
Çizer: Nurşah Dincer
Kapkara gecenin içinde kaç şeritli olduğu trafik yüzünden belli olmayan ve artık bir öneminin de olmadığı yol sanki korna çalarsa önemi olacak sabırsızlıkta insanlarla doluydu. Yaya geçidinin artık bir anlamı kalmamış ve yayalar avcıdan kaçar gibi bir tedirginlikle karşı kaldırıma zorlukla geçebiliyordu. Kaldırım dediysek insan seli. Herkesin işi acele tıpkı trafiktekileri gibi ve herkesin işi bir diğerinden elbette ki daha önemli. Yeşil, sarı, kırmızı ışık birbirine karışmış artık hangisi ne anlam ifade ediyor belli değil. Arabaların farları yayalara adeta sorgu odasındaki insanlara tutulan en rahatsız edici parlaklığıyla bazen sarı bazen beyaz rengiyle adeta yolda ne işiniz var der gibiydi.
Tüm bu yoğun trafik ve sokak ışıklarından biraz daha uzaktaki loşlukta, sakin köhne ve çıkmaz sokakta bu kargaşayı sessizce izleyenler de vardı. Çöpten yemek bulmaya çalışan köpekler, biraz rüzgârı keser düşüncesiyle çöpün arkasına sığınan kediler, bazen karton, bazen sarısı bile bozulmamış yarım bir muzu, sadece birkaç dalı kahverengiye çalmış bir maydanozu ya da yarım bırakılmış bir yemeği bulma ümidiyle çöpü karıştıranlar ve daha niceleri…Yoldan hızlıca geçip gidenler için birer silüet ya da görüp görmediğinden emin olamayacağı ve zihninde birkaç saniyeden uzun süre var olmayacak ama aslında sürekli gözümüzün önünde olanlar…
Çöp kutusu… ne çok şey atılır içine. Aslında çöpün amacı nedir düşünmeli mi ara sıra insan. Mesela yarım kalmış bir yemek çöpe mi atılmalı yoksa değerlendirilmeli mi? Ya da bir eşya ne zaman atılır önce düşünülmez mi gerçekten çöp mahiyetinde mi diye? Siyah’ı çöpe atan da bu ve buna benzer şeyleri düşündü mü bilinmez lakin Siyah oradaydı. Tüm meyve sebze çöpleri, yarım kalmış yemekler eski eşyalar gibi bir sürüsüyle beraber sokaktaki herhangi bir çöp kovasının kenarına atılmıştı. Siyah, diğer renkleri bitmiş sulu boya paletinde bitmemesine rağmen sokağa atılmış bir renkti. Kırmızı, mavi, sarı, yeşil gibi siyahın dışındaki diğer 12 rengin dibi sıyrılmıştı. Siyah’tan kullanılan miktar ise tadım testinde alınan ufak bir ısırık gibiydi. Çöpe atıldığı günden beri vakti de olması sebebiyle bunun nedenini düşünüyordu. Acaba fark edilmemiş miydi yoksa diğer renkler bitince onun bir önemi kalmamış mıydı? Çöpe atılan diğer şeyler ile kendi atılması hakkında çıkarımlarda bulunmaya da çalışmıştı bu süreçte.
Çöpe insanlar neden bir şeyler atar? (Kendince maddeler)
1. Bittiği için.
2. Bozulduğu için.
3. İşe yaramadığı için.
4. Öylesine (atılma nedeni anlaşılmayanlar, mesela yepyeni bir ayakkabı).
5. İhtiyacı kalmadığı için…
Siyah’ın listesindeki maddeler her geçen gün çöpe atılanlarla uzadıkça uzuyordu. Bu çıkarımlara bazen kulak misafiri olduğu oradan geçen insanların konuşmaları da yardımcı oluyordu.
“Kara kedi uğursuzluk gelecek başımıza”.
“Her yerim çamur oldu simsiyah.”
