
Çizer: Ekin Aslanoğlu
Aynaya baktığında kırışmış yüzünü, yaşlılıktan çıkan lekelerini elleriyle sevdi Nemzar. Hala çok güzeldi, hala masum…
Gözlerinin yaşı gözbebeklerini aydınlatıyor, ellerinin titremesi boğazında düğümleniyor, geçen ömrüne bakar gibi bakıyordu yüzüne. Koca konakta bir tek plaktan gelen ses yankılanıyordu. Panjurdan güneş yansıyordu içeri ama o güneş bile Nemzar gibi aydınlatmıyordu etrafı.
Her zamanki gibi çok asil giyinmişti. Kırmızı rujunu sürdü leblerine, saçlarını taradı ve son bir kez daha baktı aynadaki suretine. Oturdu gramafonun yanına, en sevdiği plağı seçti. “Mendilimin Yeşili” şarkısı çalıyordu. Nemzar ise maziye dalıyordu.
Ermeni bir ailenin tek kızıydı. Nadir konulan bir isim koymuştu ailesi birtanecik kızlarına. Anlamı da zarif ruhlu, ince duygulu ve kıymetli bir kişi anlamındaydı. Ege kasabasına göçmüş ve orada yeni bir hayata başlamışlardı. Minik dar sokakları, beyaza boyalı evlerin etrafında yeşil tonlarında sarkan yapraklar, Arnavut kaldırımları ve samimi yüzlerle dolu bir kasaba.
Babası, taşındıkları bu küçük ve şirin kasabada esnaflığa devam ediyordu. Annesi ise amansız bir hastalığa yakalanmış, kafasını bile kaldıramıyordu. Ağır gelmişti annesine memleketinden ailesinden uzaklaşmış olmak. Nemzar 16 yaşındaydı. Babası saygın ve diktatör bir baba, annesi hasta çare bekleyen bir kadın…
Nemzar dünyalar güzeli bir kızdı. Dadısından başka arkadaşı yoktu. Ege’nin en nezih yerinde etrafın güzelliğine bakıp hayaller kuruyordu. Bir gün çarşıya indiğinde rıhtımda bir kalabalığa karıştı. Kaybolduğunu sanıp korkmuştu. Etrafı öyle kalabalık, hava öyle sıcaktı ki nefesi kesildi sandı. Tam o anda bir Bahriyeli çekti kalabalıktan Nemzar’ı.
Nemzar ile göz göze geldi genç Bahriyeli. Ona cebinden çıkardığı yeşil mendili uzattı, silsin diye terini.
Şaşkın gözleri Bahriyeliye bakakalmıştı. O kalabalıkta sanki her şey durmuş bembeyaz takımı ile genç delikanlı ve Nemzar vardı sanki, bir de elinde yeşil mendil. Etraftaki kalabalığa aldırmadan, nefes bile alamadan güneşin altında ikisinin de gözleri kenetlenmiş kıpırdamadan birbirlerine bakıyorlardı. Denizin dalgası durmuş, geminin sesi susmuş, insanların ayak sesleri yok olmuştu. Etraf bomboş kalmış gibiydi. Bir siren sesi geldi ve Nemzar o sesle tekrar nefes almaya başladı. Kendini toparladı. Tüm sesler geri gelmişti.
Bahriyeli “İyi misiniz?” dedi. Sesi öyle güzel geldi ki Nemzar’a, kocaman bir orkestra eşliğinde sormuş gibi hissetti bir an. “İyiyim” dedi Nemzar, teşekkür etti. Delikanlı gülümsedi. Gülünce yanağındaki gamzeler güneş gibi içine işlemişti Nemzar’ın. Öyle derin öyle güzel yakışmıştı ki Bahriyelinin yüzüne.
Elini yavaşça çekti delikanlı “Geçmiş olsun” dedi ve gülümseyerek uzaklaşırken Nemzar, “Pardon beyefendi, adınız nedir?” diye seslendi.
Tekrar güzel kıza doğru yönelen delikanlı “Ben Ayhan” dedi.
“Sizin adınız nedir?” diye sorunca “Mendiliniz, buyrun” dedi Nemzar.
“Sizde kalsın belki yine karşılaşırız o zaman alırım sizden mendilimi” dedi Bahriyeli Ayhan. Nemzar öyle heyecanlıydı ki adını söylemeden teşekkür edip uzaklaştı rıhtımdan. Yerde mi gökte mi olduğunu anlamadı, aklı başına geldiğinde gönlünü gamzeli o delikanlıya kaptırdığını anladı.
