çok bilmiş bayan editör. Ama ben Kaya’nın acı çekiyormuş gibi duran yüzüne odaklanmıştım. Sanki kucağında her an patlayacak bir kristal avize varmış gibi yavaşça sandalyede tünedi. Gözlerim istemsizce Kaya’nın neredeyse üç sandalyelik alanı tek başına işgal eder gibi duran şalvarında takılı kaldı.
– Oğlum bu ne hal? Hayırdır, Ege köylerinden birine muhtar falan mı seçildin, yoksa moda anlayışın mı iflas etti?
– Yok balım, altına rüzgâr gülü taktırmış bizim oğlan. Sabah buradan şalvarı ile sakız adasına yelken açacak.
– Ya kızlar dalga geçmeyin. Bugün hayatımın en gergin kararını aldım. Gergin ama pürüzsüz.
– Ay çatlatmayın insanı artık, neler oluyor cidden? Defne, sen anlat bari.
Defne olduğu yerde kıkırdamasına hâkim olamıyordu. Kaya, bu sefer antika bir vazo gibi biraz daha dikleşerek masanın ortasına iyice yaklaşıp, sesini kısarak döküldü.
– Scrotox yaptırdım. Doktor, bir hafta boyunca orası İsviçre Alpleri gibi ferah olacak dedi. Ben de bastım parayı aldım şalvarı. Şu an aşağıda bir özgürlük senfonisi çalıyor.
– Scrotox ne yahu? Dur dur bir şey anlamadım.
– Taşak botoksu! Taşaklarını gerdirmiş bu postmodern muhtar azası.
Der demez Defne, artık benim de kahkahamı tutmama imkân yoktu. Şaka yapıyorsun bakışları atarken “benim henüz yüzüme gözüme bağrıma, orama burama bile tek bir iğne yaptırmışlığım yok “diye geçti aklımdan eş zamanlı. Defne, önümdeki ters çevrili kadehi çevirip sakilik yapmaya başlarken, bizim kentsel dönüşüme girmiş toprak ağamız sinirlenmeye başlamıştı.
– Gülün siz gülün. Kendine yatırım yapmak, bakımlı, dikkatli ve en önemlisi sağlıklı olmak ne zamandır gülünecek şey oldu. Hem fena mı? Eskiden olsa terden öleceğimiz bu İzmir sıcağında, ben şu an doğal klima etkisiyle yaşıyorum. Esiyor be kızım esiyor. Ayrıca pürüzsüz bir gelecek için biraz acı çekmek şart.
Defne elindeki çatalı Kaya’ya doğrulttu;
– Peki o zaman pürüzsüz gelecek için bu şalvarla sokağa çıkmak? Yarın öbür gün bir kızla tanışsan, “Merhaba ben Kaya, aşağısı ipek gibi ama şimdilik çadırda yaşıyorum.” mu diyeceksin?
– Mimar olarak söylüyorum tatlım, bu senin yaptığın binanın taşıyıcı kolonlarına estetik müdahale yaptırıp binayı komple brandayla örtmeye benziyor. Statik diye bir şey kalmamış hayatım, sallanıyorsun.
– Statik mıtatik anlamam ben Rüya…
Mağdur derebeyi tam cevap verecekken, o sırada müzisyen gruptan darbuka bir atak yaptı. Kaya yerinden hafifçe zıplayınca “Anam” diye bir ses çıkardı.
– Yavrum, darbukacı bile senin duruma ritim tutuyor. Muvakkat’a her gelişimizde daha saçma bir şey daha yaşayamayız diyorum ama sen durumu arşa çıkarıyorsun.
Kaya, darbukacının atağıyla yaşadığı sarsıntıyı atlatmaya çalışırken, şalvarının genişliğine sığınarak, kadehini havaya kaldırdı.
– Bana bak Rüya, ben sistemdeki ‘bug’ı fark ettim ve güncelleme yaptım. Fiziksel risk alıyorum. Acımı çektim, şalvarımı giydim. Peki ya sen?
