Battaniye

Çizer: Hesna Gül

Bir varmış bir yokmuş.
Çok eski olmayan ama yine de bir hayli eski olan bir zamanda (yaklaşık 20 yıl önce), cep telefonlarının henüz tuşlu olduğu ve 2000’ler olmasına rağmen bu telefonlardan hâlâ F.D. dinlenemediği için walkmanlerin pek moda olduğu bir dönem varmış.
Ankara’nın her yıl diz boyu en az iki-üç cm kar yağışıyla insanları kutsadığı, muhabbetlerin bol olduğu, dedikodularınsa sosyal medyadan değil birebir gerçek ağızdan yapıldığı o yıllarda; ülkenin en güzel ama en zor, en tatlı ama en tuhaf üniversitelerinden birinde tıp okuyan iki küçük kız varmış.

Bu kızlardan biri pek akıllıymış. Hiçbir söze aniden atlamaz, önce düşünür taşınır, sonra hareket edermiş. Üstelik on parmağında on marifet varmış. Güzel çay demler, zeytinyağlıları pek güzel pişirir, araba kullanır ve müthiş güzel park edermiş. Mutlaka ütülü gezermiş ve her şeyi pırıl pırılmış. İşte bu yüzden de bu sıfatı tam olarak hak edermiş.

Diğeri de tatlıymış ama hani eskiden önce ekşiten, sonra tatlıya bağlayan sakızlar var ya, onun gibiymiş. Sözünü esirgemez, her şeyi pat diye söyler, kimseden ve hiçbir şeyden korkmazmış. Ama bu kadar uyumsuz olunca pek de topluma ayak uyduramazmış. Bu yüzden sosyal kaygısı yüksekmiş. Amfiye her girişinde yanakları kırmızı kırmızı olurmuş. O hâliyle dersleri dinler, hayaller kurar, çok okur, çok yazarmış. Kimsenin onda ne olup bittiğini bilmediği gizli, güzel bir hayat yaşarmış. Cadılığı, insanların hiç ses çıkarmayacağını sandıkları zamanda söylediği alt üst edici cümlelerle defalarca kanıtlansa da, yine de pek silik bir karaktermiş. Olsun, o da öyleymiş. Belki de bu yüzden akıllı olan onu, o da akıllı olanı severmiş…

İşte böyle bu iki tatlı kız yaşayıp giderken, bir gün Ankara kışı yine yapmış yapacağını. Birkaç gün önce lapa lapa yağan o romantik karı izledikleri pencerede, şimdi boydan boya buzla kaplayan sert rüzgârlar esiyormuş.
Zaten eski ve kuzeye bakan bu öğrenci evinde zar zor kendini ısıtan kalorifer ne yapsın? Son gaz yanmaya çalışsa da mümkün değil, ısınamamış bizimkiler.

Pek meşhur öğrenci marketi olan üç harfli marketten aldıkları ve ders çalışırken çay eşliğinde kaşıkladıkları iki renkli çokokrem bile ısıtmamış içlerini. Buldukları bütün pijamaları, kazakları üst üste giyip bir lahanaya benzeseler bile olmamış, geçmemiş üşümeleri. Dersi, sınavı filan boş verip yatmaya karar vermişler.

Akıllı olan yine akıllılık edip hemen uyumuş ama cadı olan öyle isyankârmış ki… Bu kışa, öğrencilere lâyık görülen en kötü evlere, rüzgâra, cama, kalorifere… Her şeye kızmaktan ve sürekli düşünmekten uyuyamamış. Kalkıp spor yapmış azıcık. Onun sporu, kulaklığı kulağına takıp salonun bir ucundan diğerine hareketli şarkılarla yürümekmiş; ama o bile ısıtmamış içini.

Gidip yatağa bakmış ki akıllı olanın dışarıda kalan saçları bile neredeyse buz tutacak. Tepesi iyice atmış. Evin içinde dolaşmaya başlamış. “Ne yapsam, ne etsem de çözsem şu işi?” diye.

Bu cadı olanın bir şeyi çözemeden rahat edememesi aslında pek eski bir hikâyeymiş. Çok küçükken, galiba sekiz yaşındayken bir hikâye okumuş. Hikâyede iki küçük kurbağa bir süt kovasının içine düşüyormuş. Çırpınmışlar, çırpınmışlar; olmamış, bir türlü çıkamamışlar. Artık gerçekten yoruldukları bir anda kurbağalardan biri “ben pes ediyorum, bu işin sonu yok, buraya kadar,” demiş ve bırakmış çırpınmayı. Ama diğeri, gücü bitene kadar çırpınmaya söz vermiş kendi kendine. “En kötüsü elimden geleni yaptım derim,” demiş.

