Okulun Yanındaki Paylaşım

Çizer: Ekin Aslanoğlu

“Bu sefer olmaz, bu sefer olmaz!” diye bağırdım ve titredi bana çatık kaşlı yüzümü gösteren ayna. Kusurları olsa da beğendim onu, yani kendimi. Netti çünkü artık. Tüm belirsizliklerin üstesinden gelmişti. Netti ve bir bıçak kadar keskindi. Gerçekten böyle bir şeyi yapacak mıydım diye düşünerek mutfaktan aldığım ekmek bıçağını belimdeki yapay deri kemerle açık mavi pantolonumun arasına sıkıştırdım. 

Evin açık şampanya ve kahverengi renkli atmosferinde tek bu pantolon farklı duruyordu. Ayaklarım çalışıyordu, hareket halindeydim. Durdurabileceğim ama durdurmak istemediğim bir kararlılık içindeydim. Sanki freni patlamış bir kamyonda yokuş aşağı gidiyordum da ölmekten korkmadan önce başıma nelerin geleceğine dair bir merakın içindeydim. Bu keşif merakıyla öfkemin buğulu ama bir o kadar da kararlı liderliğine sırt çevirmedim.


Ellerim hissizleşiyor. Evim bana yabancı görünüyor. Koridora bakıyorum, sırtım salondan yana. Bulutlu gündüz havasının beyaz ışığı aydınlatıyor evimin koridorunu yarım yamalak. Sağda koyu kestane rengi, kalın çerçeveli boy aynam. Kapının yanında siyah büyük çöp poşetim, neredeyse dolu. Solda mutfağın girişi, anımsatıyor bana pas görüntüsü gitmeyen lavabomu, yağlı ocak ve çevresini. Yine solda, kapının önünde, girişte beni çöple birlikte sürekli sıkıştıran asılı koyu renkli kalın ceketlerim. İleride de beyaz çerçevesiyle odamın açık duran kapısı, griye çalan karaltısıyla içimi ürpertiyor öte yanı. Üzerine yürümek istedim, yürüdüm de ancak birkaç adım… Yan duran halime baktım aynayla aynı hizaya gelince. Şu halime bak, ablak, kemiklerine yük olan bir yüz. Nefret ettim kendimden, ondan… Elimle yokladım, siyah kemerimle mavi pantolonumun arasındaki bitiriciyi.

Varoluşundan zıt bir şekilde yumuşak ve sevecen tutacağıyla buradayım diyordu olağanca. Kapı kulbu ve dışarıdayım… Koridorda bir bebeğin ağlayışını duyuyorum. Taş mermer karışımı, şampanya renkli kirli merdivenleri inerken azalıyor bu yukarıdan gelen nefret dolduran ses. Mavi pantolonum şampanya rengi merdivenle tezatlık oluşturuyor neredeyse. Ayaklarım çalışıyor, durmuyor. 

Sonuna geldiğimde bebeğin ağlayışı işitilmez olmuştu, daha bir rahattım artık. Hislerim uyuşuk, açtım apartmanın dışarı çıkartan karanlık kapısını. Yola çıkmadan önce, son kez adrese bakmalıydım. Haritada işaretlemiştim. Kırmızı noktayı, tanıdık bina ve sokaklardan dönüş sayılarıyla ezberledim bir kez daha. Telefonu ana ekrana getirip bir süre durdum ve binamızın mavi dış yüzeyine bakarken gülümsüyordum. Yola ağır aksak koyuldum.

Bana sen hastasın dedi, hasta… Nedir hastalık olan? Sarılmayı istemek mi? Bu insanî konularımızı konuşamayacaksak neyi konuşacağız? Neden samimi değiliz ve sorunlarımız var bu hayatta? Hiç düşünülemez mi… Kimin öğretmen olduğunu, kimin üst düzey iş yaptığını, kimin kimden üstün olduğunu konuşarak mı tüketmeliyiz ömürlerimizi? Kendi arkadaş çevresini kurmuş ve sahte güvende yaşayanlara ne mutlu. Ne olurdu Tanrım, doğrudan, güvensiz de olsa bir kez şans verilse bana… Ne olurdu? İçime bir korku düştü bir an ama hemen öfkeye geri dönüş yaptığımı söyleyebilirim.

