Karşılaşmalar

Çizer: Ekin Aslanoğlu

Bir önceki hafta sonu Ankara’nın soğuğuna ve griliğine inat, bugün İstanbul’da hava sıcacıktı. Gökyüzünde tek bir bulut yoktu. Mavilik, olanca huzuru ve dinginliğiyle şehrin üzerini kaplamış; insanlar çoktan şehre kendini bırakmıştı. Metroya geldiğimde saat 11.00’di. “Niye bu kadar erken yola çıktım ki?” diye düşündüm. Biraz metroda oturup zaman geçirmeye karar verdim; erkenden gitmek istemiyordum. Havanın sıcaklığına güvenip koyu kırmızı, uzun elbisemi giymiştim. İnce kumaş, metronun serinliğinde içimi ürpertti. Ceketim yanımda duruyordu ama giymedim; bu ürperti bana iyi geldi. O sırada istasyona koşarak bir kadın girdi; metronun kapıları yüzüne kapandı. Sarı çizginin ardında öylece kaldı. Bir süre gözlerimi ondan alamadım. Neredeyse kalkıp yanına gidecektim.

Ayağında mavi terlikler vardı; en sevdiğim renkti. Siyah dökümlü pantolonunun aynısından bende de vardı. Arkasını döndüğünde göz göze geldik; bir an bakıştık. Bir eli boynundaki beyaz taşlı kolyesinde; ağlamak üzereydi. Yavaşça yürüyüp yanımdaki banka oturdu. Başını yere eğmiş, elleri yanaklarında, üzgün duruyordu. Derin bir nefes aldım. İçimde taşıdığım kırgınlık ve öfke yeniden yükseldi. Bir sonraki metroya sekiz dakika vardı; muhtemelen ona da binmeyecektim. Bir kitapta okuduğum cümleyi hatırladım: “Kırılarak açılan bir kalp, tüm evreni içine alabilir.” Son iki ayda hayatımda ne çok şey değişmişti.

Bundan tam bir hafta önce, Ankara’da gökyüzü şehrin üzerini olanca ağırlığıyla örtmüştü. Çiseleyen yağmurla sessizlik şehre damlıyor; her yeri boyuyordu. Ağaçlar yeşilliğini tam olarak kaybetmemişti ama eski canlılıkları da yoktu; sakince salınıyorlardı. Sezen, peluş sabahlığına sıkıca sarılarak pencerenin önünde durdu. Derin bir nefes aldı. Havayı içine çekti; havanın içindeki yumuşaklığı hissetti. Bu sabah erkek arkadaşı gelecekti. Uzun zaman sonra ilk defa bir erkek arkadaşı vardı. Çok yakın bir arkadaşı hariç kimseye bahsetmemişti; anlatmak için erkendi. Sezen Ankara’da yaşıyordu; Harun ise İstanbul’da. İki ay önce bir doğum günü organizasyonunda tanışmış ve birbirlerine daha ilk günden beklenmedik bir yakınlık hissetmişlerdi.