İlk defa birinin gözlerine böyle derin derin bakmıştı. Dadısına olanları anlattı. Sürekli hayaller kuruyor “onu bir daha görür müyüm?” diye ümitleniyordu.
Yeşil mendile “A” harfini işledi. Onunla yatıp onunla kalkıyordu.
Yine rıhtıma gitti bir gün. Sağına soluna bakıyor “acaba tekrar görecek miyim” diye ümitle bekliyordu. Gelen gemiden bir kalabalığın inmesi kalbinin hızlı atmasına neden olmuştu.
Denizin dalga sesi geminin siren sesine karışmış, güneşin parlaklığı gözlerini kamaştırmıştı. Ve karşısında yine o delikanlı vardı. Gamzeleri sanki kilometrelerce uzaktan görülüyor, içine neşe katıyordu Nemzar’ın. Ayhan güzel kızı hemen tanıdı ve yanına geldi gülümseyerek. Adını bile bilmediği kızı tekrar görmek onu da heyecanlandırmıştı. Yeşil mendili uzattı Nemzar Ayhan’a.
“Bende kaldı mendilin adının baş harfini işledim, seni görürüm mendilini veririm diye geldim” dedi.
Ayhan “Mendilimi böyle güzel işleyen hanımefendinin adı nedir?” diye sordu.
“Nemzar” dedi tebessüm ederek, ve gitmek için döndü arkasını.
“Ben yarın yine burda seni bekleyeceğim Nemzar” dedi Ayhan. Genç kız döndü, gülümsedi, koşarak uzaklaştı rıhtımdan. Ve böyle böyle Ayhan ile Nemzar’ın aşkı başlamıştı.
Görev gereği 1 sene gelemeyecekti Nemzar’ını görmeye genç delikanlı.
Ayhan ailesine mektup yazdığını ve sevdiği ile evlenmek istediğini söyledi. Nemzar öyle heyecanlıydı ki içi içine sığmıyor sanki gönlünde çiçek bahçesi açmış ve çiçeklerin üzerinde kelebekler uçuşuyordu. Büyük heyecan ile yatakta yatan hasta annesine anlattı önce durumu. Annesi çok mutlu oldu ve ağladı. O ağlayınca Nemzar da tutamadı gözlerindeki yaşları. Babası girdi içeri neden ağladıklarını sordu. Nemzar ise babasına aşık olduğunu söyledi sevinçle. Babası ise büyük bir ciddiyetle kim olduğunu sordu.
Nemzar anlattı onun bir Bahriyeli olduğunu. Ayhan’ın, ailelerin birbirleriyle tanışmasını arzu ettiğini söyledi. Babası sert bir tavırla “Asla kabul etmem!” dedi. Ayhan’ın bir Türk askeri olması, babasının bu izdivacı katiyen reddetmesi için yeterliydi. Nemzar’ın içindeki o koca mavi deniz bir anda çöle dönmüştü. İçinde bir damla su bile kalmamış, denizin sesi birden kesilmiş, ağaçların yaprakları dökülmüş, tüm çiçekler solmuştu sanki. Babası evden bile çıkmasına izin vermemiş annesi ise üzüntüsünden iyice hastalanmıştı. Nemzar’ın o güzel dünyası başına yıkılmıştı. Gözleri uykuya hasret kalmış, yastığı gözyaşlarının yuvası olmuştu.
Bir sabaha karşı dadısının çığlığı ile yataktan kalkıp koşarak annesinin odasına gitti. Annesinin de kendisi gibi solmuş bir gül gibi olduğunu gördü. Artık dertleştiği, onu bu dünyaya getiren annesi de gözlerini yummuştu. Bir daha açılmayacaktı o gözler, biliyordu. İçindeki çöl ise yangın yerine dönmüş sessiz bir çığlıkla yanıp duruyordu. Babasının o sert duruşu sessizliğe gömülmüş, gri mizacı siyaha dönmüştü.
Annesinin yası ve bir açıklama bile yapamadığı sevdiği gamzeli Bahriyelisinin acısı birbirine harmanlanmış, koca bir kördüğüm olmuştu yüreğinde. Acısı zamanla anılara bırakmıştı kendini. Güz geçmiş, karlar erimiş, güneş yine doğmuştu. Evde hiç ses yoktu, kahvaltı masasında sadece çatal bıçak sesi duyuluyor, duvarlar sadece çat çut sesi ile yankılanıyordu. Babası ciddiyetle gazetesini okudu ve kahvaltı masasından kalktı. Gazeteyi de masaya koyup gitti yine o sabah.
