
Çizer: Ekin Aslanoğlu
Dar sokakların birbirine yaslandığı o eski İstanbul mahallesinde akşam erken inerdi. Rutubet kokusu, yeni demlenmiş çayın buharına karışır; açık pencerelerden televizyon sesleri taşardı. Balkonlardan sarkan çamaşırlar rüzgârla ağır ağır sallanırken, kaldırım kenarlarında yıllardır aynı yerde duran çatlak saksılar görünürdü. Mahallenin çocukları top oynarken bağırır, bir teyze mutlaka camdan kafasını uzatıp söylenirdi.
Sokağın başındaki bakkalın sararmış tabelası gece yarısına kadar yanar, eski buzdolabının uğultusu sessizliği delerdi. Duvarlara kat kat afiş yapıştırılmıştı; bazıları yağmurdan erimişti, bazıları ise yıllardır kimsenin sökmediği eski konser ilanlarıydı. Minibüs sesleri uzaktan duyulur, ara sıra geçen motorların farı dar sokakları bir anlığına beyaza boyardı.
Burası, İstanbul’un kimsenin kartpostallara koymadığı yüzüydü. Yorgun, kalabalık ama tuhaf bir şekilde sıcak. İnsanlar birbirinin hayatını istemeden bilir, sırlar kapı aralıklarında dolaşırdı. Sokakta top oynayan çocukların bağırışları, yaz sıcağının ağırlaştığı öğle vakitlerinde açık camlardan evlerin içine dolardı. O sesler, mahallenin üstüne çöken rutubet kokusuna, kızgın asfaltın buharına ve uzaktan gelen minibüs gürültüsüne karışırdı.
Tam da böyle bir günde Miran, eski yatağının içine gömülmüş hâlde tavana bakıyordu. Çocukların neşeli çığlıklarını duyunca başını hafifçe kaldırdı. İçinde bir yer kıpırdadı. Bunun heyecan mı, özlem mi yoksa yalnızlık mı olduğunu anlayamadı. Ama anladı ki; dışarıda bir hayat vardı ve o hayat, onu hiçbir zaman tam olarak içine almıyordu. Bir hışımla yataktan kalktı. Üzerine bol gelen, rengi solmuş tişörtünü geçirdi; eşofmanının paçalarını düzeltti. Ayakkabılarını sessizce giyerken nefesini tutuyordu sanki.
Annesi salondaki koltukta uyuyakalmıştı. Televizyonun sesi kısık kalmış, ekranda renkler sessizce değişiyordu. Babası gazeteyi yüzüne yakın tutmuş, dünyadaki bütün kötü haberleri tek başına omuzluyormuş gibi ciddi görünüyordu. Miran, kapıyı dikkatlice araladı ve kendini apartmanın serin koridorundan sokağa bıraktı.
Mahalle her zamanki gibiydi. Gürültülü, dağınık ve acımasız. Çocuklar asfaltın ortasında topun peşinden koşarken, Miran ürkek adımlarla yanlarına yaklaştı. Tam bir şey söyleyecekken top sertçe gelip göbeğine çarptı. Bir kahkaha koptu.
“Dombili gelmiş lan!”
“Versene topu!”
Sanki, top ona değil de bütün bedenine, bütün utancına çarpmıştı. Miran eğilip topu aldı ve sessizce geri verdi. Sonra her zamanki yerine geçti; oyunun kenarına. Ne tam içinde ne tamamen dışında olan o görünmez yere…
Zaten mahallede kimse onu gerçekten çağırmazdı. Çocuklar kilosuyla dalga geçer, koşarken nefes nefese kalışını taklit ederdi. Miran çoğu zaman evde oturur, camdan aşağıyı izlerdi. Gerçek anlamda arkadaşı yoktu. Sadece karşı komşunun kızı bazen ona gülümserdi. Kapının önünde iki dakika konuşurlardı; sonra kız kendi arkadaşlarının yanına koşardı. Miran ise yine aynı yerde kalırdı.