Çatal sallayıcı kızımız , sakilik yaptığı kadehi önüme koyarken;
– Eyvah! Yazılımcı, borsacı Kaya ağam güncelleme ihtiyacı duydu yine sistemde. Kodcu yine algoritmaları karıştırdı. Vuhuuu, mevzu derinleşiyor.
Kaya durmadı.
– Senin o omuzların neden sürekli vatkalı sanıyorsun. O binaya kimseleri sokmuyorsun. Ama o kaleye hayranlık duymalarına içten içe mest oluyorsun. Fakat odalara kimseleri almıyorsun. Aşk, senin için yalnız bir envanter kaydı. Birini görüyorsun, ayakkabılarındaki çamuru fark edince, bitti; yıkılır diyorsun. Evet, benim aşağısı ipek gibi sadece bugün, ben değilim henüz. Peki senin ruhun ne alemde?
Defne araya girdi. Parmağını sallamaya başladı.
– Kaya haklı Rüyam. Sen aşkı, sonu kötü bitecek diye hiç basılmamış bir taslak gibi çekmecede saklıyorsun. Oysa aşk, o kötü kurgunun içinde bile bir ana fikir aramaktır. Biz seninle ne zaman bu masaya otursak, bize başkalarının imla hatalarını anlatıyorsun. Kendi hikâyenin boşluğundan, ucu açıklığından asla söz etmiyorsun.
– Aşk dediğin şey borsa gibi kızım. Bugün ben dibi gördüm, yarın tavan yapacağım. Sen ise nakitte bekleyen yatırımcı gibisin; enflasyon ruhunu yiyor haberin yok. En son ne zaman sistemi tehlikeye attın, risk aldın.
Gülümsemem yine aynı ironik kıvrımda asılı kaldı.
– Benim sistemde hata payına yer yok gençler. Senin güncelleme dediğin şey, binanın çatısı akarken gidip kapı kolunu değiştirmekten ibaret. Statik dengen bu kadar bozulmuşken, benim dik omuzlarımı sorgulaman sadece bir ara yüz hatası. Aşk dediğin şey, senin borsa kağıtların gibi anlık kar- zarar tablolarıyla ölçülemez.
Kızarmış ekmeğinin üzerine bıçağıyla atom süren, satır aralarını çoktan okumuş olan kadın, yine kıkırdayarak;
– Aha, savunma hattı kuruldu. Sıra bana geliyor zannımca, şimdi imla hataları düzeltilmeye başlanacak.
– Düzeltilecek bir metin yok sayın kelimatörüm, çünkü bu masada aşkı konuşacak kadar bitmiş bir kurgu yok. Ne senin ne benim ne de interaktif simsarımın. Bunlar sadece sokağın gürültüsünden kaçmaya çalışırken kendi kendimize uydurduğumuz muvakkat bahaneler gençler. Boş verin aşkı meşki siz şimdi, haydi dostluğa…
Diye kadehimi havaya kaldırmışken tam Yorgo beliriverdi yanı başımda;
– Aşkı boşver ne demek bre küçük hanım?
Yorgo, masanın yanına yaklaştığında sanki zaman yavaşladı bir anda. Yaşının getirdiği bir yükle omuzları hafifçe öne düşmüş olsa da hala liman işçilerinin o sarılmaz heybetini taşıyan uzun boyuyla, o dar alanda bir sandalye çekip oturdu. Kaya, yerinde doğrulmaya çalıştı. Elini omzuna atıp durdurdu onu. Kelimelerin mimarı, elindeki çatalı kutsal bir ayindeymiş gibi bir anda masaya bıraktı. Bense omuzları hala dik tutmaya çalışan çelimsiz bir kız çocuğuna dönüşmüştüm bir saniyede.
