Dünyanın Öbür Ucu

Çizer: Huleyde Şenlikçi

Ameliyathaneden çıkarken memnundu Op. Dr. Ali Bilirişi, bu zor ameliyat sorunsuz geçmişti. Hastanede beyazlattığı saçları alnına yapışmıştı terden. Saatlerdir oturmadığı için ayaklarına kara sular inmişti. Baktığı her şeyin röntgenini çekiyor gibi duran iri ela gözlerindeki yorgunluğun arkasında bir rahatlama gizliydi. “Elinize sağlık hocam,” diyen asistanlara başıyla selam verdi. Kapıda bekleyen hasta yakınlarına doğru ilerlerken derin bir nefes aldı, omurgasını dikleştirdi. Umutlu, yaşlı gözlerini kendisine dikmiş olan aileye otoriter bir ses tonuyla kısaca durumu anlattı. “Biz elimizden geleni yaptık, gerisi Allah’a kalmış,” diyerek bitirdi. İnanmazdı aslında bir yaradanın varlığına, ama hastayı kendisinden daha üst bir merciye havale etmesi hem hasta yakınlarını rahatlatıyor hem de kendisini onların muhatabı olmaktan çıkarıyordu. Artık olay hasta, ailesi ve inandıkları Tanrı arasındaydı.

Hastane koridorunda odasına doğru yürürken, asistanlardan biri yolunu kesip başka hastalarla ilgili güncelleme yaptı. Ardından karşılaştığı birkaç meslektaşıyla selamlaştı. Sonra operasyonun iyi geçtiğini duyan başhekim, tebrik etmek için durdurdu. Başka kimseyle muhatap olmamak için adımlarını hızlandırdı. Nihayet duvarlarında diplomalarının asılı olduğu, büyük pencerelerinden gelen güneş ışığıyla ısınmış afili odasına vardığında kendini koltuğa attı. Kendini öyle ağır hissediyordu ki; koltuk onu değil, o koltuğu taşıyordu sanki. Bedeninden çıkıp havalanacak kadar hafiflemek istiyordu. Havalanan ruhunun, hafif aralık camdan dışarıya süzüldüğünü hayal etti. Gökyüzüne yükseldikçe yükseliyor, ılgıt ılgıt esen rüzgarla savruluyordu. Akşam güneşinin zarif ışığında, üflendiğinde dağılan bir karahindibaya dönmüştü benliği. Uzaklarda bir çocuk ağlaması duyuyordu gözlerini yumarken Ali.

Bu yabancı evin kapısının eşiğinde, “Yeni evine hoş geldin canım Ali’m,” dedi teyzem. Kapı ağırdı. Teyzem elimi bırakmıyordu. Bakmıyorum içeriye, bakmayacağım. Görmediğim şey gerçek olmaz. “Annenle baban cennete gitti canım,” dedi. Cennet nerede? Çok mu uzak ki gelemiyorlar? Ağladığımı görmüyorlar mı? Evime gitmek istiyorum.

Ali çok küçükken trafik kazasında ölmüştü anne babası. Bir sabah işe gitmiş ve bir daha dönmemişlerdi. Teyzesiyle eniştesi evlat edinmişti onu. Kız kardeşini kaybetmek, hiç kalkmayan bir gölge düşürmüştü yüzüne. Ali ve iki evladı için, bir düğünde istemeden dans eden hacı teyzeler gibi ufak ufak silkelemişti hüznünü. Her şeye rağmen onun, ağzı daraltılmış bir hortumdan çıkan tazyikli su misali hayat enerjisi bütün evi canlandırmıştı. Eniştesi nur yüzlü, az konuşan ama iyi dinleyen biriydi. Küçük şehirde iyi halli bir muhasebeciydi. Teyzesinin renkli karakteri eve yansımıştı, her bir oda farklı renge boyanmıştı. Kendi çocuklarını bir odaya alıp, Ali’ye tek başına kalacağı bir oda yapmışlardı.