Mahallenin bıçkın çocukları ise, onu yalnızca işlerine yaradığında fark ederdi.
“Su getir.”
“Top kaçtı, alsana.”
“Koş lan biraz.”
Koşamazdı ki zaten. Koştuğu zaman göğsünün içinde bir şey yanıyor gibi olurdu. Ama bunu kimseye söylemezdi. Çünkü bu mahallede zorbalık, çocukların birbirine attığı taşlar kadar gerçekti.
Her aşağılanmadan sonra eve koşardı. Odasına kapanır, gardırobun kapağındaki uzun aynanın karşısına geçerdi. Ayna küçüktü. Kenarları dardı. Bedeni tam sığmazdı içine. Miran bunu severdi bazen. Çünkü aynanın gösteremediği yerlerde kendini başka biri gibi hayal edebilirdi. Daha ince. Daha güçlü. Daha sevilebilir biri gibi.
Bir gün yine pencerenin önünde durmuş, aşağıdaki çocukları izliyordu. Gözleri onların kahkahalarında dolaşırken, camına gölge düşüren yaşlı ceviz ağacı sert rüzgârla sallandı. İnce dallardan biri büyük bir çatırdamayla kırılıp açık pencereden içeri düştü.
Miran irkilerek geri çekildi. Odanın ortasında duran dala uzun süre baktı. Sonra eğilip onu eline aldı. Parmakları kabuklu yüzeyde gezinirken içinde garip bir his yükseldi. Sanki o anda dünya bir anlığına değişmişti. Sanki bu sıradan mahallede, rutubet kokan bu küçücük odada ona ait gizli bir şey vardı.
Gözlerini aynaya çevirdi. Dalı yavaşça havaya kaldırdı. Dudakları titreyerek fısıldadı:
“Bu… bir sihirli değnek.”
O an oda değişti. Duvarlar karardı, gölgeler uzadı, dışarıdaki çocuk sesleri uzaklaştı. Miran, aynanın karşısında elindeki dalı savururken artık mahallenin dalga geçilen çocuğu değildi. Güçlüydü. Kimsenin ona gülemeyeceği kadar güçlü. Ve belki de ilk kez, kendini gerçekten başka biri olabilecekmiş gibi hissetti.
Bir anda kapı sertçe açıldı.
Miran korkuyla irkilip elindeki dalı arkasına sakladı. Kapıda duran annesinin yüzü yine öfkeyle gerilmişti. Sanki öfkesi kulaklarından duman olup çıkacaktı.
“Ne yapıyorsun sen yine kendi kendine?” diye bağırdı.
“Boş boş duracağına mutfağa gelsene! Bir işe yara biraz!”
Miran’ın omuzları istemsizce düştü. Az önce aynanın karşısını kaplayan o büyü, bir anda odanın köşelerine kaçışmıştı sanki. Elindeki ceviz dalı tekrar sıradan bir ağaç parçasına dönüşüvermişti.
Aslında annesi kötü biri değildi. Bunu biliyordu Miran. Hayatın yükü sırtındaydı; elleri hep deterjan kokar, ömrü temizlikle, koşturmacayla geçerdi. Yine de kışın üstünü örter, hasta olduğunda geceleri başında beklerdi. Ama tüm bunlara rağmen, içinde dinmeyen bir öfke taşırdı. Sanki hayat, yıllar boyunca onun içine görünmez çiviler çakmıştı da kadın, artık her konuştuğunda biraz kanıyordu.
Miran bazen annesinin yüzüne uzun uzun bakardı.
“Ne oldu sana?” diye düşünürdü içinden.
“İnsan neden bu kadar bağırır ki?”
Sevgisizlik miydi bu?
Yarım kalmış hayaller mi? Çözemiyordu. Çünkü Miran fazla hassas bir çocuktu. Annesinin sesi yükseldiğinde yalnız kulakları değil, odadaki duvarlar bile inciniyordu. Kadının çığlıkları evin duvarlarına vuruyor, eşyaların üzerine ağır bir yorgunluk bırakıyordu.