Parmakları masanın ahşabına dokundu. Sanki mekânın o emanet ruhuyla selamlaştı bizden önce. Elleri, yıllarca topladığı kadehlerden biriktirdiği hatıraları ovmaktan nasırlı birer köke dönüşmüş gibiydi. Saçları tıpkı dökülmüş sıvalar gibi beyaz ve seyrekti. Kolları özenle dirseklerine kadar sıvanmış, eski ama jilet gibi ütülü bir gömlek vardı üzerinde. Belindeki kirli beyaz önlüğü sanki dükkânın değil de geçen yılların tozunu tutuyordu. Elinde ise her zaman beyaz sabun kokan havlusuyla, masaya bir gölge gibi değil bir anıt gibi çöktü varlığı. O ana kadar havada uçuşturduğumuz teknik terimlerimiz, keskin şakalarımız ve tüm bilmiş hallerimiz, bir anda kendini yer çekimine teslim etti.
– Masanın hakkını veriyorsunuz çocuklar bu gece anlaşılan… Ama aşkı boşver neyin nesi Rüya kızım? Orda bir duracaksın işte!
Sesi, bir mahzenin derinliklerinden yankılanan tok bir çello gibi yankılanırken, Defne boş bir bardağa rakı doldurmaya başlamıştı bile çoktan, Yorgo için. Ege’nin sert rüzgarlarında dövülmüş kıyı kasabaları gibi girintili çıkıntılı yüzü, anlık tereddütten sonra bir tebessümle kabul etti ikramı. Kadehinden büyük bir yudum aldı. Boğazında duran asırlık düğümü gevşetir gibi yutkundu. Sol cebinden, kenarları yıllarca okşanmış gibi pürüzsüz bir taş çıkardı. Avucunun içinde biraz tuttuktan sonra sanki bütün ömrünü masaya bırakırmışçasına, meze tabaklarının ortasına bırakıverdi küçük taşı.
– Despina. Adı Despina’ydı. Pire Limanı. Mübadele kararı çıktığında gökyüzü bile vatanından sürülmüş gibi kapkaraydı. Biz o limana vardığımızda, sadece insanlar değil, hayaller de deri bavullara sığdırılmaya çalışılıyordu. Despina, üzerindeki incecik elbisesi ile kalabalığın ortasında bir gelincik gibi duruyordu ama yüzü birazdan kalkacak o dev geminin dumanı kadar griydi. İnsanlar birbirini eziyor, askerler bağırıyor, çocuklar ağlıyordu. Biz ise sadece birbirimizin ellerine tutunmuştuk. Sanki bıraksak dünya altımızdan kayıp gidecekti. Geminin o devasa düdüğü çalındığında, ellerim ellerinde son kez titredi. Onu o kalabalığın arasından çıkarmak, o gemiye bindirmemek için her şeyimi verirdim. Ama kader bizi farklı iki kıyıya vurmak için çoktan yola çıkmıştı.
Sanki ortaya çakıl taşı değil de gök taşı düşmüştü. Yorgo’nun gözlerindeki o berraklığın ardında yıllardır hiç fark etmemiş olduğumuz tortuyla tanış oluyorduk bu gece hepimiz. Tıpkı hiç bilmediğim yosunlu kıyılarda hüzünlü bir seyahat gibiydi… İkinci yudumdan sonra anlatmaya devam etti koca adam. Biz nefes almadan, göz kırpmadan olanı biteni merakla dinlerken.
– Gemiye doğru itilirken yerden bir taş aldı, avucumun içine bıraktı. Parmakları parmaklarıma değdiğinde, dünyadaki tüm sesler kesildi. Sadece onun fısıltısını duydum. “Sevgilim, bu taşın sabrı kadar bekle beni, bu dünya muvakkat ama bizim sızımız da aşkımız da ebedi.” Gemi hareket ettiğinde o, güvertede küçücük bir nokta kadar kalana dek el salladı. O, sisli dumanın arasında eriyip gitti, ben ise oracıkta kalakaldım. O gün bugündür ben, her sabah o limandaymışım gibi uyanırım.
Huzursuz şalvar daha fazla dayanamayıp heyecanlı bir çocuk gibi atladı;
– Yani Despina buraya geldi ve sen onu bulamadın mı, yoksa aramadın mı? Memlekette bir iz, bir bir şey hiç mi yoktu. Tek mektup bile kalmamış mı ondan?