Sarıydı odası. “İstersen başka bir renge de boyayabiliriz,” demişti teyzesi. Ali bu rengi hiç sevmedi ama nasılsa gidecekti bu evden, ses etmedi. Yıllar sonra başka bir şehirde, kendi evinde bir odayı sarıya boyamıştı. Artık kokusunu unuttuğu annesi yerine koymuştu onu. “Üşüdün mü, acıktın mı, paraya ihtiyacın var mı” diye peşinden ayrılmamıştı yıllarca. Sonunda üniversiteyi şehir dışında okuyunca, yalnızlığıyla paylaşır olmuştu odasını. Kendi kendine değil, yalnızlığıyla konuşurdu. Teyzesi, eniştesi ve kuzenleri dışında arayabileceği ya da aramak istediği kimse yoktu. Onu arayan da yoktu. Yalnızlığına kulak verdikçe, diğer insanlar daha anlaşılmaz ve katlanılmaz olmuştu. Cevaplanmamış bir soruydu varlığı. Bir gün lisede okuduğu bir kitapta beynin, duyular aracılığıyla kendi gerçekliğini yarattığını ve herkesin algıladığı dünyanın farklı olduğunu öğrendi. Belki de beyinde neler olup bittiğini anlarsa, kendi karanlığına bir fener tutabilirdi. Nöroloji okumaya karar verdi.

Doktor Bilirişi, kırış kırış önlüğü, karışmış saçları ve uzamış kirli sakalıyla iki büklüm uyanmıştı kendisine boy vermeyen koltukta. Gün başlasın istemiyordu, yalnızlığının ağırlığını hissetmeye başlamıştı bile. Aralık camdan süzülen canını burada tutan ne varsa silkeleyip uzaklaşmak istedi. Cevaplar belli ki burada değildi. Kararlı bir şekilde gözlerini açtı bir anda ve dikiliverdi koltukta. Bilgisayarını açtı, hava yolu şirketinin web sitesine girdi ve karşısına çıkan ilk reklama tıkladı. Cape Cod’a gidiyordu.

****

Elinden bıraktı kalemi bir anda Tuğçe. Kendi nöronlarının ürünü olan bir karakteri öldürmek ağırına gitmişti. Bir dostuna veda eder gibi hüzünlenmişti. Küçük masasının üstü kitaplar, defterler ve onlarca kahve lekeli sayfayla doluydu. Kalemle saçlarını dağınık bir şekilde topladı. Kalktı, kendine bir kahve yaptı; double-shot Americano. Üstünde kendisini sarıp sarmalanmış hissettiren kaşmir eşofman takımı vardı. Pijamasını uyanır uyanmaz çıkarmak adetiydi; günün başladığının sinyalini veriyordu bünyeye. Camın pervazına oturdu, sırtını çerçeveye dayayıp sokağı izlemeye daldı. Yokuşun başındaki bir apartmanın üçüncü katında oturduğu için, bütün sokağa hakimdi penceresi. Pazar sabah saat sekizde mahallenin mayışık mayışık yalanarak etrafı kesen kedileri dışında pek de can yoktu dışarıda. “Yazayım diye kalktım erkenden ama ne ilham ne disiplin… Evde bir kedi eksik şu an bu miskinliğime eşlik edecek,” diye düşünürken kapı zilinin çalmasıyla irkildi. Pazar günü, sabahın köründe kimseyi beklemiyordu. Salonun bir duvarı boyunca dizili, irili ufaklı saksıların yanından geçerek aheste aheste sokak kapısına doğru yürüdü. Bu bitkilerin her birinin bir hikayesi vardı. Kimini arkadaşının elinde ölmekten kurtarmıştı, kimini tohumdan büyütmüştü. Elini değdiği can bulurdu. Kendisinden esirgenen sevgiyi bonkörce dağıtmak adetiydi. Kapıya geldiğinde interkoma meraklı bir “Kim o?” bıraktı. “Kerem ben,” diyen sese karşı dondu bir an. Hiç beklemediği bir anda, beklemediği bir misafirdi.