Hasta olan sensin! Senin o arkadaşın hasta! Sürekli gülen ve ağlayan, sevgini ödül olarak sunduğun o sakallı bebek. Pamuklar içinde yaşamın tadını çıkartıyor olmalı. Ben senin beyaz bileğine dokunmak için can verebilecekken, o, her türlü hor görmeyi yapabiliyor sana. Normal konuşuyor seninle, normal… Bense hep tepeme koyuyorum seni. Yine de altta bıraktığın, arkada bıraktığın, sürekli sarılmak istiyorum diye, hasta ilan ettiğin kişiyim.

Bunları düşünürken boğazımdaki kemik benzeri bağlar sızlıyordu artık. Dışarıya ağzımdan kaçan bir iki istemsiz iniltiden başka ses çıkmamıştı… Zaten sesler çıkınca da ara ara durmuş ve etrafıma bakınmıştım olağanca utançla, fark edildi mi, diye.

Yolda yürümeye devam ediyordum. Sağımda bir okulun taştan alçak duvarı üstüne demir kara parmaklıklar vardı. Bir çocuk ağlıyordu, okulun avlusunda. Esmer, kısa kesilmiş saçları vardı. Kıyafetinin bir parçası kopmuş, ona ağlıyor olmalıydı. Sağ elinde az görünen bir parçasını, öğretmeni sandığım, mavi ojeli sarışın kadına uzatıyor, diğer eliyle de köşede yalvarır bakışlı duran ondan daha koyu tenli, hırpanî görünüşlü bir başka çocuğu işaret ediyordu.

Durdum. Öğretmen, bir süre çocuğu dinledikten sonra kararlı adımlarla yalvarır bakışlı çocuğa doğru ilerledi ve eliyle içeriyi işaret etti. Ağlayan çocuk ağlamasını bitirmiş, kaşlarını kaldırmış, hıçkırarak öğretmenini takip ediyordu. Yalvaran bakışlı girdi içeriye, öğretmenin işareti üzerine, sonra ağlayan çocuk , ardından öğretmen girecekti içeri. Bir an durdu ve bana baktı. Soluk kahverengi gözlerinde bir tehdit miyim diye soru geçmiş olmalıydı içinden ya da bana öyle gelmiş olmalı. Kısa sürdü bu an, tatmin edici bir cevap bulmuş ya da umursamamış olmalıydı.

Az sonra geldikleri kapıdan olağanca rahatlıklarıyla iki çocuk çıktı avluya, sonra büyük bir öğrenci kalabalığı. Teneffüs zilini duymamıştım ya da çalmamıştı ama teneffüste olmalıydılar. Ben iki çocukta takılı kaldım. Biri kız, biri erkek. Beyaz tenli, temiz, özenli saçlarıyla, kurdeleleriyle, düzgün aile çocukları olduğunu sanıyorum. Gülüyor, aralarında bir şeyler fısıldaşıyorlardı, orta kısımlarında yürüyerek avlunun. “Hasta” kelimesi çıktı dişlerimin arasından. Başım öne eğildi.

Bilmiyorum neden, içime bir his doğmuştu bu kısacık anıi görünce. Neden bilmiyorum, tanıdık bir görüntüydü bu. Sanki binlerce kez gidip gelmenin oluşturduğu doğal bir patika. Düşen binlerce demir bilyenin ağırlığınca çekildiği ve aynı kadere tutsak olduğu bir yol olabilirdi. Tanıdık noktalardan dönüşleri ezberlemişçesine yol alırdık buradan, hissediyorum.

Elimle yumuşak tutacağı yokladım. Oradaydı. Hiç de sevecen gelmiyordu şimdi, bitirici olmak şöyle dursun her şeyi yeni baştan başlatıyor olmalıydı. Kırgındım. Herhangi bir aynanın olmadığı bu açık alanda, alçak taş duvarın siyah demirden oklarıyla yaralıyordu gölgemi. 

Ne ona olmalıydı bir şey ne de bana, bıraktım yumuşak tutamaçlı sivri devridaim aletini yoklamayı. Bir bebek ağlıyordu yakınlarda. Döndüğümde, yanımdan annesiyle mavi bir bebek arabasının içinde geçiyordu. Çok sevdim bu sesi ama ağlıyordum da aynı zamanda. Göğsümde bir sızıyla duruyordum, hafif şefkat ve coşku duygularının eşliğinde. Birkaç istemsiz inilti çıktı ağzımdan. Etrafıma gülerek bakındım bir süre, biri gördü mü diye… Mutluydum ve paylaşacak kimsem yoktu. Belirsizdi her şey.

Barış Kaan Güven

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top