
Çizer: Ekin Aslanoğlu
Karı sadece yağarken izleyip romantize etmek için sevmiyorum, diye düşündü. Yağmuru ve rüzgarı, karı ve soğuğu gerçekten seviyordu. Kış onun için her zaman anlamlıydı. Belki de melankolik hallerinin yansımasını dünyada görmek hoşuna gidiyordu. Yavaşlamak, diye düşündü içinden. Hayatı boyunca öyle çok koşmuş, öyle hızlı adımlar atmıştı ki, ömrünün ikinci yarısında yavaşlamaya ve durmaya olan açlığı tüm benliğini sarmıştı. Kış ona yavaşlamayı, dinlenmeyi hatırlatıyordu. Uzun gecelerle arasında kimsenin anlayamayacağı bir sevda vardı. Karanlığı seven taraftaydı.
Kayma riskine karşı yere temkinli basıyordu. Dikkatini attığı her adımda, botlarının altından çıkan seslere getiriyordu. Başını kaldırdı. Uzun caddenin her iki yanında apartmanlar; apartmanların altında dükkanlar, kahveciler ve restoranlar vardı. Sağlı sollu kaldırımların arasına kök salmış koca çınar ağaçları, üzerlerindeki beyaz örtüye rağmen hala dimdik ve kendinden emin bir şekilde duruyordu.
Dünyaya ve yeryüzüne karşı güven içindeydiler; ne kıştan ne de yazdan korkuyor, sadece var oluyorlardı. İnsan, diye düşündü. Şu dünyada insandan başka hangi canlı yarın kaygısıyla yaşıyordu? İnsandan başka iki yüzlü ve sahtekar olan kaç tür vardı? Yoktu; sadece insan vardı. Birden durdu. İşte gelmişti. Mehmet’le burada buluşacaktı. Montunun cebinden telefonunu çıkarıp son yazışmalara baktı, mekanın adını kontrol etti. Evet, burasıydı. Kapıyı itip içeri girdi.
Yüksek tavanlı bu mekanın duvarları tamamen koyu kırmızı kiremitlerle dekore edilmişti. Duvarda koyu sarı ışıklandırmalar vardı. Tavan bembeyazdı. Kahverengi deri koltuklar, siyah sandalyeler ve ahşap masalar onu hem davet ediyor hem de “burada sana göre bir şey yok” diyordu. İç çekerek, sıcak görünümlü soğuk bir mekan daha, diye içinden geçirdi. Mehmet’i en köşede, cam kenarında bir masada başını eğmiş, telefonuna bakarken gördü. Adımlarını hızlandırmadan, aynı sakinlikle masaya ilerledi. Masanın ucuna geldiğinde, “Selam,” diye seslendi. Mehmet hızlıca telefonu bırakıp ayağa kalkmaya çalıştı; ayağı masaya takılınca bir an tökezledi.
“Merhaba, hoş geldin, nasılsın?”
“İyiyim, sağ ol. Sen?”
“Ben de iyiyim. Seni bekliyordum. Hava çok soğuk değil mi?”
“Evet, öyle.” Canan sessizce montunu çıkarıp yanındaki sandalyeye bıraktı. Yumuşakça Mehmet’e baktı. “Sen aç mısın?” diye sordu.
“Hayır, değilim. Bir kahve söylerim. Sen aç mısın, yemek söyleyelim mi?”
“Aç değilim, ben de kahve içmek istiyorum. O zaman siparişimizi verelim.” Mehmet garsonu çağırdı, siparişlerini verdiler.
“Kışı hiç sevmiyorum,” dedi Mehmet.
“Neden?”
