
Çizer: Hüleyde Şenlikçi
Aniden bastıran sonbahar yağmurundan kaçarak girdi ailesinin otuz beş senedir oturduğu apartmana. Kendi evinin iki sokak yanındaydı baba evi. Binanın tanıdık kokusunu hatıralarının çekmeceleriyle eşleştirerek çıktı merdivenleri Rüçhan. Çaldığı kapıyı açan annesini öptü, loş salona girip babasını kucakladı. Belli belirsiz içeri yansıyan akşam güneşi ışık oyunları oynuyordu evin salonunda.
Çocukluğunda misafirden misafire gördüğü oymalı ceviz koltuk takımı, tenzil-i rütbe ile artık günlük kullanıma geçmiş olsa da hep diken üzerinde hissettirirdi.
Üçlü koltuğa bıraktı yorgun bedenini. Sol yanındaki tekli koltukta hep sessizce oturan babasının yüzünün yarısında batan akşam güneşi, henüz ışıklar yanmadığı için diğer yarısını karanlıkta bırakıyordu. Annesi de karşısındaki tekli koltukta oturmuş her zamanki ağrılarından dert yanıyordu. Doktora gitmeye bir türlü ikna edemiyordu ama sanki o tedavi edebilecekmiş gibi, annesi ağrılarını tüm detaylarıyla Rüçhan’a anlatıyordu.
Bir yandan annesini dinlerken, bedenini güç bela koltuktan kaldırıp, kendine kahve yapmak için salonun hemen yanındaki mutfağa geçti Rüçhan. Annesinin yan taraftan gelen sesine karışan çaydanlığın nazlanan tıngırtısına daldı. Bu sabah kendi mutfağındaki haline sürüklenmişti hep aynı olan düşünceleri.
Devrik cümleler gibiydi hayatı. Hatalı veya bozuk değildi de öznesi hep en son geliyordu. Önce yüklemler, sonra çoğunlukla başkaları, en son sıra kalırsa kendisi. Noktanın bir öncesi. Sadece kendisi için, içi renksiz, dışı boyasız, sıvasıyla kalakalmış binaların boş vermişliği vardı üzerinde.
Sabah uyanır uyanmaz kahve yapmak için su ısıtıcısının tuşuna bastığında düşünürdü bunları hep. Tıpkı bu sabah olduğu gibi. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Sahi ne zaman devrik olmuştu, nerede vazgeçmişti kendinden. Suyun kaynamasıyla atan tuşun sesiyle irkilmişti Rüçhan. Ve özneden çabucak vazgeçip yüklemlere girişmişti. Hep yaptığı gibi.
Fincanına doldurduğu kahvenin kokusu üzerinde soğurken hızlıca giyinip hazırlanmış, soğuyan kahvesinden iki büyük yudum alıp, kalan kahveyi giderden boca etmeden mutfak lavabosunun içine koyup evden fırlarcasına çıkmıştı. Zaten zor bulabildiği işine geç kalması zor kurduğu bütün düzenini altüst edebilirdi.
Hayatında ilk defa kendisini önceliklendirdiği o tek anın üzerinden 5 yıl geçmişti. Aldatıldığı için Yusuf’tan boşanmaya karar verdiğinde kendisini seçmişti Rüçhan. On beş yaşına yeni giren kızı Ada ile yaşıyor, geçim derdiyle tek başına mücadele ediyordu.
Uzun yıllar büyük bir tekstil firmasının finans bölümünde kıdemli uzman olarak çalışmıştı. İşi ve dolayısıyla maaşı sayesinde boşanırken de kendisini maddi olarak güvende hissederek karar verebilmişti aslında. Boşanmasının üzerinden 1 yıl geçmeden, işyeri olumsuz piyasa koşullarını öne sürerek küçülme kararı almıştı. İşten çıkarılan yüzlerce çalışan arasında Rüçhan da vardı. Çalmadığı kapı, başvurmadığı iş ilanı kalmamıştı. Ancak tüm mesleki tecrübesine rağmen olumlu dönüş alamamıştı. İşsiz kaldığı süre boyunca kenarda kıyıda biriktirdiği ne varsa onu harcadı. Evinin kendi mülkü olması o günlerde şükür sebebiydi. Kızının yokluk çekmemesi ilk önceliğiydi. Emekli maaşlarıyla geçinmeleri neredeyse imkansızlaşan yaşlı anne babasına da elinden geldiğince destek olmaya çalışıyordu. İşsiz ve çaresiz geçen altı aydan sonra büyük bir zincir markette kasiyer olarak işe başlamıştı. Başka bir iş arayacak gücü de yoktu. Bir mücadeleye, yeniyi arayıp bulmaya dermanı da yoktu. Yeni mesai arkadaşlarının çoğunluğunu pırıl pırıl öğretmen gençlerin oluşturduğunu öğrendiğinde, kendinden çok onlara yanmıştı içi.