Across The Universe, arka planda usulca çalıyordu. Fiona Apple’ın yumuşak sesi ve taze demlenmiş kahve kokusu birbirine karışıyordu. Açık balkon kapısından giren ılık rüzgar, adaçayına boyanmış duvarlara sızıyor; içerideki uğultuya karışıyordu. Harun, yanındaki arkadaşıyla sohbet ederken odanın enerjisi birden değişti. Biri gelmişti; gelişiyle birlikte ortamdaki sakinlik yerini kocaman seslere bırakmıştı. Harun değişime sebep olan kişiyi görmek için kafasını çevirdi ama kalabalık izin vermiyordu. Derken kalabalığın arasından kızıla çalan kahverengi saçlarıyla bir kadın çıktı. Kahkahalar arasında yanındakilere bir şeyler söylüyordu. Birden göz göze geldiler. Sezen başını çevirdi, arkadaşlarına döndü. İkisi de birbirini merak etmeye başlamıştı. Sezen, adamın bakışlarının sıcaklığını sırtında hissediyordu. Yanılmıyordu. Harun sık sık dönüp Sezen’e bakıyor, onu inceliyordu. Ev sahibesi Selin, Sezen’in elinden tutup onu Harun’un olduğu yere götürdü. “Bak işte,” dedi gülerek. “Hep bahsettiğimiz arkadaşımız. Ankara’ya taşınan, Sezen.” Sonra Sezen’e döndü: “Bu da Harun; sen gittikten bir süre sonra bizim şirkette başladı.” Sezen, Harun’a elini uzattı, başını belli belirsiz yana eğip hafifçe gülümsedi. O günden sonra aralarındaki mesafeye rağmen konuşmaya, mesajlaşmaya devam ettiler. Sohbetleri saatlere yayılmaya başladı. İki hafta sonra Harun, Sezen’i görmek için Ankara’ya gitti; ardından Sezen de İstanbul’a. Harun ilk görüşte aşka inanan, tutkulu bir adamdı. Oysa Sezen için sevgi ve aşk, zamanla güçlenen bir bağ demekti. Sezen’in zamanla derinleşen bağı ile Harun’un hızı birbirine tezattı.

Sezen başını pencerenin çerçevesine dayadı. Mevsim sadece odaya değil, iliklerine yayılıyordu. Harun’dan gerçekten hoşlanıyordu; kalbinin onun yanında yumuşadığını hissediyordu. Ama aynı kalp, geçmiş tecrübelerin ağırlığını taşıyordu, temkinliydi. Arkadaşlarının, “Artık güvenilecek birini bulmak o kadar zor ki; çoğunun aklı başka yerde,” diye dert yandıkları anlar geldi aklına. Doğruluk payı vardı belki, ama gerçeğin yalnızca bundan ibaret olduğuna inanmıyorum, diye düşündü. “Ömür boyu kalbimi saklayamam; kırılmaktan korkarsam, güvenemezsem nasıl sevebilirim?” diye fısıldadı. Harun’la düşüncelerini ve duygularını paylaşmayı düşündü fakat regl olmasına sadece birkaç günü kalmıştı. Konuşmak için uygun bir zaman değildi; enerjisinin azaldığını, duygularının yoğunlaştığını hissediyordu. Önemli konuşmaları bu dönemde yapmamaya dikkat ederdi. Sezen pencerenin önünde bunları düşünürken Harun, büyük bir neşe ve heyecanla apartmana girdi. Zili çalmak üzereyken yerinde duramıyordu.

Islık çalarak üşümüş ellerimle zili çaldım. İçeriden ayak sesleri yaklaşıyordu. Nefesimi tuttum. Kapı açıldığında Sezen, tam karşımdaydı. Kahverengi gözlerinin derinliğinde bir an kayboldum. Dünyanın bir ucuna saklanmış, henüz keşfedilmemiş gizli bir kuyuydular. O bakışlar beni hem etkiliyor hem de içten içe korkutuyordu. “Günaydın,” diyerek elimdeki poşeti gösterip içeri girdim. “Gelirken şu arkadaki fırına uğradım, sıcacık ekmek aldım. Kahvaltıda nasıl iyi gider! Sen çay demledin mi?” diye sordum. Cevap vermesini beklemeden yanağına bir öpücük kondurup heyecanla ve özlemle sarıldım. “Dün gece neredeyse hiç uyuyamadım. İki haftadır bugünü bekliyordum. Sen nasılsın, beni özlemedin mi?” diye sordum. “Özledim tabii ki, hoş geldin,” dedi gülümseyerek. Ama sesinde beklemediğim bir sakinlik vardı. Bu durgun hali, içimdeki heyecanı bastırdı. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi, “Ben de gece az uyudum. Biraz kendi halimdeyim, havadandır belki.” diye cevap verdi. “Nasılsın, yolculuk nasıldı?” diye ekledi.“Anladım, iyiyim, yol her zamanki gibiydi; biraz yoruldum o kadar,” dedim ama gerçekten anladım mı emin değilim. On beş gündür görüşmüyoruz, beni görünce verdiği tepki bu mu? En azından sevinmiş gibi yapabilirdi. Aramızdaki heyecan daha şimdiden böyle mi olacak? diye düşündüm. Bu düşüncelerimden Sezen’e bahsetmedim. Birlikte kahvaltı hazırlamaya başladık.