“Güçlü ol biraz!” derdi annesi sürekli.
“Sert ol! Erkek adam dediğin böyle mi olur?”
Sonra da her defasında aynı cümleyi eklerdi:
“Senin adın Miran, Miran! Boşuna mı koydum ben o ismi sana?”
Miran başını eğip susardı. Düşünürdü:
“Ne demek ki Miran? Miranlar nasıl davranır ki? Sert bir isim miydi gerçekten? Yoksa annesi öyle olsun istediği için mi sert geliyordu kulağına?”
Oysa Miran isminin gerçek anlamını yıllar sonra öğrenecekti.
Mistik.
Yumuşak.
Huzurlu.
Tıpkı içinde sakladığı o kırılgan dünya gibi. Belki de annesi, oğlunun tam olarak ne olduğunu bildiği için onu sürekli başka bir şeye dönüştürmeye çalışıyordu.
Babası ise, her zamanki gibi sessizdi. İşe gider, eve gelirdi. Gazetesini açar ve sanki evin içinde yaşanan hiçbir şeyi duymuyormuş gibi yapardı. O sessizlik var ya, bazen annesinin bağırmasından bile ağır gelirdi Miran’a. Çünkü insan bir süre sonra bağırılmaya bile alışıyordu. Ama sessizliğe hiçbir zaman alışamıyordu.
Sıradan bir okul çıkışında, Miran ile Zehra ağır adımlarla mahalleye doğru yürüyordu. Sonbaharın serinliği sokak aralarına çökmüş, kaldırımlardaki yağmur birikintileri kirli gökyüzünü yansıtıyordu. Zehra heyecanla okulda olan bir şeyi anlatırken, Miran’ın dikkati her zamanki gibi etraftaydı. Çünkü o, mahallede hiçbir zaman tamamen rahat yürüyemezdi.
Tam apartmanın bulunduğu sokağa döneceklerdi ki bir taş hızla gelip Miran’ın kafasına çarptı. Her şey bir anda oldu. Miran sendeledi, gözleri karardı. Dengesini kaybedip sertçe yere düştü. Kalın bedeni o an küçücük kalmıştı; sanki iri bir çocuk değil de korkudan titreyen savunmasız bir civcivdi artık.
Ardından kahkahalar yükseldi. Mahallenin yaramaz çocukları sokak lambasının altında durmuş ona bakarak gülüyordu:
“Yıkıldı lan!”
“Kaçın deprem oluyor!”
Kelimeler, taşlardan daha sert çarpıyordu Miran’a. Korktu. Çok korktu. Elleriyle başını kapattı. Dizlerini karnına çekip küçücük kaldı yerde. Âdeta annesinin karnındaki bir cenin gibi kapanmıştı kendi içine. Kahkahalar etrafında dönüyor, sokak giderek daralıyor gibiydi.
Zehra ise ağlamaklı bir sesle çocuklara bağırıyordu:
“Yapmayın! Gidin buradan!”
Ama kimse dinlemiyordu. Tam o sırada sert ama sakin bir erkek sesi yankılandı sokağın içinde:
“Kızı duydunuz, gidin buradan!”
Bir anda sessizlik oldu. Miran başının üstünde duran gölgeyi hissetti önce. Sonra saçlarına hafifçe dokunan eli. O el garip şekilde güven veriyordu. Koruyucu… Sıcak… Güçlü…
Yavaşça ellerini yüzünden çekip yukarı baktı. Karşısında Can duruyordu. Can, aynı okulun lise son sınıf öğrencisiydi. Basketbol takımının kaptanıydı. Mahallede herkes onu tanırdı. Uzun boyu, geniş omuzları ve sakin bakışlarıyla yürüdüğü yere bile güven hissi bırakıyordu.
Çocukların yüzündeki alay bir anda kayboldu. Can’dan çekindikleri belliydi. İçlerinden biri başını eğerek mırıldandı:
“Tamam abi… Şaka yapıyorduk.” Sonra istemeye istemeye Miran’dan özür dilediler.