Bir önceki akşam Ada uyuduktan sonra annesinin sipariş listesinin üzerinde ders çalışır gibi çalışmıştı. Hangi ürün hangi markette daha ucuz araştırması en temel faaliyetlerinden birisiydi. Neyse ki bu sefer sadece 3 market dolaşarak görevini tamamlayabilecekti. Mesaisi biter bitmez annesinin siparişlerini not ettiği listeyi cebinden çıkarıp, yanına not ettiği marketleri kafasında sıraladıktan sonra hızlıca alışverişlerini tamamlamış ve rutin aile ziyaretine gelmişti.
Bu hafta sonu üniversiteden arkadaşı İlknur’u ziyaret etmek için şehir dışına çıkacağını söylediğinde çöktü karabasan göğsüne. Annesi “gitme!” deyiverdi. “Gitme mi? Neden anne?” diye sordu Rüçhan şaşkınlıkla. “İstemiyorum gitmeni” dedi annesi hiç açıklamasız ve kısa bir sessizliğin ardından ekleyiverdi “Bir kadın evini bırakıp bırakıp gitmemeli. Bak zamanında da yok şirket toplantısı var, yok arkadaşlarımla buluşacağım deyip durmasaydın Yusuf da hala dizinin dibinde olurdu.” Şaşkınlığa karışmış kocaman bir kırgınlıkla “Ne?” diyebildi sadece. Dişlerinin kenetlendiğini, ellerinin titrediğini fark etmedi bile. Bitiremediği kahvesinin fincanını nereye koyacağını bilemeden, bilinçsizce yerinden kalkıp mutfağa geçti. Kalan kahvesini döktü. Fincanı suyla çalkalayıp tezgâhın üzerine bıraktı. Oyalanacağı başka bir şey kalmayınca salona dönüp, bıraktığı yere tekrar oturdu. Gözleri yerdeki, ağırlıkla kiremit rengindeki Yörük halısına daldı. Ne anlatıyordu ki bu motifler acaba? Mesela bir erkeğin günahının sebebini de kadında arayanları mı? Kadın olmanın her musibetin sebebi olmaya yettiğini mi? Dünyanın orada bittiğine inandığı için köyün en son çitine gitmeye korkan Ünzile’lerin* hüznü çöreklendi üzerine. Eve kaçarak girdiği sonbahar yağmurları şimdi gözlerine hücum etmişti.
Ada, üst üste bastı anneannesinin ziline. Çocukluğundan beri alacaklı gibi kapı çalmaya bayılırdı. Anneannesinin içeriden gelen neşeli sesine kikirdeyerek karşılık verirdi her seferinde. Bu sefer de anneannesi kapıyı açar açmaz yüzündeki bin bir renk çiçeğin gülümsemesiyle boynuna atladı. Daha kapıdan girmeden bir av köpeği edasıyla burnunu havaya dikip, mutfaktan gelen kokuyu içine çekince, kendisine özel yapılmış böreğin kokusuna bir kez daha âşık olmuştu. Okuldan dönüşte uğramasını söylemişti anneannesi, “sana sürprizim var” diyerek. Ada bilirdi, bu sürprizler ya kek ya börek ya da yaprak sarması olurdu.
Rüçhan, çocukluğundan beri annesini memnun etmeyi bir türlü başaramayan o küçük kız çocuğunu kucaklayıp, hiçbir şey söylemeden evden çıkmak istedi. Tam ellerini dizlerine vurup kalkarken üst üste çalan zilin sesiyle Yörük halısına akıttığı gözyaşlarını elinin tersiyle alel acele silmeye çalıştı. Gelen Ada olmalıydı. Bir tek o böyle çalabilirdi kapıyı. Kendisine sadece çocukken değil şimdi bile izin verilmeyen ne varsa, biricik torun olduğu için sonsuz anlayışa tabiydi Ada. Az önce ağrılarından dert yanan annesi de maşallah zıpkın gibi fırlamıştı torununa kapıyı açmaya. Kızının cıvıltılı sesi, neşeli kıkırtılarını duymak, içindeki kara bulutları biraz olsun aralamıştı. Bu hayatta yaptığı en doğru, en gerçek tek şey, en önemli varlığı kızı, kendisini beğendirmek için uğraş vermesin diyeydi bütün çabası. Kızı onu memnun etmekle değil, kendisini mutlu etmekle meşgul olmalıydı. Ve tabii ki onun ağladığını da görmemeliydi.