Gerçekten kasları tutulup kıpırdamayacak hâle gelene kadar saatlerce devam etmiş çırpınmaya. Tam artık tükendiğini hissettiği anda bir de ne görsün! Sütün yüzünde güzel bir kaymak oluşmuş. Minicik bedenini koymuş o ince kaymak tabakasının üstüne, tatlı bir uykuya dalmış.

Az sonra sütçü nine gelmiş. “Amanın, ne olmuş bu süte? Ah benim akılsız başım! Üstüne kapak örtmezsen kurbağa da düşer, yılan da…” diye kendine kızmış. “Hayvancağızın ne suçu var?” diye söylene söylene almış kovayı eline, çıkıp bahçeye dökmüş tüm sütü çimlerin üzerine.

Dışarıda güzel bir nisan sabahı varmış. Çimler yemyeşil, yağmurla ıslanan toprağın kokusu yaşama sevinci veriyor gibiymiş. Derin bir “oh!” çekmiş vazgeçmeyen kurbağa. Sonra dönüp, ölmüş ve şişmiş arkadaşına bakmış; üzüntüyle…

Burada bitiyormuş hikâye. Ama insanın küçükken okuduğu hikâyeler aslında hiç bitmez, hep devam eder. İşte bizim cadı olanın içinde de o kurbağanın hikâyesi devam ediyormuş.

Gözleriyle ne var ne yok diye taramış tüm evi. Sonra kafasında bir ışık yanmış. Koli bandıyla o kalın battaniyeyi cama boydan boya yapıştırırsa -gecenin bu vakti çivi çakamayacağına göre- o zaman can havliyle çalışan kalorifer de işini yapabilirmiş.

Tam 45 dakika uğraşmış ama sonunda gururla karşısına geçip baktığı pencere, şimdi kocaman bir kalkanla kapatılmış gibi tek bir soğuk esinti bile geçirmiyormuş. Çok sürmeden odanın içi ısınmış; akıllının saçları gevşemiş, bizim cadı olana da vazgeçmeyen kurbağa misali tatlı bir uyku çökmüş… Mışıl mışıl uykuya dalmış.
Saatler saatler geçmiş…

Odanın içi hâlâ zifiri karanlık ama saat sabahın 10.00’u…
Bizim cadı olan, çıt çıksa uyandığı uykusundan bu sefer azıcık geç de olsa uyanmış. Çayı akıllı koysa iyiymiş ama kıyamamış, bir de çay demlemiş. Bakmış, hâlâ uyuyor. “Kahvaltı hazırlayayım bari,” demiş. Yine uyanmayınca artık uyandırması gerektiğini anlamış tabii.

“Akılllıııı! Hadi öğlen oldu, kalk yahu!” diye seslenmiş odanın içinde.
Akıllı gözlerini açamaya açamaya sormuş:
“Cadı emin misin? Baksana hava zifiri karanlık.”
“Bundan sonra bir ay böyle olacak,” demiş cadı.
Bizim akıllı dalga geçti sanmış.
“Sabah sabah kafa bulmasana ya! Bir ay güneş tutulması mı olur?” demiş gülerek.
“Güneş tutulması olmaz ama battaniye tutulması olur,” demiş cadı.
Gece olanları anlatmış bir bir…

O sabah pek neşeli bir kahvaltı ve uzun bir çay faslından sonra hiçbir şey olmamış…

Şaşırdınız değil mi? Onlar da şaşırmışlar. Çünkü genelde hikâyeler böyle bitmez, sonunda mutlaka değişik bir şey olur. Ama hayatın içinde bu değişik şeyler zamana öyle bir yayılır ki, hikâye ancak uzun bir zaman sonra tamamlanır.
Onlarda da öyle olacakmış anlaşılan.

