Kabuklarımdan Soy Beni

Çizer: Ayşın Bayram

​”Bu ay benden bir öykü çıkmayabilir,” dedi kadın, editör grubuna düşen mesajında. Ardından, sanki cümlesini hafifletmek ister gibi ekledi: “Elimde döküntü taslaklar var… Bakalım, neye evrilir…”

​Evrilecek yeri mi vardı sahi?

​Zihni doluydu, kalbi hüzünlü. İçindeki sesler birbirinin içinden geçiyor ama gerçek bir uyum yakalayamıyordu. Zihni başka bir yere akıyor, kalbi başka bir yerde takılı kalıyordu. Kendi içindeki döküntüleri henüz toparlayamamışken, yarım kalmış öykülere nasıl ruh üfleyebilirdi ki?

​Bu düşüncelerle mutfağı toplamayı sürdürdü.

​Tezgâh da en az zihni kadar dağınıktı. Tost makinesinin üzeri ilaç kutuları ve kavanozlarla dolmuştu. Hemen yanındaki bulaşıklık da bu dağınıklıktan payını almıştı. Üst üste yığılmış bardaklar, kâseler ve tavalar, sitemkâr bir bakışla, “Bizi ait olduğumuz yere artık kaldırsan mı?” diyorlardı âdeta.

​Kadın içinden homurdandı: “Amaaan! Ben ait olduğum yerde değilken size ne oluyor?”

​Sonra kendi çıkışına çeyrek bir teselli iliştirdi: “Demek sıranız şimdiymiş…”

​Bardakları yerine kaldırdı, tavaları alt dolaba dizdi. Kâseleri tek tek yerleştirirken biri elinden kurtulup önce tezgâha çarptı, ardından yanındaki ilaç şişesini de peşine takarak yere yuvarlandı. Üstelik düşmekle kalmadı; irili ufaklı parçalara ayrıldı. İlaç şişesi ise hiçbir şey olmamış gibi yan yatmış duruyordu; sanki bütün bu olayla hiç ilgisi yokmuş, yalnızca bir kader kurbanıymış gibi…

​Kadın şaşırmadı. Son günlerde hep bir şeyler oluyordu zaten. Ampuller patlıyor, eşyalar çatlıyor; evi bildiği gönlünün içinden, durduk yere sesler yükseliyordu. Bilinçdışı, sembollerini saklamaktan vazgeçmiş gibiydi. Hayat, içinden dörtnala geçip gidiyordu.

​Aslında mutfağı süpürmeyi sona bırakacaktı fakat cam kırıkları bekleyemezdi. Parmak uçlarında koridora çıktı, gri terliklerini ayağına geçirdi. Büyük parçaları dikkatle toplayıp poşete attı. Sonra mutfağın iç kısmındaki kilere uzanıp iyice gerilere yaslanmış süpürgeyi aldı. Fişini prize takıp düğmesine bastığında, cam kırıkları ince çıtırtılarla makinenin içine çekilmeye başladı. Önce kırıklar temizlendi, ardından bütün mutfak.

​İlhamın ona en çok temizlik yaparken uğradığını düşündü. Belki de insan, dışarıdaki fazlalıkları toplarken içindeki sesleri daha net duyabiliyordu.

​”Kendi döküntülerimden de bir şey çıkar mı acaba?” diye geçirdi içinden.

​Yüzü de dökülüyordu hem o sıra. Birkaç gün önce mercan peeling yaptırmıştı; teninin üzerinde ince ince soyulan katmanlar vardı. Ama yalnızca yüzü değildi değişen. Sanki bütün varlığı bir süredir kabuk değiştiriyordu. İç dünyasıyla dış dünyasının böylesine senkronize çalışmasına hayret etti. Tam o anda kulaklığındaki şarkı yükseldi:

​”Ben soyunamadım bir türlü… İsterdim ki kabuklarımdan soy beni, soy beni…”

​Şarkının sözleri, işte o ânı ve o bilince giydirilen şavkı mühürledi.

​Süpürgenin sesi, bir süre sonra zihninin uğultusuna karıştı; âdeta bir orkestra şefi gibi yönetmeye başladı düşüncelerini. Bazı seslerin insanı sakinleştirdiğini düşündü kadın. Yağmur sesi, rüzgâr sesi, çamaşır makinesi sesi, uzaktan gelen tren sesi… Bir de elektrikli süpürge. Sadece kırıkları değil, âtıl düşünceleri de içine çekiyordu sanırım.