Can, hiçbir şey söylemeden eğildi ve Miran’a elini uzattı. Tek eliyle onu kolayca yerden kaldırdı. Miran’ın kalbi hızla çarpmaya başladı.
İlk kez biri onu saklanması gereken bir yük gibi değil, korunmaya değer bir insan gibi hissettirmişti. İçine tarif edemediği bir sıcaklık yayıldı. Güven miydi bu? Hayranlık mı? Yoksa hayatında ilk kez görülmenin verdiği o baş döndürücü his mi? Bilmiyordu. Ama Can’ın elini bırakırken parmaklarının nasıl titrediğini uzun süre unutamayacaktı.
Miran odasına girer girmez kapıyı sessizce kapattı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Sokakta yaşanan o an, Can’ın ona uzattığı el, kulağında yankılanan o sakin ses… Hepsi zihninin içinde dönüp duruyordu. Yatağının altına eğildi, sakladığı ceviz dalını dikkatlice çıkardı. Onu avuçlarının arasında tutarken yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. Sonra aynanın karşısına geçti. Elindeki dalı, hayranı olduğu Harry Potter gibi savurmaya başladı. O küçücük odanın içinde bir anda başka biri oluvermişti. Güçlüydü. Yenilmezdi. Kimsenin yere itemeyeceği, kimsenin gülemeyeceği biri…
Ama eksik bir şey vardı. Bir anda gözleri büyüyüverdi. Koşarak mutfağa gitti. Annesine görünmeden sandalyenin üstündeki küçük kareli sofra bezini aldı ve nefes nefese odasına geri döndü. Kapıyı kapatır kapatmaz bezi boynuna bağladı. Şimdi olmuştu işte. Pelerini ve sihirli değneğiyle artık Miran değil, “Miran Potter”dı. Dar aynanın karşısında döndü yavaşça. İlk kez kendi bedenine bakarken yüzünü buruşturmadı. Hatta o çok nefret ettiği gövdesi bile gözüne farklı görünüyordu; çünkü artık yalnız hissetmiyordu. Can’ın ona uzattığı o el, yalnızca kafasına gelen taşlardan korumamıştı onu. Sanki yıllardır içinde, karanlıkta duran bütün hayallerine de dokunmuştu. İçinde ilk kez umut denen o sıcak şey büyüyordu. Yalnız bir çocuk değil de arkasında görünmez bir ordu taşıyan biriydi artık. Değneğini havaya kaldırdı, bir kez daha salladı. “İncel…” diye fısıldadı kendi kendine, “Güçlü ol…” Sonra gözlerini kapattı. Omuzlarının genişlediğini hayal etti. Zayıfladığını… Yakışıklı olduğunu… İnsanların ona gülmediği bir hayatı düşündü. Can gibi olmak istedi.
Tam o sırada kapı sertçe açıldı. Miran irkilip olduğu yerde kaldı. Kapıda annesi vardı. Yorgun yüzü, dağılmış saçları ve bitmek bilmeyen öfkesiyle ona bakıyordu.
“Ne yapıyorsun yine burada kendi kendine?” dedi sertçe, “Ya yemek yersin ya odanda boş boş oturursun! Gel biraz yardım et bana.”
Kadının sesi odanın içindeki bütün büyüyü paramparça etmişti. Annesi kapıyı sertçe çekip çıktıktan sonra oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Miran yavaşça aynaya döndü. Az önce gördüğü kişi gitmişti. Karşısında yine o tanıdığı çocuk vardı; yuvarlak omuzları, içine çöken bakışları, saklanmak ister gibi duran bedeniyle… Hayalindeki Miran başka biriydi sanki, aynadaki ise ona yetişemiyordu. Bir anda bütün hevesi söndü. Zaman durmuş gibiydi. Elindeki değnek ağırlaştı. Boynundaki sofra bezi sıradan bir kumaş parçasına dönüştü yeniden. Yavaşça yere çöktü. Aynanın karşısında uzun süre öylece kaldı; sanki biraz daha bakarsa aynadaki çocuk değişecekmiş gibi. Ama değişmedi.