“Baksana, çilesi hiç bitmiyor. Sürekli soğuk, karanlık, depresif… Ben yaz insanıyım.” Canan kaşlarını kaldırıp belli belirsiz bir gülümsemeyle, anladım der gibi başını salladı. “Ben her mevsimin insanıyım,” dedi. “Güneşi, uzun ve sıcak günleri ne kadar seviyorsam; bulutları, kısa ve soğuk günleri de o kadar seviyorum. Geçişleri seviyorum. Yazla kış arasında sonbaharı izlemeyi, kışla yaz arasında ilkbaharı izlemeyi… Hepsini seviyorum.” Bir an durdu. “İnsanların bir şeyi daha çok sevmesini anlıyorum,” diye devam etti. “Ama bu kadar sahiplenici olmalarını bazen anlıyorum, bazen anlamıyorum. Kış olmadan yazın ne demek olduğunu bilebilirler miydi?”
“Böyle söyleyince haklısın,” dedi Mehmet. “Sanırım bazen ezbere konuşuyoruz. Sırf sohbet etmiş olmak için… Ya da sırf konuşmuş olmak için.” Canan gülümsedi. “Bazen mi?”
“Tamam, çoğunlukla. Otomatik pilot işte, biliyorsun,” diye güldü Mehmet. Bu sırada garson masaya yaklaştı. “Filtre kahve sizindi, değil mi?” diyerek Canan’a baktı. “Evet,” diye gülümsedi Canan. Garson servisini tamamlayıp uzaklaştı. “Ama ben gerçekten yazı seviyorum,” dedi Mehmet. “Senin tüm mevsimleri ayırmadan sevmen güzel olsa da, bazen bir şeyleri seçmek gerekmez mi?” Bu soru Canan’ın zihninde uzun zamandır dolaşıyordu. Kendini anlamaya başladığı günden beri…
Birinin en sevdiği yemeği, rengi, kokusu, mevsimi olması nasıl bir şeydi? Benim neden özel seçimlerim yoktu? Yoldaki çınar ağaçları gibi ekilmiştim dünyaya; sorgusuzca yaşıyordum. O da olur, bu da olur, fark etmez…Bazen bu cümleleri kurduğumda ben de kendime sinir oluyorum, yalan yok. Fakat çınar ağaçları benden daha köklüydü dünyaya. Benden daha özgürdü. Bense rüzgar esince bir yere savruluyor, rüzgar durulunca savrulduğum yerde kalıyordum. Bazen saatlerce düşünüyordum, bazen de zihnimde sadece boşluk oluyordu. Dünyada herkesin bir amacı vardı; bir tek ben neden burada olduğumu bilmiyordum.
Mehmet, Canan’ın sessizliğini bozmadı. Sorunun cevabını kendi içinde yoğurduğunu biliyordu. Önünde duran büyük yeşil fincana baktı, kahveden yükselen dumanı izledi. Bir yudum almakla almamak arasında kararsızdı. Canan onun çok eski arkadaşıydı. Uzun yıllar, kendine bile itiraf edememişti Canan’dan hoşlandığını. Onun evlenişini izlemişti; anne oluşunu, eşiyle katıldığı organizasyonları ve bazen yaşadığı tartışmaları. Üç yıl önce bir öğleden sonra Canan ağlayarak Mehmet’i aramıştı. Boşanma kararını ilk ona söylemişti. Mehmet’in kalbinde suçluluk ve sevinç aynı anda canlanmıştı. Mehmet’in hayatında ciddi ilişkileri olmuştu ama evlenmeyi hiç düşünmemişti. Canan’a olan hislerinden korktuğu için onu olabildiğince az görmeye dikkat etmişti. Günün sonunda seviştiği her kadında Canan’ın yüzünü arar olmuştu. Dokunduğu ellerde sıcaklığını, baktığı gözlerde yumuşaklığını, sohbetlerde ise onun derinliğini arıyordu. Bu arayış onu öylesine korkutmuştu ki, Türkiye’yi geride bırakıp Berlin’e taşınmıştı. Bir ay önce yeniden İstanbul’a dönmüştü. Derin bir nefes aldı, gözlerini kaldırıp Canan’ın yüzünü inceledi. Eğer açılırsam, arkadaşlığımızı kaybeder miyim, diye düşündü.
