Merdiven

Çizer: Huleyde Şenlikçi

Tuna, altı katlı bir apartmanın çatısında sırt üstü yatmış yıldızları izliyordu. Yıllardır, dünya yansa da huzurla yıldızları izlemekten kopamamıştı. Bulutsuz bir gökyüzünde gördüğü sayısız yıldız, bu dünyada yalnız olmadığını fısıldardı. Bir yandan yıldızlara bakarken bu kocaman evrende, içindeki tarifsiz acının sadece ona ait olmadığını kabul eder, diğer yandan Nil’in giderken bıraktığı özlemin sadece kendisine ait olacak kadar da eşsiz olduğunu bilirdi.

Tuna, altı katlı bir apartmanın çatısında sırt üstü yatmış yıldızları izliyordu. Yıllardır, dünya yansa da huzurla yıldızları izlemekten kopamamıştı. Bulutsuz bir gökyüzünde gördüğü sayısız yıldız, bu dünyada yalnız olmadığını fısıldardı. Bir yandan yıldızlara bakarken bu kocaman evrende, içindeki tarifsiz acının sadece ona ait olmadığını kabul eder, diğer yandan Nil’in giderken bıraktığı özlemin sadece kendisine ait olacak kadar da eşsiz olduğunu bilirdi.

Tuna, cebinden çıkardığı fotoğrafa iç çekerek baktı. Nil ile olan son anısını yıllardır taşıyordu üzerinde; tıpkı ona olan özlemi gibi. Nil’in giydiği rengarenk peruk ve kendisinin taktığı bıyıkla çekilmiş o kare, sonradan kâbusu olacak o karnaval gününden kalmaydı. Tuna, tekrar gökyüzüne baktı, fotoğrafı iç cebinde koydu. Telefonuna gelen mesaj ile düşünceleri sağıldı. Mesajda hedefin eve girdiği yazıyordu. Bir nefeste soluna yuvarlanıp yüzüstü döndü. Arkasına geçtiği uzun menzilli silahının dürbününden karşı apartmandaki daireyi gözetlemeye başladı. Nihayet hedefi eve gelmiş, gri koltuğa yığılmıştı. Hedefin elinde, yıllardır kovaladığı ve dakikalar sonra kavuşacağı peruğu görür görmez Tuna’nın kalbi hızlandı. Yıllar süren takip artık 100 metre ilerisindeydi. Silahının emniyetini açtı, kalp atışlarını sakinleştirmek için derin bir nefes aldı. Eli tetikte, gözü perukta, kalbi ise yıllar öncesindeki karnavalda.

Salih sabah erkenden kalkmış, yüz otuz kiloluk bedenini, marketten aldığı üç beş parça erzakla birlikte apartman girişine getirmişti. Normalde üç saat süren beş katlı merdiven yolculuğu, bugün üç saniyede bitecek gibiydi. Bugün Salih için çok güzel bir gündü. Kızına sürpriz yapıp yanına gidecek, eski günlerdeki gibi baba-kız hasret gidereceklerdi. Son bir aydır haber alamasa da kızının, babasını gördüğünde havalara uçacağından emindi. Beşinci katta, evinin kapısına vardığında terden sırılsıklam olmuştu. Bir an kapıya baktı ve kızının daha on yaşındayken kazıdığı çentikleri gördü. O gün çok sinirlenmişti ama bugün hafifçe gülümsedi ve ihtiyacı olan cesareti için topladı. Artık sürpriz yapma zamanıydı. Kapıdan içeri girdi, kahvaltılıkları mutfak masasına koydu. Banyoda yüzünü yıkarken telefonuna arka arkaya iki mesaj düştü. Trenle ilgili bir iptal olmasından korkarak mutfağa koştu. Gördüğü mesaj, bu koca cüssenin tüm kanını bir saniyede çekip almıştı. Bilinmeyen bir numaradan gelen mesajda, “Kızın elimizde. Dediklerimizi yapmazsan kızın ölür,” yazısı ve güzel kızının gözleri bağlı bir fotoğrafı vardı.

Salih artık düşünemez oldu. Tekrar tekrar mesaja baktı. Salonda, kızının fotoğrafının karşısındaki gri koltuğa zorlukla çöktü. Hemen o numarayı aramaya çalıştı ama açan olmadı. Ardından bir mesaj daha geldi: “Yarım saat sonra Beşiktaş’ta Firkat Kafe’de bekle. Kızıl saçlı kızı takip et. Polis yok!”

Yaşlı, yalnız, beş parasız ve şişman bir adam çok sevdiği kızı için ne yapabilirdi? Salih aklını kaçırma noktasına gelirken, çevresinde güçlü birilerini tanımamanın verdiği çaresizlikle gri koltuğuna gömülürcesine çöktü.