​Makineyi kapattığında mutfakta tuhaf bir boşluk oldu. Az önceki karmaşa çekilmişti ama geride açıklayamadığı bir çıplaklık kalmıştı. Tezgâha yaslandı, elleri hâlâ hafifçe titreşiyordu.

​”Son zamanlarda neden sürekli bir şeyler kırılıyor?” diye düşündü. Önce en sevdiği kupa çatlamıştı, ardından salonun ampulü patlamıştı. Dün gece banyodaki raf kendiliğinden düşmüştü, şimdi de bu kâse… İnsan bazı dönemlerde hayatındaki dönüşümü olaylarla değil, eşyalarla anlıyordu galiba. Bir şey gidiyordu ama ne?

​Bu soruya cevap vermedi. Bunun yerine yüzündeki soyulan ince deriyi yokladı. Canı acıyordu. İyileşmenin neden hep biraz yanarak geldiğini düşündü.

​Kulaklıktaki şarkı devam ediyordu:
​”Sen zehrin böylesini içtin mi? İçtin mi…”

​Parmaklarının altında ince ince ayrılan deriyi hissetti. İnsan gerçekten değişebilir miydi, yoksa sadece katman mı değiştirirdi?

​Bunu ilk kez düşünmeye başladığında, çoktan bir şehrin kalabalığına ve kendi yalnızlığına fırlatılmıştı. Tıpkı Martin Heidegger’in o ifadesindeki gibi: “İnsan, dünyaya fırlatılmıştır.” O da fırlatılmıştı. Tıpkı Hira Mağarası’nda inzivaya çekilen Hz. Muhammed gibi…

​Tek başına yaşadığı o 2+1 ev geldi aklına. Sessizdi, fazla sessiz… İlk zamanlar akşam olunca bütün odaların ışıklarını açardı. Korkusunu aydınlıkla kandırabileceğini sanıyordu. Sonra yavaş yavaş bazı lambaları kapatmaya başlamıştı. Önce koridoru, sonra mutfağı, sonra da kendini aydınlatan bazı yapay lambaları…

​Ailesinden uzakta geçirdiği o bir yılda, eski derisini çıkaran bir canlı gibi dolaşmıştı evin içinde. Ağlamış, susmuş, korkmuş ama sonunda alışmıştı. İlk kez, kimsenin ve hatta kendisinin bile bakmaya cesaret edemediği bir yerden bakmayı öğrenmişti kendine.

​Ama insan bir kez soyununca tamamen çıplak kalamıyordu demek ki. Bazı kabuklar incecik bir zar gibi geri dönüyordu. Bir yılan gibi, zaman zaman deri değiştirmesi gerekiyordu. Belki şimdi dökülenler de o eski derinin son kalıntılarıydı.

​Bir süre daha öylece durdu. Sonra zihninin derinliklerinden yavaşça sıyrılıp mutfağa döndü.

​Dışarıda yağmur başlamıştı. Önce ince ince düşmüş olmalıydı, şimdi ise hızlanmıştı. Camda birbirine karışan damlaları izledi bir süre. Gök gürledi; ses, evin içinden değil de doğrudan kendi içinden geçmiş gibi yankılandı.

Kadın perdeyi araladı, pencereyi açınca serinlik yüzüne çarptı. Islak toprak kokusunu içine çekti. “Bazı anlar vardır,” diye düşündü, “insan o anın içinde olduğunu yaşarken bile bilir; hayatın uzağında değil, tam merkezinde olduğunu…”

​Yağmuru izlerken içinden kahve yapmak geçti. Çünkü yağmura en çok kahve, kahveye de en çok Frida Kahlo’lu fincan yakışırdı.

​Kahveyi cezveye, cezveyi ocağa koydu. Kahvenin yavaş yavaş yükselen kokusu eve yayılırken telefonu çaldı. Kız kardeşlerinin olduğu görüntülü grup aramasıydı. Açtı.

​Ekranda kendi görüntüsünü fark edince kısa bir duraksadı. Yüzündeki soyulmalar hâlâ tamamen geçmemişti ama alttan başka bir ten görünüyordu.

​”Aaa…” dedi kardeşlerinden biri. “Yüzün bayağı düzelmiş.”
​”Evet ya!” dedi diğeri. “Yeni deri resmen parlıyor.”

​Kadın istemsizce sustu ve dudağının kenarından ufak, zoraki bir tebessüm döküldü. “Yeni deri…” sözü mutfağın içinde asılı kaldı; avizeden sarkan bir gölge gibi bir süre orada sallandı.