Hadsiz yahu…
– Oğlum o zaman Google haritaları yoktu. Şimdiki gibi lokasyon bilgisi halka açık değildi. İnsanlar izlerini dijitali geçtim toprağa bile yazamazlardı. Ancak kalplerine…
Heyecanını bastırmak için kolunu sıkıştırırken Kaya’nın, şükürler olsun ki bunları deyip bizim deli oğlanı daha fazla saçmalamadan susturdu Defne.
– Cebimdeki bu taşla düştüm yıllar sonra yollara. Kasaba kasaba, köy köy gezdim. İzmir’in arka sokaklarından mübadeleyle boşalmış Ege köylerine kadar her kapıyı çaldım. ‘Bir Despina vardır, gözleri deniz, gülüşü vatan kokarmış’ diye günlerce aradım. Kimisi geçti gitti, kimisi hiç gelmedi dedi. Onu bulamadım. Her geçtiğim sokak hayaliyle dolu ama kendinden yoksundu. Sonunda burayı açtım. Ben onu bulamadım, belki o beni bulur diye. Bir gün ‘bak aşkım, taşın sabrı bitti, ben geldim.’ diye. Bulamamak, kaybetmekten daha ağırdır çocuklar. Kaybedince yasını tutarsın, ama bulamayınca… Koca bir ömrü o isimsiz arayışın yokluğunda kendini, kendinin bile inanmadığı bir yalanla avutursun. Ben o gün bugündür bu meyhanede, gelmeyecek bir yolcunun muvakkat bekçisiyim. Şimdi söyle bakalım küçük hanım, sen bulamadığın bir aşkın yükünü bir asır kalbinde taşıyabilir misin?
Ben gözlerimi kaçırırken, Defne;
– Yani bunca yıl, bunca sokak…Tek bir iz, tek bir koku, tek bir fısıltı bile kalmamış ondan. Ah ne büyük hayal kırıklığı ne derin üzüntü. İnsanın bu kadar büyük bir sızının peşinden bu kadar zaman gidip, elinin boş dönmesi ne büyük haksızlık.
Yorgo, boğazındaki asırlık düğümü bir kez daha gevşetir gibi yutkundu yine;
– Bazen bulmak sadece yolda olmaktır evlat. Ben onu bulamadım. Ama ararken geçtiğim her kapı eşiğinde bir nefesimi bıraktım. Kim bilir? Belki o da aynı kapıları çalmıştır. Biz birbirimize bir nefes kadar geç kalmışızdır belki!
Taşını masadan kalbine en yakın olan sol cebine yerleştirirken ayağa kalktı.
– Geçici olan dünyadır çocuklar. Aşk, o geçiciliğin içindeki tek gerçek sızıdır. Bir isteğiniz olursa buralardayım.
Dedi ve yorgun adımlarla uzaklaştı masamızdan. Biz “teşekkür ederiz” diyebildik sadece bu gece bize eşlik ettiği için, başka bir sözcük bulamadık söyleyecek. Bir süre sessizliği bozmaya cesaret edemedik sanki üçümüz de. Ne söylesek üstüne, saçma olacak gibiydi. Ben en başından beri tek bir kelime bile edememiştim zaten.
Telefonum titredi. Bildirim: Umut. Bir yeni mesaj. ‘’Aşka inanır mısın?’’ Yaş almış üç müzisyenin mesaisi çoktan bitmişti. Mutfağın girişinde Yorgo belirdi, gülümserken küçük kabinlerden müzik duyuldu. Fedon’dan “Neredesin, çekilmez bu dünya sensiz. Neredesin bu sevda hepsinden başka…” Kaya, yarısından fazlası dolu olan bardağını tek nefeste kafasına dikti. Defne;
– Dur oğlum senin taşaklar değil sadece beynin de yandı galiba…
Derken, Kaya derin bir nefes aldı. Yüzü kızardı ve
– Rüya, seni seviyorum…
Ayşın Bayram