Şehirden Şehire Yolculuk

Çizer: Gülsün Göknur Demirbaş

Can cana getiren bu noktada, artık tek bir söz aklar bizi, o da “biz”. “Bu kadar kör olma. Ne sen ne ben bu şekilde kurtulabiliriz.” “Neden” diye sordum hayretle. Satırların henüz başladığından haberi yok gibiydi, ben sorumu sorana kadar. Ritminin bozulmasıyla derin bir utanca boğulacağını sezdim ve niyetini dik tutmasını söyledim. Çıkınımız sırtımızda yürümeye başladık, az çimenle örtülü toprak yol üstünde. Köy gitgide yaklaşıyor girişteki binalar bir soket gibi bizi uyumluca yutmaya hazırlanıyordu. Paslı elektrik direkleri ve yavanlığı ile insanların zihnindeki iptidailiğin verdiği hoş varoluştan oldukça uzaktı köy.
Bunu zihinde değil burada olunmasına bağlayabilirdim .Her neyse asfalta dönen yolda ilerliyor şehirlerden bozma kaldırım-yıkıntı hali tabii-üzerine çıkılamayacak gibiydi, yoldan yürüdük biz de.

Ne bir araba ne de bir canlı vardı zaten ki saatin 9 olması durumu şaşırtıcı kılıyordu. Çünkü Güneş batmamıştı, birkaç bulutla serin bir hava vardı. Tarlalardan biraz uzak olduğu düşünülürse belki de sokakların boş olması doğal karşılanırdı, kimse karanlığa kalmak istemezdi dışarıda. Gece buralardan hiç geçmediğim için asayişini bilemem ama belki tarlalarda olmak güvensizdir. Karanlıkta serin havayı içimize çekerek ilerliyorduk. Dostum bir adım arkamda, umursamaz gözlerle ağzına attığı bir baklayı laf olsun diye çiğniyordu. Bir adım geriden gelişi, bir karşılaşma, sohbet anında umursamazca çiğnemesi ile pasif kalmasına doğal bir zemin hazırlıyordu. Aynı zamanda bu davranışın beni biraz kırdığını, beni umursamadığını düşünmeye sevk ettiğini de itiraf etmeliyim. Kızmamalı ama ben de yapmamış mıydım sanki bunu insanlara, insan kendi acısından umursamaz hiçbir şeyi öyle zamanlarda.

Onu o zaman gördüm. Köye çıkan yolu adımlamaya devam ederken ve ilk yapıyı solumuzda, omuz hizamıza aldığımızda. Pembe bir kıyafeti, beyaz çiçek işlemeli bir başörtüsü vardı başında. Az ilerdeki binanın terasında ya bir şey asıyor ya da silkeliyordu. Umursamadım, anımsamıyorum o yüzden. Onu anımsıyorum ama. Hareketlerini… Güzel değildi, hoş da denemez ve her detayı belki yaklaşanı usandırırdı. Yüzünü de hatırlamıyorum. Ama, ama… evi hissettiriyordu. Hareketleri Bir annenin hareketleri . “Kültürdür…”dedim kendi kendime, sıkılgan dostunla paylaşmadım bu kısa fikir döngüsünü. Yürüdük, o bir adım geride, ağzında baklayı döndürürken. Yolda yalnız ilerlemeye devam ediyorduk ve görünen o ki kimsenin umurunda değildik. Örneğin pembeli kadının bizi görmemiş olması ihtimal dahilinde bile değildi. Tam altında sayılırdık. Sessizlikte asfalttan çıkan ayak seslerimiz sarmıştı her yanı, “Bakın biri geçiyor!” diyorduk adeta. Biraz daha yürüdüğümüzde kapalı bir büfe gördük. Şehirdekilerin minyatürü ama kirlenmiş haliyle tabii. Demir ferforje işçilikle üzeri kapalıydı, asma bir kilitle de bağlıydı çelik kapısının yamaçları sıkıca. “Kim çalar ki bir şey?” diye düşündüm çalsalar da fark edilmez mi bu 10-15 binadan olan şehir bozması yerde. Adım seslerimiz sarıyordu her tarafı, “Bakın birileri geçiyor!” diyordu adeta.

Yürümeye devam ettik, benzer stilde ama çarpık duran binaların yanından geçmeye devam ediyorduk asfalt boyunca. Hüzünlüydüm, dostum sıkılgan ve umursamaz. Bir adım önde gidiyorum, bir karşılaşma anında sohbetle iletişimde olan olmak istiyorum, can atıyordum buna. Az sonra demirci ferforje işleri yapan dükkanı da sağımızda gördük. Yürüdük, bitişi yakında asfalt yolun. Daha bir yavaştım artık, bir, iki adım geri düştüm dostumdan. O yürüyordu ağzında baklasıyla. Kırıldım ona da, sanki hiç umursamıyordu beni. Kızmıyordum ama dedim ya ben de yaptım bunu. Yanlış ama yaptım. Yıllar geçmedikçe anlamadım bunu şimdi de acısını çekiyorum galiba. Buna anlamak denir mi, bilmiyorum. Arkamı döndüm, pembeli kadını aradı gözlerim, yoktu. Hava serin ve geldiğimizde neyse oydu şimdi de. Sessizlik hakimdi. Ayak sesleri geliyordu asfalt üstünde, dostumun ben buradan geçiyorum diyen ayak sesleri…

Yürümeye devam ettim, ne pembeli kadın ne büfe ne de ferforje işçiliği çekiyordu ilgimi. İnsan merak duygusunu yitirmeye görsün, yürümeye devam eder hemen. Sıkılgan dostuma yaklaşıyor, son evleri de geçiyordum, geçiyorduk. Dönmedim geriye de bizi içinde isteyen bir köy olamazdı bu. Ne kadar buruk da olsa içim kızamazdım. Şehirden bir başka şehre yolculuk edenler bilir, ev hissi bir kez yitti mi yürür insan, buradan geçiyorum dercesine. Hafif çimle kaplı, toprak yoldaydık şimdi. Yürüyorduk, birbirimizden biraz açıkta, dostum yutmuş ya da tükürmüştü baklayı belli ki, bir hareket yoktu ağzında. Güneş batmak üzere saat dokuzu az bir farklı geçiyor olsa gerek. Senin havayı solurken yürüyorduk, hafif çimle kaplı toprak yol üzerinde. Yürüdükçe otların uzadığını görüyorduk önümüzde, endişe etmeye gerek yok diye düşündüm. Biz yürüyorduk ve bir sonraki asfalt yola gelinceye kadar da her şey yolunda olacaktı, en azından hissimiz bu yöndeydi…

Barış Kaan Güven

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top