Bu iki kızın, şimdiye kadar anlatmadığım tatlı tarafları daha varmış aslında; ki o başka bir hikâyenin konusu ama burada yine de yeri var…

O da şuymuş: İkisi de şimdiki kısıtlayıcı gençlik arkadaşlıklarının aksine birbirlerine özgürlükle bağlıymış. Her ikisinin de her zaman çok yakın bir sürü arkadaşı olurmuş; sevdikleri ve birbirlerine hiç benzemeyen hobileri, eğlenceleri, keyifleri… İkisi de birbirini ne kıskanır ne üzermiş. Birlikte olmak onlar için en büyük lütûfmuş sanki…

Gel zaman git zaman… Hayaller, hedefler, evlilikler, meslekler… Bir sürü başka bölüm yazılmış hayatlarına. Bu bölümlerin her birinin kutlamasında ikisi de varmış ama bölümler akıp giderken birbirlerini hep akıllarında ve kalplerinde taşısalar da isimleri pek az geçiyormuş.

Bizim cadı olan, aşkla tutkuyla istediği mesleğe kavuşmuş sonunda. Meslekten aşk olur mu demeyin hiç! Öyle tutkuluymuş ki, kendisine mesleğin adını söylediğinde bile o gençlik yıllarının kalp töpürtüsünü duyuyormuş hâlâ. Hani içinizde dizginlenemeyen atlar koşar ya… Tam öyle.

Diğeri mesleğini akıllıca yapıyormuş. Sevmek, tutkuyla bağlanmak değilmiş onun hayattaki değeri; sorumluluk bilinciymiş.

Böyle geçmiş tam altı yıl…

Bizim cadı olan kebapları enfes, dondurması dünyanın en iyisi, toprağına bir sap düşse ağaç olan, havası astımı bile bozan güzel bir şehre taşınmış. Pek sevmiş o şehri. Akıllı olan Ankara’da akıllı akıllı devam etmiş işine gücüne.
Ama bir akşam telefonu çalmış cadı olanın…

Bir ses… Akıllının sesi; titrek, incinmiş…
“Ben kötüyüm… Çok kötüyüm…”
Cadı olanın içindeki vazgeçmeyen kurbağa çıkmış yine ortaya.
“Sana yine battaniye mi örtsem?” demiş gülerek.

Bu sefer battaniye telefon görüşmeleriymiş, teselli sözcükleri… Cadı olanın biraz mesleğin, biraz da kendi tutkusunun öğrettiği terapi cümleleri…

Az bir zaman sonra cadı olan da dönmüş Ankara’ya. Hiç istememiş aslında dönmeyi. Aklında hep yıllar önce “ne demeye bırakıp geldim?” dediği denizli, saat kuleli şehir varmış. Ama ne olduysa olmuş, belki de bırakıp gittiği için küsmüş ona o şehir. Ya da belki de dönünce aradığını bulamazsa diye korkmuş şehir… Gidememiş oraya. Dönmüş gelmiş yine kürkçü dükkânı Ankara’ya…

İyi ki de gelmiş ama…

Akıllı olanla, iki haftada bir hamburgercide buluşmayla başlayan battaniye saatleri, giderek tatlılara, kahvelere, dizilere, yaşlanmanın getirdiği botokslara, kitaplara, altın kolyelere filan dönmüş.

Böyle akıp giderken zaman, tabii hep yaptığı gibi normal akmayı da sevmez. Çok ama çok acı bir şey gelmiş cadı olanın başına…

Tam yedi ay karnında taşıdığı melekten ayrılmak zorunda kalmış; cadılığı artık sadece isminde kalan, içindeki vazgeçmeyen kurbağası bile tükenmek üzere olan o kadın…

Öyle ağlamış, öyle ağlamış ki… Belki gözyaşları deniz olmuştur bilinmeyen ruhsal âlemlerde…
Akıllı olan dayanamamış. Ona bir battaniye örtmek istemiş.

Bir günlük almış cadıya. İçinde bol bol sticker olan, bol bol yazması için… Yazarak iyileştiğini biliyormuş eskiden beri.
Bu günlük de, akıllı olanın cadı olanın rüzgârlı penceresine yapıştırdığı battaniye olmuş anlayacağınız…
İşte böyle olmuş…

Olmaya devam ediyor…

Çokça kız arkadaşın gerçek arkadaşlığının hikâyesiymiş bu…

Battaniye hiçbir zaman sadece battaniye değildir zaten, bilirsiniz. Hayatınızdan gelip geçen battaniyeleri düşünün, anlayacaksınız ne demek istediğimi…

Hesna Gül

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top