“Ay hava da karardı korkunç.”
“Siyahtan başka renk bulamadın mı bu elbiseyi alacak.” ve daha niceleri.
Tüm bu duydukları ona kendini karmakarışık ve kötü hissettirmişti. Listesindeki maddelerde öylesine kısmına mı dahildi bunlar yoksa bambaşka mıydı? Şimdiye kadar mantıklı bir sebep aramıştı çöpe atılmasının sebebi olarak ama belki de varlığı zaten hoşa gitmeyen bir şeydi en azından insanlar tarafından. Madem bu kadar kötü duygular uyandırıyordu, o zaman bu palette ne işi vardı?
Yine bunları düşündüğü ve işin içinden çıkamadığı bir gün oradan geçen birini gördü. Nergis’i. Başında rengarenk şalı, üzerinde masmavi renkli çiçek işlemeli tuniği altında lacivert kot pantolonu ve sarı ayakkabılarıyla gökkuşağı gibi görünüyordu. Kolunda içi epeyce dolu olan yer yer kağıtlar, fırça uçları gözüken bir bez çanta taşıyordu.
“Kesin yine bir şey atmaya geliyordur. İnsan çöpe niye gelir? Üstü başı da düzgün çöpten bir şey almaz bu.” diye düşündü Siyah.
“Ne atacak acaba” diye düşünürken Nergis Siyah’ın bulunduğu yere doğru yöneldi.
“Üzerime bir şey atmasa ya daha sonra rüzgâr ya da başka biri ittirmeden üzerimde kalıyorum o şeyle, öfff, kesin atacak ya çöpte fazla dolu zaten, hayııııır.”
Fakat Siyah’ın tüm bu düşündüklerinin tersine Nergis paleti eline aldı ve şaşkınlıkla,
Yanlış görmemişim boya paletiymiş, neden siyah bitmeden çöpe atmışlar ki, dedi ve paleti alıp çantasına attı ve yoluna devam etti.
Siyah şok içerisindeydi. Madem atılmıştı ve atılması gerektiğine karar verilmişti. Şimdi bu kız onu neden aldı ve çantasına attı.
Nergis’in yolu uzundu. Aslında tüm yorgunluğuyla Siyah’ı görmesi bile çok küçük bir ihtimaldi ama o ihtimal gerçekleşmişti. Kendince aldığı tasarruf tedbirleri sebebiyle dolmuşa binmeye karar vermiş fakat evinin konumuna uygun bir dolmuş bulamaması sebebiyle de yürümek zorunda kalmıştı. İnsan yürüyünce birçok şeye şahit olma olasılığı da artıyordu tabi haliyle. Evine giden güzergahta yola yakın yerler nispeten daha iyiydi. En azından biraz ışık, bir şey olursa bağırdığında arabadan çıkabilecek birileri tabi öyleleri kaldıysa. Yolu uzasa da bu tarz yerlerden eve gitmeye çalışıyordu yürüdüğü günlerde. Her zaman yanında ufak tefek yiyecek bir şeyler olur genelde kendinin yemediği kedi ya da köpeklere verdiği. Hele kendi sokağına girdiğinde belki kimseciklerin haberi olmazdı geldiğinden ama onların olurdu ve adeta bir karşılama töreni hazırlarlardı Nergis’e.
-Hoşbuldum Pakize, sen niye oraya çıktın düşeceksin Serseri, sen nerelerdesin kaç gündür Karabaş. Durun durun hepinize yetecek kadar var diyeceğim ama yok, içerden de bişeyler getiririm kavga etmeyiiiin.
Siyah ise çantaya atıldığı için bez çantadan sadece yol boyunca sızan parlak ve renkli ışıkları sezebilmişti. Yer yer gürültülü sokaklardan geçip giderek sessizleşen sokaklardan Nergis’in evine varmışlardı. Nergis eve geldiğinde her zaman yaptığı gibi çantasını odasındaki çalışma masasına boşalttı.