-Hayırdır? dedi hafif alaycı.
-Açmayacak mısın? Böyle interkomdan mı konuşacağız?
-Saatin kaç olduğunun farkında mısın?
-Pardon. Yazıyorsundur diye düşünmüştüm. Yanılmamışım sanırım.

Kerem’in bu alışkın olduğu bilmiş tavrı karşısında gözlerini devirdi, düğmeye basıp apartman kapısını açtı. Daire kapısını açıp eşikte bekledi. Merdiveni çıkan ayak sesleri rahatlatıcıydı; acelesiz, kendinden emin, kararlı. Son birkaç basamak kala göz göze geldiler. Hala kırgındı Tuğçe, ama öfkesi ağır bastığından gözleri dolacağına ağzı dolmuştu bilumum küfürle. Kerem son birkaç basamağı da çıkıp daire kapısına geldiğinde karşı karşıyaydılar artık. Aralarında yarım metre ya var ya yoktu.

-Çok özledim, dedi Kerem, Tuğçe’nin gözlerinin içinde erircesine. “Ben de,” diyemedi Tuğçe. Diyemezdi kendisini bırakıp gidecek olana. Onun yerine en iyi bildiği yerden, alaycı ve acı bir tondan devam etti.

-Alışırsın. Alışmalısın, diyebildi. Gözlerini kaçırmadı. Kaçırmak istemiyordu. Belki de son kez göz gözeydiler.

-Gitmesem diyorum… Hep hayalimdi, bir anda olunca şaşırdım. Ama şimdi… Ne dersin?

-Gitmelisin. Hiç tereddütlü değildin en son konuşmamızda. Sorumluluğu benim omuzlarıma yüklemene izin vermeyeceğim. İster git ister gitme ama bana bir daha gelme, diyebildi soğukkanlılıkla Tuğçe. Öfkesine bebekler gibi bakıp, büyütmüştü onu. O da bu emeklere kayıtsız kalmamış, hayal kırıklığının başını ezmişti. Tam kapıyı kapatacaktı ki Kerem kapıyı tuttu.

-Hayır! dedi beklendiğinden yüksek ve talaşlı bir sesle.

-Pardon. Biraz daha konuşsak? İçeri gelebilir miyim? diye sordu sakin ve ölçülü.

Normalde olsa bu saatte yatakta sarmaş dolaş kitap okuyor olurlardı. Sonra o yazarken Kerem kahvaltı hazırlardı. O anlar hiç bitmeyecek gibiydi.

-Ne konuşacağız? Sen söyleyeceklerini söyledin, ben anlayacağımı anladım. Yazmam gerekiyor, ciao beybi, diyerek can havliyle kapıyı çarptı. 

Öfkesinin elinden bir damla gözyaşı kaçtı o an. Sırtını kapıya dayayarak yere oturdu. “İlk terk edilişim değil,” diye düşündü. Babasının kapıdan çıkışı geldi gözünün önüne. Odasının kapısında gizli gizli izlemişti anne babasının son konuşmasını. Babasının belli belirsiz “olmuyor” dediğini duymuştu. Annesiyse her zamanki vakur duruşuyla ifadesiz dinliyordu. Babasının arkasından kapıyı kapadığında annesinin soğuk bakışlarıyla göz göze gelmiş, korkudan odasından çıkamamış, yere oturup ağlamıştı. Tıpkı şimdiki gibi. 

“Artık büyüdüğüme göre kapanan kapıların ardında ağlamayacağım. Kerem değil, ben olacağım ülke sınırlarını ilk terk eden,” diye mırıldandı, o küçük kızın kimseden çıkaramadığı hıncıyla. O sırada gözü bir arkadaşının hediye ettiği, kocaman kahve masası kitabının kapağına takıldı. Cape Cod’dan rengarenk bir fotoğraftı. Bu renkli kapıların açacağı dünyalara gülümsedi belli belirsiz.