Gözleri doldu. Ağlamamak için dudaklarını sıktı. Sonra pelerin yaptığı sofra bezini dikkatlice çıkardı. Değneğiyle birlikte yatağın altına sakladı. Çünkü bazı hayaller, insan onları başkasına göstermeden önce bile utanılacak şeylermiş gibi hissediliyordu. Miran gözlerinin kenarındaki yaşları hızla sildi. Derin bir nefes aldı ve mutfağa doğru yürüdü.
“Anneee! Şu süpürgenin kablosunu kurtarsana kapıdan!”
“Dur be, yavaş ol! Geliyorum!”
Süpürgenin sesi bütün evi inletirken Miran ter içinde odasına girdi. Nefes nefeseydi; üzerindeki tişört sırtına yapışmıştı. Kapıyı arkasından kapatıp doğruca gardırobun kapağındaki o dar aynanın karşısına geçti.
Bir an durdu. Çocukluğundan eser kalmamıştı artık. Yıllarca içine saklanmaya çalışan o kilolu çocuk gitmiş, yerine omuzları genişlemiş genç bir adam gelmişti. Yüz hatları belirginleşmiş, bedeni incelmişti; kaslarının hatları beliriyordu artık. Düz karnı ve uzun boyuyla aynanın karşısında dururken bazen kendine yabancı bile hissediyordu. Sanki yıllardır içinde yaşamaya çalıştığı beden, sonunda ona benzemeye başlamıştı. Mahallenin sokakları bile değişmiş gibiydi artık. Ya da değişen Miran’dı.
Çocukluk kahramanı Can, ara sıra mahalleden geçerdi hâlâ. Uzaktan göründüğü anda Miran’ın içindeki dünya sessizce karışırdı. Onu izlerken anlamsız bir mutluluk yayılırdı içine; kalbi hızlanır, sonra bu hissin üstünü aceleyle örterdi. Kendine bile açıklayamadığı duygulardı bunlar… Yalnızca geçip gitmesini umduğu şeylerdi sözde.
Tek arkadaşı Zehra ise artık evlilik çağına gelmişti. Hem çalışıyor hem çeyiz diziyordu. Mutfak havlularından dantel örtülere kadar her şeyi büyük bir heyecanla anlatıyordu Miran’a. Miran da onun bu “ortada daha damat yokken düğün telaşına düşmesine” takılır, kahkahalar atardı. Ama o kahkahaların altında başka bir şey vardı: Bir yabancılık hissi. Çünkü Zehra büyüdükçe mahalledeki bütün kızlar gibi geleceğini belli bir yere koyabiliyordu. Evlilik. Yuva. Çocuk. Miran ise geleceğini düşündüğünde önünde yalnızca sis görüyordu.
Yine de artık mahallede eskisi gibi başı önde yürümüyordu. O günden sonra değişmişti; zayıflamıştı, delikanlı olmuştu. İnsanların bakışlarından kaçmıyor, sesini daha net çıkarıyordu. İçindeki ezilmiş çocuk biraz olsun ayağa kalkmış gibiydi. Artık korkusuzca yürüyordu.
Gerçekten korkusuz muydu?
Bundan Miran bile emin değildi. Çünkü insan bazen sokaktaki herkese karşı güçlenebiliyor ama kendi içinde sakladığı tek bir duygunun karşısında hâlâ küçücük kalabiliyordu. Gardırobun ortasındaki o dar aynaya baktığında görmek istediği kişiyi gerçekten görüyor muydu? Yoksa aynadaki, yalnızca bastırdığı duyguların şekil değiştirmiş hâli miydi? Bilmiyordu.
Annesiyle tartışmaları da bu yüzden artmıştı zaten. Kadın hâlâ aynı şeyleri söylüyordu:
“Güçlü ol.”
“Erkek gibi dur.”
“Bu kadar hassas olma.”