Nergis kutu gibi bir evde yaşıyordu. Ev küçüktü ama her köşesi Nergis’in renkli dünyasından izler taşıyordu. Evin duvarlarına farklı farklı resimler yapar daha sonra canı sıkılırsa tekrar üzerlerini boyar yenilerini yapardı. Evin camlarına ve kapılarına bile değişik süslemeler yapmıştı.
Evin her yeri onun sanatından ve iç dünyasından izler taşıyordu. Kocaman olup sadece ruhsuz duvarlara, kapılara ve yaşam belirtisinin bulunmadığı soluksuz upuzun koridorlara sahip evlerden çok daha fazlasıydı. Ama tabi ki gerçek dünya ile yüzleşildiğinde Nergis’in zor bir hayatı vardı. Tek başına ayakta kalmaya çalışan bir sürü kadından sadece biriydi. Aslında ressamdı ama çevirmenlik, garsonluk gibi birbirinden alakasız ve uzak görülebilecek bir sürü işi aynı anda yapmaya çalışıyordu. Bunların hepsini de asıl mesleği addettiği ve tutkusu olan ressamlık için yapıyordu ve tüm bu zorluklar onun için katlanılır hale geliyordu. Ressam olması sebebiyle evi rengarenk boya ve türlü türlü malzeme ile doluydu. Farklı malzemeler ile çalışmayı, denemeyi ve üretmeyi çok seviyordu. Malzeme dediği de bazen bir yaprak bazen yerde gördüğü bir taş ya da bir kalemin içinden düşen kurşun parçası bile olabilirdi. Bu malzemeleri bulmak ve keşfetmek için çok fazla yürüyüşe çıkar ve bilmediği yollarda gitmeyi de çok severdi. Gittiği her yerde de mutlaka bir şeyler çizerdi o sırada neyi kendine ilham olarak aldıysa.
Siyah Nergis’in onu bıraktığı çalışma masasından etrafa baktığında bir sürü renk gördü. Duvarlar tamamen doluydu ya çizilmiş ya da çıktısı alınmış resimler, farklı süslemeler yapılmış duvarlar, süslü camlar. Oda küçük olmasına rağmen çok detaylı ve açıkçası biraz da karışık göründü Siyah’ın gözüne. Masada bir sürü boya, kalem, yarı çizilmiş ya da boş kağıtlar, bir sürü boyalı su, dibinde az kalmış kahve ve çay bardakları vardı.
“Etrafı toplayacak vakti yok herhalde”, dedi kendi kendine Siyah onu çöpten kurtaran kadına olan minnetiyle.
Hala onu neden aldığının cevabını bulamamıştı ama masadaki detaylardan ve odanın halinden resimle ilgilendiği kanısına varabilmişti. Bir süre odada yalnız kaldı Siyah. İçeriden kızarmış ekmek ve çay kokusu almıştı. Belli bir süre sonunda telefon çaldı Siyah’ın bulunduğu odada. Telaşla odaya geldi Nergis ve telefonu açtığı gibi hoparlöre alıp bir yandan da dolabına yöneldi.
-Nergis nerelerdesin? Sana gönderdiğim çeviriye bakabildin mi? dedi telefondaki kişi.
-Tamamladım canım ama son kontrolü yapıp sana gönderemedim henüz.
-Çizimlerini gönderdiğin iş görüşmen ne oldu?
-Eğer zamanında yetişebilirsem bugün gideceğim canım.
-Ben seni tutmayayım o zaman, görüşelim özledim.
-Tamam canım şu işleri bir halledeyim ben de özledim, yazıyı da en geç yarın gönderirim.
-Tamamdır tatlım telaş yapma, dualarım seninle, çok öptüm.
“Nergis, demek adı Nergismiş.” dedi Siyah.