****

Sorun çıkarmayan, uyumlu, azimli ve örnek bir kız çocuğu olmuştu hep Esra. “Nazar değmesin, bir kez bile kızıma ders çalış demem gerekmedi,” diye övünürdü annesi Serpil Hanım. Örnek varlığını sırtına yüklenmiş, Sisifos gibi tepeye çıkarmaya çalışıyordu yıllardır ama zirve uzaklaşıp duruyordu. Şimdi yetişkin olmuştu, ama ne zaman yorulacak olsa annesinin sesini duyardı, “Benim kızım yapar.” Niye, diye sormadığına çok pişmandı şimdi Esra. Annesini ve babasını erken uğurlayınca sorusu muhatapsız, karakteri ise seyircisiz bir sahnede kalmıştı.

Yıllarca durmadan çalışmıştı. Finans sektöründe yükselmiş, parmakla gösterilen güçlü bir kadın karakteri oynuyordu. Herkesin haset ettiği sosyal medya figürleri kadar kusursuz görünürdü. O gün alacağı teşhisten habersiz, yine sabahın sekizinde ofise ilk girenlerdendi. Yüksek topukları bugün ayaklarını biraz sıkıyordu, fark etmemişti ne zamandır. Elinde son moda çantasıyla, kestane rengi bakımlı buklelerini savurarak odasına doğru yürüdü. Hayatı tıkır tıkır işleyen bir İsviçre saatiydi. Yeterince çabaladığına inanmadığı kimseye tahammülü yoktu. Masasına oturup bilgisayarını açmıştı ki telefonu çaldı. Sabah temposunu bozan densiz, yakınlarda rutin kontrollerini yapan doktorun asistanıydı. 

-Esra Hanım, günaydın. Hocam sizinle hemen görüşmek ister. Bir saate muayenehanede olabilir misiniz? diye sordu.

-Serap Hanım, ofisteyim ve yoğunum. Bugün olması şart mı? diye hafif çemkirdi Esra. 

Doktorun asistanı ısrarcıydı. O sabah söylene söylene gittiği doktordan çıktığında, nur topu gibi bir tümörü vardı artık. Hayatının saati tutukluk yapmıştı. Gayriihtiyari kolundaki saate baktı; yapacak ne çok şey vardı.

Aylar sonra yine aynı bekleme odasında, saatime bakıp duruyordum alışkanlıktan. Ne kadar pahalı bir doktor olursa olsun, bekleme odaları hep sevimsizdi. Belki de beklenenin aslında gelmesini istemediğimizdendir. Yetişmem gereken bir yer yok aslında, ama her bildirim geldiğinde gözüm kayıyordu saate. Dünya bensizliğe iki dakika tahammül edemiyordu. Son erkek arkadaşımsa benim olduğum yere katlanamaz olmuştu. “Sen hayatı yaşamıyorsun, hayat senin üstünde geçip gidiyor,” deyip de beni terk ettiğinde bile almamıştım mesajı. Gel gör ki içimde oraya buraya kamp kuran hippi bir tümör yerleşince işler değişmişti. İlk teşhisimi aldığımda önce onkolog onkolog gezdim, sonra terapist terapist. Ve işte yine buradaydım, kampçı tümörümün derdinde. 

Asistan, doktorun odasında beni beklediğini söylediğinde yüzüme yarım yamalak kibar bir tebessüm oturttuğumu fark edip hemen düzelttim. Neye gülüyordum ki şu an ben? Üstüme geçirdiğim süper kadın pelerinim kırış kırıştı ve düzeltmeye takatim yoktu. Doktorum tahmin ettiğimi söylerken, yapmadıklarımın eksikliği ve zamanımın tükenmişliği arasında ezilip kalmıştım. “Ben zaten ölüyüm doktor, sen kime konuşuyorsun?” diyebilirdim, ama içimdeki uslu kız çocuğu sustururdu beni yine. Doktor tedavi seçenekleri üstüne konuşurken gözüm pencereden dışarıya kaydı. Masmavi gökyüzünde tek bir bulut yoktu. Martılar uçuşuyordu; denize yakın olduğumuz için. Sevemedim martıları hiçbir zaman, zarafetten yoksun gagalarından yine aynı derecede zarafetsiz bir ses çıkıyordu. Ama savaşçı özgürlüklerini de kıskanmadım değil içten içe. Doktor, “Hangisine daha yakın hissediyorsunuz kendinizi Esra Hanım?” diye sorduğunda kendime geldim. “Düşünmem gerekiyor,” dedim ama aslında kararımı vermiştim. Kaleyi savunmayı bırakıyorum, gol oldu. Maç senindir hayat.