Nemzar masayı toplarken gazetede bir haber dikkatini çekti, aldı eline gazeteyi. Koca bir başlık ile “Şehit Haberi” yazıyordu. Bir asker gemisi, mürettebatı ile yanmış ve tüm Bahriyeliler şehit olmuştu.
İlkbaharın güneşi, yerini alacakaranlığa bırakmıştı. Nemzar ise isimleri okurken korkarak okuyor o isim gelecek diye aklı yerinden çıkacak gibi oluyordu. Ve o an geldi gözleri karardı. Kör oldu sandı. Ayhan GÜN de o gemide şehit olmuştu. Deprem olmuş gibi yer ayaklarından kayıyor, konağın çatısı sanki kafasına düşmüş de enkazda kalmış gibi bir acıya bırakıyordu kendini.
Zaman geçti ve bir gün babası da öldü. Nemzar’ın gözlerinden bir damla yaş gelmedi, gelecek yaş kalmamıştı. Babasının öldüğüne annesi ile Ayhan’a üzüldüğü kadar üzülememişti.
Hiç evlenmedi Nemzar. 53 yaşına geldi. Yüzünü unutmak istemediği Ayhan’ın bir fotoğrafı bile yoktu onda. Kara kalemle çizmişti hatırladığı simayı kağıda. Gamzelerini anımsıyor “bir gün unutur muyum o yüzünü” diye içten içe korkuyordu. Rüyasında ara ara görüyor, gördükçe içindeki çöle dönmüş deniz az da olsa su ile doluyordu.
Bir gün isimsiz bir mektup geldi.
“Merhaba Nemzar Hanım,
Ben Ayhan GÜN’ün yeğeni Tarık. Sizi 2 gün sonra rıhtımda bekleyeceğim,
Vermem gereken bir emanet var.
Saygılar.”
Yazıyordu.
Gramofonda “Mendilimin Yeşili, ben kaybettim eşimi” şarkısı çalıyordu. Derinlere dalan Nemzar, kendine geldi ve kalktı ayağa. Şarkı çalmaya devam etti ama o çıktı konaktan ve rıhtıma gitti.
Rıhtımda bir genç, Nemzar’ı bekliyordu.
Nemzar sanki önceden görmüş gibi hızlı adımlarla Tarık’ın yanına gitti. Öyle çok benziyordu ki Ayhan’a. Tarık da anladı onun Nemzar olduğunu. Hal hatır sorduktan sonra bir kutu çıkardı ve Nemzar’a uzattı. Bu emaneti ona vermesi gerektiğini söyledi ve saygılarını sunup uzaklaştı.
Kutuyu büyük hüzünle açtı Nemzar. Okunmamış mektuplar vardı. Ve mektupların altında yeşil mendili… Tek bir “A” işlediği o mendilin yanına bir “N” daha acemice işlenmişti…
Nemzar gözünün yaşını sildi o mendile. Ve bir gemi yanaştı rıhtıma. Tanyeri denize yansımış, dalgalara eşlik ediyordu. Gemiden gencecik Bahriyeli delikanlı indi. Gamzeleri güneş gibi doğmuştu yine. Nemzar’ın elinden tuttu. Bu sefer hiç bırakmadı.
Ebru Kürya Diler
Merhaba sevgili Ebru ve değerli “Anlatıcı” ailesi. Daima başarılar diliyorum hepinize.
Ebru’nun bu öyküsünü de keyifle okudum. Çok akıcı yazılmıştı. Böyle yormayan şeyleri çok seviyorum. Ben biraz bilinçli olarak yorucu yazılar yazmayı seven biriyim ama okurken değil 🙂
Bu yazıda ikinci olarak da yapılan betimlemeler çok hoşuma gitti. Tertemizdi.
Nemzar’ın başına gelenler ve Nemzar alışılagelmiş bir yapıyı temsil ediyordu bunu belirtmem gerekir. Ama bunu şu çok güzel tamamlıyordu: Nemzar’a inanmamız! Evet ben Nemzar’a inandım. Sanki romanını okumuş, filmini izlemiş ya da bilen birinden gençten Nemzar diye biri varmış da onu dinlemiş gibi hissettim.
Her yazı bir sonrakine gıpta etsin! Devam!
Canım ablam, kalemine sağlık… 🤍
Nemzar’ın hikâyesi yüreğime dokundu. Aşkı, sabrı ve o zarif bekleyişi öyle güzel anlatmışsın ki okurken hem gözlerim doldu hem içim ısındı. Yeşil mendil detayı hâlâ aklımda… Ne kadar naif, ne kadar derin bir hikâye. Senin kalemin gerçekten çok özel. 🌿