-Eveeet şimdi öyle bir kombin yapalım ki iş görüşmesine uygun olsun, dedi Nergis dolabının başında dikilirken.
Dolabını dikik dikik etti. Elbiseler, şallar, ayakkabılar. En son bir askıyı çıkardı ve şöyle dedi.
-İşte buldum seni. Sen tam aradığım şeysin.
Bulduğu şey simsiyah bir elbiseydi. Geniş işlemeli yakası, balon kollu zarif bir elbiseydi. Nergis’in iş görüşmesi için uygun kriterlere sahipti.
-Üstüne deee şu sarılı siyahlı şalımı takarsam oldu bu iş. Harika uyum sağladılar.
Siyah tüm bu gördükleri karşısında şaşkın ne düşüneceğini bilemedi. Neden çöpe atıldığını ve daha da önemlisi atıldıysa neden geri alındığını daha anlayamamışken şimdi gördükleri onu daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu.
“Nasıl yani ben yani siyah tam aranılan şey, hem de başka renklere uyum sağlayabiliyorum öyle mi?”
-Hem bu elbise beni zayıf gösteriyor. Siyah ne de olsa hem zarif hem de asil bir renk.
“Zayıf görünmek insanlar için iyi bir şeydi diye hatırlıyorum. Ama zarif, asil bunlar güzel kelimeler. Benimle anılıyor olmaları tuhaf değil mi?”
Siyah tüm bu düşüncelere dalmışken Nergis saatine baktı.
-Hadi kızım Nergis, geç kalacaksın, dedi ve apar topar eşyalarını toparlamak için masasına yöneldi.
O kadar dağınıklığın içinden belli ki rutini olsa gerek ne alacağını şaşırmadan bez çantasına tüm eşyalarını birer birer aceleyle koymaya başladı. Eskiz defteri, birkaç müsvedde kâğıt, olmazsa olmaz kalemleri, kalem kutusu, taşınabilir sulu boyası…
Hah, sen de benimle geliyorsun yeni arkadaş, dedi Siyahın bulunduğu palete bakarak.
-Belki resim çizecek vakit de bulabilirim gün içinde kim bilir, dedi ve apar topar evden dışarı attı kendini.
“Offf yine girdik şu çantanın içine. Buradan da hiçbir şey görünmüyor be. Keşke şeffaf bir çantada olsaydım en azından etrafı görürdüm. Bir de tıkış tıkış darlık geldi ayyyyh.”
Siyah yine yer yer parlak ışıklara ve Nergis’in çantayı çeşitli yerlere çarpması sonucu yediği darbelere dayana dayana Nergis’in kolunda yoluna devam ediyordu.
Bu sırada Nergis iş görüşmesine kıl payı olsa da zamanında yetişti.
“Nereye geldik acaba, iş görüşmesi demişti, oturdu galiba, hareket etmiyor. Ne konuşuyor tam duyulmuyor. Portfolyo…iki senelik…deneyim…Duymak çok zor. Keşke çantadan çıkarsa beni.”
Siyah bu bunalmışlık içinde Nergis’in iş görüşmesi boyunca çantada mahsur kaldı.
-Evet canım iyi geçti, bakalım bekleyeceğiz artık, dedi ve boğaza karşı derin bir nefes aldı.
Görüşmesi iyi geçmiş ve akşam olmuştu ve Nergis de bu yorucu günü en sevdiği yerde resim yapmaya ayırmaya karar verdi ve soluğu Kuzguncuk’ta aldı. Akşam olmasına rağmen Kuzguncuk her zamanki gibi cıvıl cıvıldı. Sahilin karşısındaki en sevdiği pastaneden meyveli tartöletlerini aldı. Sahile karşı oturdu, çaycıdan çay aldı ve birer birer resim yapacağı malzemeleri çıkarmaya başladı ve tabi Siyah’ı da.