Ama Miran, annesinin bütün baskısına rağmen sert biri olamıyordu. İçinde hep yumuşak bir yer vardı; nahif, kırılgan, derin bir yer… İnsanların canını yakmak yerine onların yükünü taşımaya çalışan bir kalp vardı göğsünde. Belki de annesinin en çok korktuğu şey buydu; çünkü bu mahallede yumuşak olmak, korunmasız olmak demekti.
Miran ise ilk kez şunu fark ediyordu: Hayatı boyunca yalnızca insanların arasında değil, onların düşüncelerinin arasında yaşamıştı. “El âlem ne der?” cümlesi, görünmez duvarlar örmüştü etrafına. O duvarlar çocukluğundan beri onunla büyümüştü.
Sokağında.
Evinde.
Aynasında.
Kalbinde.
Ve şimdi, ilk kez, içinden çok güçlü bir his yükseliyordu: O duvarları yıkmak istiyordu.
Bir akşam odasını toplarken yatağının altında eski bir şey fark etti Miran. Eğilip uzandı; parmakları tozun içinde ince, kuru bir dala değdi. Ceviz ağacından düşen o eski “sihirli değnek”… Yıllardır oradaydı. Sessizce, unutulmuş gibi… Miran dalı eline aldığında istemsizce gülümsedi. Üzerindeki tozu üfledi. Parmaklarının arasında çevirirken çocukluğu bir anda odanın içine geri doldu sanki: Dar gardırop aynası, boynuna bağladığı kareli sofra bezi ve kimsenin göremediği hayalleri…
Yavaşça aynanın karşısına geçti. O eski hareketi yaptı yeniden; değneği havaya kaldırdı, gözlerini kapattı. Bir zamanlar yaptığı gibi fısıldadı:
“Güçlü ol…”
Sonra daha kısık bir sesle ekledi:
“Korkma…”
İçinden geçen gerçek dileği ise çok başkaydı. Olmak istediği kişi gibi olmak istedi bir anlığına. İçinde sakladığı duyguların yükünü taşımadan yaşayabilmek, kendini saklamadan nefes alabilmek, insanların arasında korkmadan yürüyebilmek istedi. Uzun süre gözlerini açmadı. Belki küçük bir mucize olur diye bekledi.
Sonra gözlerini araladı. Aynada hâlâ aynı yüz vardı; aynı omuzlar, aynı gözler, aynı hayat… Bir süre sessizce baktı kendine. Eskisi gibi öfkeyle değil, ilk kez biraz kabullenerek… Çünkü insan bazen en büyük büyünün değişmek değil, olduğu kişiyle yaşamayı öğrenmek olduğunu geç fark ediyordu.
O gün ilk kez şunu düşündü Miran: Belki mesele başka biri olmak değildi. Belki mesele, kendisi olmaktan korkmamaktı. Değneği yatağın üzerine bıraktı. Bu kez saklamadı.
çünkü zaman, o odanın dışındaki dünyayı hızla değiştirmeye devam ediyordu. Çocukluk arkadaşları çoktan evlenmeye başlamıştı artık. Mahalleden tanıdığı herkes yavaş yavaş kendi hayatını kuruyordu. Balkonlarda bebek kıyafetleri sallanıyor, düğün konvoyları geçiyor, insanlar birbirlerine “darısı başına” deyip duruyordu. Zehra da evlenmişti ama birbirlerinden hiç kopmamışlardı. Zehra hâlâ onun en yakın arkadaşıydı.
Bir gün küçük bir kafede otururlarken Zehra, utangaç bir gülümsemeyle hamile olduğunu söyledi. Miran önce birkaç saniye sustu, sonra gözleri doldu. Kendisi bile şaşırdı buna; çünkü o kolay kolay ağlayan biri değildi. Arkadaşlarının yanında hep gülerdi; şaka yapar, alay eder, hiçbir şeyi kafasına takmıyormuş gibi davranırdı.
Zehra hemen telaşlandı. “Ne oldu?” dedi, “Niye ağlıyorsun?”