“Seçmek gerekiyordur belki,” dedi Canan. “Bazen seçimleri biz mi yapıyoruz, yoksa her şey kendiliğinden mi seçiliyor diye düşünüyorum.” İç dünyasındaki karmaşaları bir başkasının çözemeyeceğine inanırdı; cevapları kendisinin bulması gerektiğini bilirdi. Ama yine de onu ikna edecek bir karşılık umuduyla Mehmet’e baktı. “Hepimiz aynı olsak hayat çok sıkıcı olurdu, demez miydin?” dedi Mehmet. “Belki sen de boşlukları anlamlandırmak için buradasındır. Herkesin göremediği ya da fark etmediği o anları… Seçmeden de yaşanabileceğini, tek bir şeyin sevilmek zorunda olmadığını hatırlatmak için varsındır belki. Canan, gülümseyerek karşısındaki adama baktı. “Belki öyledir,” dedi. “Belki de bir şeyleri seçmeyi öğrenmeye gelmişimdir.”
Mehmet’in ağzından bir anda, “İnsanlar birbirini sevmeyi nasıl seçiyor sence?” sorusu dökülüverdi. Soruyu sorar sormaz bedeni ısındı. Ya Canan anladıysa, diye düşündü. Canan, Mehmet’e baktığında içinde ufacık bir kıpırtı oldu. Dikkatle dinlemezsen fark edilmeyecek kadar küçüktü. Ama saniseler içinde olup geçmişti. Üzerinde durmadı. “Bilmiyorum, Mehmet,” dedi. “Bu seçimleri çok uzun zaman önce yaptığımıza inanıyorum. Birini seçmenin de sevmenin de; neden o olduğunun da… Benim için mantıklı bir açıklaması yok.”
“Sen seçimini çoktan yaptın,” dedi Mehmet gülümseyerek. “Buraya da o seçimi neden yaptığını anlamaya geldin.” Matrix filmine bir gönderme yapmıştı. İkisi de bu filmi ara sıra açıp izlemeyi severdi. Canan, içeri girdiğinde kendisine soğuk gelen bu mekana ısındığını fark etti. Mehmet’in sakinliğinde, sohbetinde, gülümsemesinde bulduğu yakınlık, üzerini sevdiği bir battaniye gibi örtmüştü. Çocukken köye gittiği günleri hatırladı. Banyodan çıktıktan sonra sıcacık sobanın yanında, anneannesinin onun için hazırladığı yere kıvrılır; sevildiğini bilmenin güveniyle uyuklardı. Mehmet’in varlığı, kendini güvenle bırakabildiği anları hatırlattı.
Kendimi bırakmayalı ne kadar oldu? diye düşündü. Sanki binlerce yıl…Kendimi korumak zorunda hissetmediğim, savaşmak zorunda olmadığım anların varlığını unutmuşum. Niye böyle duygusallaştım? Sevdiğim, en eski dostumla sohbet etmeye geldim; keyifli birkaç saat geçirmeye… Ama yola çıktığımdan beri sanki ağlayacak bir şey arıyorum. “Kendimizi yanında güvende hissettiğimiz insanların yanında bırakabiliriz,” denir ya… Mehmet’e bu kadar mı güveniyorum? Aslında evlenmeden önce daha yakındık. Ben evlendikten sonra haliyle arada sırada görüşür olduk. Ne zaman konuşsak, beni herkesten iyi tanıdığını söyler. Oysa ben o kadar değiştim ki… Kendimi bile bazen kaybedip bazen buluyorum. Sen beni gerçekten tanıyor musun? Niye içimden konuşuyorum da, sana sormuyorum? Sanırım Mehmet’e dair en sevdiğim şeylerden biri de, ben böyle sessizleştiğimde yanımda öylece kalabilmesi. Belki de hakikaten beni iyi tanıyor. Peki neden şimdi, durduk yere Mehmet’i düşünüp durur oldum?