“Dünya varmış, bir daha hiç çıkamayacağım sanmıştım bu çantadan. Akşam olmuş. Deniz, oh çay da almış kendine bizimki. Keyif sende Nergis Hanım.”
-Hava mis, çay da şahane kendime geldim valla, dedi ve elinde kalem etrafı izlemeye başladı.
“Ne çizecek acaba”.
Nergis bir yandan kalemi sallayıp çizime hazırlanıyor ve manzaranın tadını çıkarıyordu. Banklarda çayını kahvesini almış oturanlar, yürüyüş yapanlar, ekmeğinin peşinde kediler ve martılar… Gökyüzü desen siyah ama berrak ışıl ışıl yıldızlarla dolu ve tüm ışıkları ve ihtişamıyla boğaz köprüsü her zamanki yerinde…Durağa gelip giden otobüs ve diğer araçların sesleri birbirine karışmış ama Nergis’in alışık olduğu bu ortamın da ayrılmaz birer parçası ve onları bir bütün halinde sanki ilk defa tecrübe ediyormuş gibi bir dikkatle inceliyor ve tadını çıkarıyordu. Bu esnada Siyah hemen yanlarındaki bankta oturan bir çiftin konuşmasına şahit oldu.
Genç adam kıza:
-Bana bu simsiyah gözlerinle bakınca sana aşık olmaktan başka çarem yoktu, dedi.
“Aşk mı? Benim olduğum yerde…”
Nergis tüm manzarayı aklına kazımak istercesine etrafı seyrediyordu. Gökyüzünde yıldızlar parıl parıl parlıyordu. Nergis birden bire:
-Gecenin bu karanlığı, siyahlığı ile yıldızlar ne kadar güzel görünüyor, dedi kendi kendine.
Sonra eline kalemini aldı ve çizmek istediği manzaranın ilk çizimini yaptı.
-Gel bakalım yeni arkadaş göster maharetlerini, dedi Siyah’ı eline alırken.
Çizdiği eskizden sonra tüm manzaralara tek tek bakarak, hiçbirini atlamadan, detaylarını resmine yedire yedire boğazı, simsiyah gökyüzünü, parıl parıl parlayan yıldızları, etraftaki gölgeleri, insanları, gelip geçen martıları, kedileri renklendirdi.
Siyah hem duyduklarına hem de Nergis’in Siyah’a olan bu özenine ve farkındalığına şaşırmaktan ne yapacağını bilemiyordu. Değerli miydi? Değersiz miydi? Var olmasının bir önemi var mıydı? Kafası iyice karışmıştı.
Nergis eve geldiğinde yaptığı bu yeni resmi evinin duvarına astı ve karşısındaki küçük kanepesine geçip kıvrıldı.
-Bu güzel geceyi seyretmeye devam etmek istiyorum, dedi ve bir süre sonra oracıkta uyuyakaldı.
Siyah Nergis’in masasında birazı kullanılmış ve azalmış bir haldeydi ve o da Nergis’in resmine bakıyordu. Harcanmıştı, eksilmişti ama öyle hissetmiyordu. Nergis’in onu kullanarak yaptığı resimden aldığı keyif onun için son nokta olmuştu.
-Ben Siyah’ım, başka bir renkten azı ya da fazlası değilim ve yerimi bulunca çok güzelim.
Siyah artık biliyordu. Diğer renklerden daha değerli ya da daha değersiz değildi. Onun da diğerleri kadar bir anlamı ve değeri vardı. Çamurdan hoşlanmayan, geceyi sevmeyen, kara kediye farklı manalar yükleyen ya da siyah elbiseyi beğenmeyen birinin insafına bırakılmayacak bir değeri vardı. Nergis bu değeri anlamıştı ve kimsenin fark etmediği o çöplükten onu alıp resmine dahil ederek ona hakkettiği değeri vermişti. Siyah artık resmin içinde kendinden memnun bir şekilde var olmaya devam edecekti.
Nurşah Dincer