Sude evden, ertesi gün gireceği final sınavına çalışma bahanesiyle çıkmış, kendini en güvende hissedeceği Beşiktaş’taki Firkat Kafe’ye atmıştı. Hem kafasını toplamak hem de önceki gün yaşadığı stresi azaltmak için derse konsantre olmaya çalışıyordu. Nereden bulaşmıştı bu işe bilmiyordu. Daha dün Eskişehir’de bir festivalde eğlenirken nasıl oldu da bu karmaşanın içinde buldu kendini, anlamıyordu. Sude çalışmaya başlayalı henüz bir saat olmuştu ama enerjisi bitmek üzereydi. Karşısında oturan iri yarı bir adamla çok sık göz göze gelmekten rahatsız olmaya başlamıştı. Kızıl saçlı olduğu için hep dikkat çeken birisiydi, ama nereden aklına gelirdi bu adamın, ilk tuvalete gittiği anda arkasından geleceğini. Tuvalete girdikten hemen sonra adam kapıyı açmaya çalıştı. Sude ilk başta “dolu” diye sakince uyardı ama adam daha da ısrarla kapıyı açmaya yeltendi. Sude o zaman anladı başına bir şey geleceğini. Kurtuldu sanmıştı dün olan tehlikeli kovalamacadan. En az beş dakika bekledi tuvalette. Kapının altından adamın gölgesini görüyor, nefes alışverişini duyuyordu. Her geçen saniye ruhu gölgeleniyordu. Sessizce gözlerinden dökülen yaşlar ise ruhunu hafifletmiyordu. Saniyeler geçmek bilmiyorken Sude’nin imdadına tuvalet sırasına giren başka hemcinsleri yetişti ve adam oradan ayrıldı. Sude, gölgenin diğer kadınların konuşmalarıyla uzaklaştığını anladığı anda sevinçten ağlamaya başladı. Hemen kapının kilidini açıp küçücük tuvaletten fırladı. Masasına vardığında eşyalarını tıka basa toparlayıp kafeden kaçtı. Bir yandan eteğinin dışına çıkan bluzunu toparlamaya çalışırken, diğer yandan koşar adımlarla arkasını kontrol ederek oradan uzaklaştı. 

Bir kilometre ilerideki evine yaklaştıkça rahatlıyor, kalp ritimleri normale dönüyordu. Ara ara arkasını kontrol ediyor, güvende olduğundan emin olmaya çalışıyordu. Eve varır varmaz hemen kapısını kilitledi, eşyalarını bir kenara fırlattı ve kendini yatağa atarak hıçkıra hıçkıra ağladı. Hava kararmak üzereydi ve yorgunluktan uykuya daldı.

Salih, ağır vücudunu o kadar güçlükle hareket ettiriyordu ki kızı gözden kaçırmamak için adeta savaş veriyordu. Salih, kızın yenilenmiş bir apartmana girdiğini görünce rahatladı ve bütün yol boyunca tıkanan nefesini toparlamak için ilk bulduğu yere yığıldı. Cep telefonunu çıkarttı ve tanımadığı numaradan gelen mesaja yanıt olarak apartmanın resmini gönderdi. Görevinde başarısız olmuştu ama telafisi olduğunu ispatlamak istiyordu.

Apartmanın önündeki bekleyişi uzadıkça Salih’in içindeki korku büyüyor, midesine giren kramplar sertleşiyordu. Kafede beklerken, üçüncü mesajı alınca artık eskisi gibi olmayacağını sanki anlamıştı: “Renkli peruğu, kızıl saçlı kızdan al ve göndereceğimiz adrese getir. Kızı öldür.” İnsanların içinde, bugün ikinci kez beyninden vurulmuşa dönmüştü. Sanki aldığı mesaj sol kulağından girip beynini dağıtarak sağdan çıkan kurşun gibiydi. Yapamazdı; gencecik bir kadının canını alamazdı. Salih hayatı boyunca kimseye zarar verememiş bir adamdı.

Sude, apartman dairesinin dışından gelen hafif tıkırtıyla uyandı. Uyku sersemiydi ama bir anda kapısının kurcalandığını anladı. Korkudan ağzını kapattı ses çıkarmamak için, önce polisi aramak amacıyla telefonunu eline aldı. Heyecandan numaraları şaşırdı ama sonunda arayabildi. Karşılık veren polis, adresi, olayı ve durumu sordu. Sude korkudan ne adresi düzgünce söyledi ne de olup biteni anlattı. Karşıdaki polis, adresi üçüncü tekrarda not etti ama birçok olay içerisinde önceliklendirip ekip yönlendirmek için yeterli zamanı olmadığını çoktan anlatmıştı. Sude telefonu kapattığı an kapıdan gelen sesler durdu ama bu sefer de kapının açılma gıcırtısını fark etti. Saklandığı dolabın içinde sessizce ağlıyor, sesi çıkmasın diye ağzını kapatıyordu. Ağır adımlar ona doğru yaklaştı. Korkudan artık nefes almayı kesti. O anda dolabın kapısı açıldı ve karşısındaki iri adam bir hamlede üzerine çullandı. Bu, kafedeki adamın ta kendisiydi.