Bu kez ellerini dizlerine vurup kalkarken yüzünü örten kara bulutları da dağıtıp salonun kapısından kızına “Hoş geldin neşeli kelebek” diye seslendi, sesine neşe katmaya çalışarak. “Ah annem sen de mi buradaydın?” diye cıvıldadı Ada ayakkabılarını çıkartırken. “Anneannenin siparişlerini getirmek için uğramıştım ama sizin börek partinizden haberim yoktu” dedi Rüçhan. Hemen mutfağa koşturan kızının ardından gururla baktı. Kendisi de olmak istediği ama imkân bulamadığı neşeli çocukluğun kızında hayat bulması tarifsiz mutlu ediyordu onu.
Aç küçük kurt daha masaya oturmadan tezgâhta ayak üstü atıştırmaya başlamıştı bile. Ağzında keyifle dolandırdığı lokmaya aldırmadan bir yandan da okulda başına gelenleri heyecanla anlatıyordu. Yağlı parmaklarını yalayarak masaya oturduğunda annesiyle göz göze geldi Ada. Rüçhan istediği kadar gülümseyerek baksa da küçük izci hemen görüvermişti annesinin gözlerindeki bulutları. Rüçhan, Ada’ya ne kadar yük vermemeye çabalasa da annesiyle babası boşandığından bu yana, küçük yaşına rağmen annesini güçlü tutmak için elinden geleni yapıyordu Ada. Kendi küçük dünyalarında iki kocaman yürek olarak birleştiklerini hissederdi hep. İyice büyüdüğünden beri de gözleriyle bile anlaşır olmuşlardı, kelimelere ihtiyacı olmayan muhteşem ikiliydiler.
Gözleriyle sordu annesine “iyi misin?”, başını yana eğip cevapladı Rüçhan “konuşuruz sonra”, gözleriyle de ekledi “iyi ki geldin, şimdi daha iyiyim.”
Evet şimdi daha iyiydi gerçekten de. Annesine dayamak istediği sırtını sorgusuz, sualsiz, hesapsızca kızıyla sırt sırta dayanabileceklerini bildiği için iyiydi. Rüçhan annesine ne zaman sırtını dayamak, onun gölgesinde bir soluklanmak istese ya öncesinde ya sonrasında bir bedel ödemesi gerekmişti. Ada bu ihtiyacı hissettiğinde, Rüçhan sınırsızca kendi gölgesinde dinlendirecekti onu.
Sahi neydi annesinin az önceki anlam veremediği çıkışı. Neredeyse Yusuf’un onu aldatmasının sorumlusu olarak Rüçhan’ı ilan etmişti annesi. Dikenliydi annesi, dediğinin nereye gideceğini hesap etmeyen bir kadındı. “Bir kadın evini bırakıp gitmemeli” demişti annesi, sandıkta sararmış bir parçayı ağzından çıkarıverir gibi. Öylesine.
Annesinin kendi doğruları, kendi kuralları, el alem ne der kanunları geçerliydi. Rüçhan değil 45, 85 yaşına da gelse değişmeyecekti, bu duvarı aşmasına imkân yoktu. Yerinden kalkıp Ada’nın çayını tazeledi. Çaydanlıktaki suyun azaldığını fark edip musluğu açtı. Su, sağ elinde tuttuğu çaydanlığa dolarken, sol elini beline attığını fark etti. Bedeni ağırlığı dengelemeye çalışıyordu sadece. Basit ve tek bir hareketle. Ruhunu dengeye getirmek için annesinin karşısına dikilip “Bu yaşımda senden izin alacak değilim” demek istedi. “Hem ne demek Yusuf şimdi dizinin dibinde olurdu?” demek istedi. “Sen bana ne demek istiyorsun?” demek istedi. Diyemedi. Hiçbirini diyemedi. Çaydanlığı tekrar yanan ocağın üzerine koyup, masada kızının karşısındaki sandalyeye oturdu.
Bunu babası yapsa daha mı anlaşılır olurdu? Hayır olmazdı. Ama annesinin bir kadın olarak canını bu kadar yakması onu daha da kırıyordu. Tekrar kalktı, az önce sudan geçirip tezgâha bıraktığı fincanına bu sefer çay doldurdu. İçinde kopan fırtınayı, gelmiş geçmiş bütün anne travmalarıyla yeniden paketleyip kaldırdı zihninin üzeri toz tutamayan dolaplarına. Noktadan önceki her zamanki yerine geçip, çocuk neşesini doyasıya yaşayıp ruhunu aydınlatan kızını dinlemeye devam etti.
Özlem Odabaşı Akıncılar
*“Ünzile” şarkısının sözleri Aysel Gürel tarafından yazılmıştır. Aysel Gürel, şarkının sözlerini 1962 yılında Münir Özkul ile çıktığı Anadolu turnesinin Denizli ayağında tanıştığı 11 yaşında evlendirilen Ünzile adlı kız çocuğu için yazmıştır.1986 yılında Onno Tunç’un bestelediği şarkı Sezen Aksu tarafından yorumlanmıştır. Küçük yaşta evlendirilen çocuk gelinler için bir ağıttır.