​”Boş verin yüzünü müzünü şimdi…” dedi kardeşlerden biri heyecanla. “Siz bizimkilerle görüştünüz mü bugün?”

​Kadın gülmeye başladı. Konunun bu kadar hızlı yön değiştirmesi çok tanıdıktı. “Ah, ne oldu yine?” diye sordu.

​”Ne olacak?” diye atıldı diğer kardeşi. “Annem barut gibi yine. Babam da inadına sessiz. İkisi karşılıklı duvar olmuşlar.”

​”Babam kesin televizyonun sesini açmıştır” dedi kadın kahvesini kontrol ederken.

​”Hem de son sese kadar!” diye güldü ablası. “Annem konuşarak bir şeyler enjekte etmesin diye adam resmen haber bültenini kendine siper ediyor.”

​Dördünün kahkahası kısa süreliğine mutfağın içini doldurdu. Tanıdık aile hikâyeleri, aynı cümleler, yıllardır değişmeyen küçük krizler… En çok yorulduğu şeyleri bile özlüyordu insanoğlu.

​Kadın cezveyi eline aldı. Kahveyi, köpüğü kaçmasın diye fincanın kenarından yavaşça döktü. İnce kahve kokusu mutfağa yayılırken bir yudum aldı. Gözlerini kapatarak, “Of… Yağmura karşı kahve içmek diye bir terapi biçimi var sanırım,” dedi.

​”Sen zaten yağmur görünce hemen bir roman karakterine dönüşüyorsun,” dedi en küçük kız kardeşi.

​Onlar kendi aralarında konuşmaya devam ederken kadının gözleri pencereye kaydı. Dışarıda yağmur hâlâ dinmemişti. Camdan aşağı süzülen damlalar birbirine karışıyordu. Gökyüzü griydi ama boğucu değildi.

​Fincanını avuçlarının arasına aldı. İçinin hâli de biraz buna benziyordu aslında. Günlerdir içinde biriken düşünceler, kaygılar, eski ve yeni kırgınlıklar… Hepsi çözülüp yavaş yavaş akıyor gibiydi. Fırtına dinmemişti belki ama artık içini yıkıp geçen bir şey olmaktan çıkmıştı. Yağmuru uzun zamandır ilk kez yağmur gibi hissediyordu.

​Camdan süzülen damlalar, mutfaktaki loş ışık, kahvenin yükselen kokusu… Her şey olduğu hâliyle yeterliydi.


Sonra fark etti kadın. Kendi döküntülerinin arasından da canlı bir şey çıkabiliyormuş meğer. Kırıklardan, soyulmalardan, dağılmış mutfaklardan, patlayan ampullerden, sustuğu o gecelerden… Hâlâ nefes alan, canlandırılabilecek bir şey: Bir öykü.

​İlham, insanın toparlanmış hâline değil; tam aksine, çözülürken açılan çatlaklarına uğruyordu.

​Uzun zamandır ilk kez kendine yetişebildiği bir ânın merkezindeydi. O ânın içinden âsûdece bir şükran geçti. Fark ettiren, hatırlatan, insanı kendi kabuklarından aheste aheste çıkaran hayata… Ve tüm bunların içindeki tek dayanağı olan yaratıcı kudrete… Sonsuz teşekkürler.

​İç çekti. Kulağında şarkı hâlâ sessizce dönüyordu:
​”Söyle, gittin mi?
Söyle, gittin mi?
Sahi, gittin mi?
Sahi, gittin mi?”

​Saime Korkmaz Ceylan

“Kabuklarımdan Soy Beni” için 2 yorum

  1. Kendi hayatını okuyan bu kadının hikayesine hayran kaldım. Sıradan bir gün diyerek geçiştirip farkında olamadığımız nice güzel detayı yakalayıp, içerisiyle dışarısı birleyip alemini seyreylemesine hayran kaldım. Kabuk değiştirme, yeni deri sözünün avize gibi havada asılı kalma sahnesi gözümde canlandı resmen. Kahve kokusuda buralara kadar ulaştı. Kalemine, yüreğine sağlık güzel ruh. İdrakına, kendinle ve alemle olan bağlantına hayran kaldım.

    AŞK’la kalasın❤️

    1. Saime Korkmaz Ceylan

      Ummahan canım, güzel insanım🌹Kalemimimle gönlünün buluştuğu yerde bol köpüklü bir kahve içelim aheste aheste♥️

      Aşk’ın yolculuğuna🙏🏻

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top