Esra, muayenehanenin birkaç sokak ilerisine park ettiği arabasına yürürken sanki çok iyi bir haber almış gibi yüzü gülüyordu. Gökyüzüne bakarak yürüdüğü için yamuk yumuk kaldırımda tökezledi. Buna da gülümsedi. Lüks, koyu gri arabasına binerken arabayı kırmızı almadığına içerledi. Satarken zorlanır diye koyu gri almıştı. Sürücü koltuğuna oturunca dikiz aynasından açık yeşil gözlerine baktı. İlk kez görüyordu sanki kendini. Makyajı, içinin karanlığını iri gözlerinin parlaklığında gizliyordu. “Elime sağlık,” diye takdir etti kendini. Keşke bu takdir yıllar önce gelseydi diye düşündü.
Eve vardığında anahtarını kapının yanındaki masaya koyarken, arkadaşının çocuğunun doğum günü için aldığı kitap ilişti gözüne, “Dünyanın Öbür Ucunda Ne Var?”. Birkaç gün önce almış, koridordaki kitaplığa koymuştu. Kitabı ve özenle seçtiği hediye kağıdını alarak salona geçti. Ayakkabılarını çıkarmakla bile uğraşmadı. Hediye paketi yapmayı severdi; hediyeyi gösteren paketiydi ona göre. Elindeki işe odaklanmaya çalışsa da içindeki isyankar ses “Korkmasaydın ne yapardın?” diye sorup duruyordu. Uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordu, hem de oldukça uzun zamandır. Ama nereye gideceğini bilmeyene hiçbir havayolu yardım edemezdi. Elindeki kitabın kapağına baktı boş boş. “Sahi, ne var dünyanın öbür ucunda?” diye merakla mırıldandı. Eline dolanmış hediye kağıdını ve bandı yırtıp attı yere. Gelişigüzel bir sayfa açtı. Cape Cod’u anlatıyordu bu sayfa, rengarenk görünüyordu. “Neden olmasın? ” diye düşündü Esra.

****

Havaalanı o sabah neredeyse boştu. Cape Cod’a check-in sırasında on kişi ya var ya yoktu. Henüz birbirinin varlığıyla ilgilenmeyen Ali, Tuğçe ve Esra, kontuarın önünde birbirlerine üç adım mesafede duruyordu. Sanki o sabah güneş sadece bu birkaç kişi için doğmuştu. Daha ülke sınırlarını aşmadan zihninin kalıplarının dışına çıkacak olmanın mutluluğu, Ali’nin uzun zamandır gergin olan yüz kaslarını gevşetmişti. Sırada beklerken gözü Esra’ya takıldı. Bakışları birbirine değdi ama her zamanki gibi bakımlı ve kendinden emin olan Esra, baktığını görmüyordu. Kafasında hayatının geçmiş yıllarının mahkemesi, kalan günlerininse muhasebesi yapılıyordu. Kalemle tutturulmuş dağınık topuzu ve sabırsızca masaya vurduğu manikürsüz, kısa tırnaklı elleriyle Tuğçe, kontuarda cam kenarı umuduyla görevliyle konuşuyordu. Bir dirseğini kontuara koymuş, başını da eline yaslamıştı umutsuzlukla. Görevli ancak acil çıkış kapısı verebileceğini söyledi.

-Yok, dedi. Almayayım, ben kapı açmaya alışkın değilim.