Miran burnunu çekip gözlerini kaçırdı, sonra gülmeye başladı:
“Ay ne olacak be…” dedi çatallanan sesiyle, “Anne oluyorsun salak… Artık bebenin gak guk sesi yüzünden sohbet de edemeyiz. Ona ağlıyorum, üf!”
İkisi de kahkahaya boğuldu. Ama Miran, o kahkahanın içinde kalbinin neden acıdığını yalnızca kendisi biliyordu.
Akşam olduğunda eve dönmek için yürümeye başladı. Yol üstündeki eski bir banka oturdu. Karşısında bütün ışıklarıyla şehir uzanıyordu: İstanbul gecesi… Gürültülü, yalnız, kalabalık ve yorucu. İnsanlar pencerelerinin arkasında hayatlarına devam ediyordu. Birileri yemek hazırlıyor, birileri çocuk uyutuyor, birileri sevdiğine sarılıyordu. Miran uzun süre onları düşündü. Herkesin bir yuvası olacaktı zamanla; çocukları, eşleri, kalabalık sofraları… Peki ya o? İçinden sessizce geçirdi: “Ben galiba bu hayatta hep tek kalacağım.” Bu düşünce göğsüne oturdu önce; soğuk bir taş gibi.
Sonra çantasından kulaklığını çıkardı. Telefonunda Şebnem Ferah açıldı: “Yeniden Doğup Gelsem…” Şarkı kulaklarında yankılanırken derin bir nefes aldı. Başını gökyüzüne kaldırdı ve tam o anda fark etti… Yıllardır korkarak yürüdüğü bu şehirde hâlâ yürüyebiliyordu. Hâlâ hissedebiliyordu. Hâlâ umut edebiliyordu.
Belki herkes gibi bir hayatı olmayacaktı. Belki yolu daha zor olacaktı. Belki kendini kabul etmesi yıllar sürecekti. Ama içinde küçücük de olsa sönmeyen bir ışık vardı. Çocukken ceviz ağacından düşen bir dal parçasına bakıp kendini güçlü hisseden o çocuk hâlâ ölmemişti. Ve Miran ilk kez şunu anladı: İnsan bazen karanlığa rağmen değil, karanlığın içinden geçerek ışıldıyordu.
Kulaklığını düzeltti, ayağa kalktı. Sonra bütün korkularına rağmen gecenin içine doğru yürüdü. Ama bu kez başı öne eğik değil, tüm kırılmışlığına rağmen dimdik… Karanlığa inat; bütün ihtişamı ve ışığıyla.
Ebru Kürya Diler
İlham olan o güzel yürek. Sen ihtişamınla her zaman parlayacaksın.
Okurken bazen gülümsedim, bazen boğazım düğümlendi. Karakterler ve duygular o kadar gerçekti ki hikâyenin içinde yaşadım resmen. Kalemine sağlık, çok güzel olmuş ablacım 🌸❤️
Duygular o kadar içime işledi ki kalemine yüreğine sağlık
Çocukluk yaralarıyla büyüyen Miran’ın, korkularını aşarak kendini kabullenme yolculuğu. Kalemine sağlık.
Ahhh Miran.. hikayen o kadar tanıdık ki .. resmen yaşadım,içine girdim o anın.. Miran a umut olan Can gibi insanların artarak çoğalması dileğiyle…
Ebru’cum eline , emeğine, kalemine sağlık 👏👏👏👏👏
Lütfen yazmayı bırakma..♥️
Okurken eski mahallenin sokaklarında yürüdüm, Miran oldum. Onun gözlerinden baktım yaşama, gençliği keşfettim. Hissettiği bütün saklı duygulara yer açtım kalbimde. Miran’ı yaşadım. Samimi bir dil ve zengin betimlemeler hikayeyi yaşatıyor. Emeğine, ruhuna ve fikrine sağlık. Harika bir öykü. Enfes bir anlatım. Sevgiler. ❤️
Çok güzel bir oku , farklı olan tüm insanlar için, tebrikler.