Birden, “Kalkalım mı artık?” diye sordu Canan. Mehmet itiraz etmedi ama içi burkuldu. Biraz daha kalabileceklerini düşünmüştü. Hesabı ödedi. Giyindiler ve ağır ağır kapıya yürüdüler. Dışarı çıktıklarında tertemiz, soğuk hava ikisini de kendine getirdi. Mehmet bir taksi çevirdi, birlikte bindiler. Yol boyunca Canan camdan dışarı baktı. İçinde, başını Mehmet’in omzuna bırakma isteği vardı ama bir türlü yapamadı. Çok eskiden olsa tereddüt etmezdi. Şimdi ise “yanlış anlaşılır mı, doğru olur mu” diye düşünüp durmaktan, zamanın içinde donup kalmıştı. Mehmet’in ise bir eli montunun cebindeydi. Bir türlü çıkarmıyordu. Avcunun içinde küçük bir kağıt parçasını sıkıca tutuyordu.
Sarı taksi yolda ilerliyordu. Dünya, Mehmet ve Canan’ın düşünmeyi bırakıp birbirlerine dönmelerini bekliyordu. Zaman, usulca, “Şimdi değil,” dedi. Sonra ekledi:
“Her şey yalnızca vaktinde olur; ne önce ne de sonra.”
Tuğba Atamer
Bu yazıyı okurken bir yerde durup derin bir nefes aldım. Sanki ben de o soğuk havada yürüyordum ama içimde başka bir sıcaklık vardı. Özellikle o “kendimi bırakmayalı ne kadar oldu” cümlesi… Çok tanıdık geldi bana. İnsan bazen güçlü kalmaya o kadar alışıyor ki, güvende hissettiği anı bile şaşkınlıkla karşılıyor.
Mehmet’in varlığının battaniye gibi örtülmesi… Çocukluk soba sıcaklığı… Orada içim yumuşadı. Çünkü galiba hepimiz hayatın bir yerinde o güven hissini özlüyoruz. Savaşmadan, tetikte olmadan, sadece “olduğumuz gibi” kalabildiğimiz anları.
Bir de o omza baş koyamama hali… Ne kadar ince bir duygu. Eskiden tereddütsüz olan bir şeyin şimdi düşünceye takılması… Zamanın insanın içine yerleşmesi böyle bir şey sanırım.
En çok da son cümle kaldı içimde: “Her şey yalnızca vaktinde olur.” O kadar sakin, o kadar kabullenen bir yerden söylüyor ki… Sanki acele etmeyin diyor, zorlamayın, olursa zaten olur.
Yazıyı bitirdiğimde içimde küçük bir kıpırtı vardı. Belki de bazı şeyler gerçekten seçilerek değil, olgunlaşarak oluyor. Bunu hatırlattığın için teşekkür ederim.
Kalbine sağlık. 🤍
Sevgili Yasemin, vaktini ayırıp okuduğun; hislerini ve düşüncelerini böyle içtenlikle paylaştığın için teşekkür ederim. Karşılık bulmak, benzer duygularda buluşmak ne hoş.
Kalbine sağlık ❤️
Bu yazı insanın içine sessizce oturuyor. Büyük cümleler kurmadan bağırmadan sade bir dille insanın kalbine oturuyor eleştirse kendini bulma yönü kahramanı bir yolculuk gibi değil de kabulleniş gibi anlatılmış hiç hesaplamalar doğal akışa Samimiyet katmış oldukça etkileyici. tabii ki okurken kendimden parçalar buldum duygular buldum çelişkiler buldum sanki bir dostum var içimizde açmışız da dertleşyormuş gibi hissettirdi
En çok da sıcaklık ve sadelik çok etkiledi beni eline sağlık kalemine sağlık Tuğbacım
Sadeliğin ve sıcaklığın sana geçmesine sevindim. Hikaye aslında hepimizin hayatındaki bir gün gibi. Sıradan.. O sıradan günlerimizin içinde bazen çok şey oluyor. Büyük bir sadelikle oluyor. Her zaman başımıza kocaman şeyler gelmesine gerek olmuyor. Sanırım ben yazılarım da o doğal ve kısa anları anlatmayı seviyorum. Değerli vaktini ayırıp yorumunu paylaştığın için teşekkür ederim ❤️