Her şey Ali’nin kontuara gidip, cam kenarı yerini Tuğçe’nin acil çıkış kapısındaki yeriyle değiştirmeye gönüllü olduğunu söylemesiyle başladı. Ali ağzını açar açmaz bir yabancıyla muhatap olduğuna pişman olmuştu, ama Tuğçe’nin sevinçle duygudan duyguya giren yüzü, bu pişmanlığından utanmasına sebep oldu. Görevli omuzlarını salladı, işlem tamamdı.


-Ben Tuğçe, dedi elini Ali’ye doğru uzatarak.
-Ben de Ali, memnun oldum.
-Cape Cod’a ilk gidişiniz mi olacak?
-Evet, sizin?
-Öyle, ani bir karar oldu. Zihnimi meşgul edip zorlayacak, ilham verecek bir yerlere gitmem gerekiyordu. Duraksadı. Fazla detay vermişti.
-Anlıyorum, dedi Ali. Yalnız değilsiniz.
-İyi yolculuklar size, diyerek Ali’nin karşılık vermesini beklemeden yürümeye başladı Tuğçe.

Beklenmedik bir kararla bu kadar uzağa giden tek kişinin kendisi olmaması, yalnız olmadığını hissettirdi Ali’ye. Kontuardan ayrılmak üzereyken Esra’nın yere düşürdüğü pasaportunu alıp ona uzattı. Yine normalde hiç yapmayacağı bir şeyi yaparak:

-Merhaba. Ben Ali bu arada, diyerek tanışmaya yeltendi.
Sanki bir toplantıda lafı bölünmüş gibi baktı Esra.
-Teşekkür ederim. İyi günler, diyerek başından savarcasına geçip gitti.
“Konfor alanının dışına çıkmak her zaman iyi hissettirmiyor demek ki,” diye başını salladı Ali.  

Birbirlerinden bihaber üçü de lounge’a gitmişti. Salona en son giren Ali hem Tuğçe’yi hem de Esra’yı görünce belli belirsiz bir tebessüm yerleşti yüzüne. “Bir Hollywood filminde olsaydık, birinin bizi buluşturmaya çalıştığını düşünebilirdim,” diye geçirdi içinden. Havaalanının aksine lounge tıklım tıkıştı. Sadece bir boş masa vardı, ona da Tuğçe oturmuştu. Ali’yle göz göze gelince onu masasına davet etti.

-Oturun lütfen. Masayı paylaşalım, dedi sempatik bir şekilde.

Esra da masa bakınıyordu. Tam umudunu yitirmiş kapıya doğru gitmek üzereyken, yine Ali’yle göz göze geldi. Sandalyesine yeni yerleşmiş olan Ali, eliyle masaya davet etti onu. “Şansa bak, uzaklaşayım derken turist grubuna denk geldim,” diye belli belirsiz söylendi Esra. Fakat eli mahkum, eğri büğrü bir tebessümle ikisine de teşekkür ederek oturdu. Tuğçe, topuzundaki kalemi çıkarırken, “Yolculuğa çıkarken bu havan kime güzelim?” diye iç geçirerek Esra’ya özentili bir bakış attı. Üçü de beklentilerini bir el bavuluna tıkıştırmış, sabırsızlıklarını bu masaya oturtmuş, yolu unutmuşlardı. Sadece varmak istiyorlardı. Birbirlerinden bir daha tam anlamıyla ayrılmayacaklarından habersiz, bambaşka hayatlardan gelmiş bu üç kişi, yüklerini bırakırcasına aynı anda iç geçirdi.

Nazlı Medeni

“Dünyanın Öbür Ucu” için 1 yorum

  1. 3 karakterden de kendimde bir seyler buldugum, kendi sakli kalmışlarımı tüm bozuk ritimlerime rağmen olduğu gibi duyduğum, duygularımın tellerine basan bir hikaye, emeğinize sağlık. Umarım hikaye devam eder, bir an bir kitap ve hatta bir film canlandı gözümde.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top