Salih, çığlık atan kızı önce susturmak için ağzını kapatmak istedi. “Dur kızım, sana bir şey yapmayacağım. Peruk, onu ver!” demeye çalışsa da Sude bilincini kaybetmiş şekilde çığlık atıyor ve ağlıyordu. Sude ağzı kapanınca sadece boğuk sesler çıkarıyor, çığlığı sadece kendi içinden duyuluyordu. Salih korkudan iri vücuduyla kızın üstüne abandı, beraber yere düştüler sonra Sude’nin sesi bir anda kesildi. Birkaç kere hafif hıçkırık ve yutkunma sesi gelir gibi oldu, sonrası uğultulu bir sessizlik. Sude’nin kafası sertçe cam sehpanın köşesine çarpmış ve boynunu kırmıştı. İkisi de dondu kaldı. Sude nefessizlikten, Salih ise yaşadığı şoktan. Salih, artık geri dönüşü olmayan o virajı çoktan geçmişti.

Elinde peruk ile Sude’nin evinden kendi apartmanın önüne kadar nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Kanlı halıda gencecik kızın yanında ne kadar yatmış, onca yolu nasıl yürümüş, bütün yol boyunca neleri düşünmüştü? Hiçbir an yoktu zihninde, sadece sessizlik vardı. Apartmanın içine girer girmez derin bir nefes aldı ve bulutlara kadar uzanan beş kat merdivenin ilk basamağına baktı. Başladı kendi kendine mırıldanmaya:

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden demiş şair. Ama ne kadar mutlu, umutlu anlatmış. Ben her gün beş kat çıkarken içime kâbus çöküyor. Mecbursam, merdiven çıkmak en ızdırap dolu mesai. Hele de elinde başkasının kanı varsa her adım zemine saplanan bir çivi.”

Sırtından akan terler, o bitmek bilmeyen son kata ulaşma hevesini ezip geçiyordu Salih’in. Aklını yitirmekle korkudan donuna kaçırmak arasında kalıyor, her adımda kendine o çaresiz tercihi yaptırıyordu. İlk iki kat kolaydı ama sonrası tam bir işkence. Sude’nin çaresiz yüzü her basamakta beliriyor, adımını ondan kaçmak için yüzüne kapatırcasına basamağa yerleştiriyordu. Bir an duruyor diğer basamağa bakınca yeniden o çaresiz gözler. Ağlamaktan kurumuştu gözleri. Kızının yüzünde de bu çaresiz bakışları mı görecekti artık. Ama önce kendi kızını kurtarmalıydı. Bir adım daha. Son basamakları, sanki son nefesini veriyormuşçasına tırmanıyordu. Bu vicdan acısı artık dayanılmazdı. 

Salih, beşinci kattaki dairesine vardığında beyni hem yorgunluktan hem de bütün akşam yaşadıklarından o kadar yavaşlamıştı ki cebinde sürekli çalan telefonunu duymuyordu bile. Kapısının önünde beklerken bir an sadece ruhsuzca kapıya baktı. Daha bir saat önce girdiği amansız kavgayı, Sude’yi susturmak için girdiği manasız çabayı, gencecik bir kızın ölümüne sebep oluşunu anımsamadan sadece duruyordu. Salih, cebinden çıkarttığı anahtar ile zorlanmadan içeri girdi. Elindeki ceketi salonun tam ortasına yere bıraktı ve ruhsuzca kendini gri koltuğa bıraktı. Elini sabahtan kalma sol taraftaki sehpanın üzerine attı ve susuzluğunu bastırmak için biradan bir yudum aldı. Şişe dudakları arasında havada iken bir ıslık sesi duydu, gözleri yerinden fırlarcasına açıldı ve ağzındaki bira dışarı püskürdü. Sol pencereden gelen, beynini delip sağ tarafından çıkan mermi, artık Salih’i hiçliğe uğurlamıştı.

Tuna, aceleyle silahını ve eşyalarını topladı. Bir an önce peruğu alıp, ölü adamı kimse fark etmeden kaçmak istiyordu. Koşar adım, daha on dakika önce yıldızları izlediği apartmandan aşağıya indi. Salih’in evine doğru beş katı bir nefeste çıktı. Kapıya vardığında şok olmuştu. Salih’in kapısı aralıktı ve direkt salondaki cansız beden görünüyordu. Ama bu on dakikalık aralıkta kim girmişti içeriye? Belindeki ikinci küçük silahına davrandı. Sessizce kapıyı araladı ve ikinci şok tam karşısındaydı. Az önce karşı apartmandan gördüğü peruk artık yoktu.

Öner Hatipoğlu

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top