Harun, o sabah erkenden yola çıkmıştı; yol boyu karşılaşmalarının hayalini kurmuştu. Sezen kapıyı açacak, birbirlerine sarılacaklar, öpüşecekler, gülüp eğleneceklerdi. Oysa ki bu karşılaşma, onun hayalindeki gibi olmamıştı. Sezen’in gerçeği, Harun’un hayallerini bir anda yok etti. Hayal ve gerçek karşılaştığında, karşısında durabilmek cesaret isterdi. Harun, Sezen’le aklından geçenleri konuşmadı. Zamana bırakmaya karar verdi. O hafta sonu Sezen de, Harun’la konuşmak istedi, bir türlü yapamadı. İki kalp konuşmak yerine susmayı seçti. Oysa bir cümle dile gelse, birbirlerinin kalplerine dokunacaklardı. Duyguları ve düşünceleri dışında her şeyi konuştular. Dışarıda hava, tüm hafta sonu boyunca gri kaldı.

Harun pazar akşamı eve döndükten sonra Sezen’e mesafeli davranmaya başladı. Mesajları artık çok daha kısaydı. Harun’un kafası karışıktı. Sezen’le tanıştığı gün onu hayalinde bambaşka bir yere koymuştu. Birlikte geçirdikleri hafta sonunun ardından Sezen’e olan hislerinin o kadar güçlü olmadığını düşünmeye başlamıştı. Aralarındaki kilometrelerce mesafeyi gözardı edebilmeleri için daha yoğun duygulara ihtiyaçları vardı. Harun’un değişen tavrını Sezen hemen fark etti; önce bir şey söylemedi. Ama dayanamayıp ikinci gün bir mesaj attı, neler olduğunu sordu. Harun, kafasının karışık olduğunu yazdı. Sezen, konuşmak ve ne olduğunu anlamak istedi, Harun’u kaybetmek istemiyordu. Harun’un “Bilemiyorum, belki de senden yeterince hoşlanamadım. Yani aramızdaki mesafeyi aşacak kadar… Tekrar görüşmek için artık o kadar heyecanlı hissetmiyorum.” sözleri suratına tokat gibi indi. Harun yarım kalan hayalleriyle; Sezen kırılan kalbiyle baş başa kaldı.

Harun’la görüşmeyeli iki gün oldu. Televizyonu açıp koltuğa uzandım. Daha iki aydır tanıdığım bir adamın kalbimi böylesine kırmış olması tuhaftı; canım acıyordu. Aynı anda öfke bedenimi yakıyordu. “Kendine iyi bak.” deyip kibarca çekip gitmeme kızıyordum. Birkaç kısa mesajla her şeyin bitmiş olmasına dayanamıyordum. Karşısına geçip ağız dolusu küfürler savurmak, suratının ortasına okkalı bir tokat atmak, sonra da arkamı dönüp gitmek istiyordum ama yaparsam deli derler, değil mi? “Her şey gönlünce olsun.” demiştim bir de; tam bir aptal gibi. İçimden “Umarım sürünürsün.” diye geçirdim, ama böyle dilekleri içtenlikle kurmakta beceriksizim. Tamam… En azından bir-iki yıl sürünsün; sonra yine mutlu olacaksa olsun. Bir insan birinden nasıl bu kadar hızlı soğur? Benden hoşlanmamaya elbette hakkı var ama kararsızlığını gerçekten bir anda mı fark etti? Hem de onca paylaşımdan sonra… Keşke o partiye hiç gitmeseydim. Allah’ım, kafamın içinde kavga etmekten yoruldum. Sanki öfkemi dindirmeye gücü varmış gibi bir sigara yaktım. Ardından telefonumdan tüm konuşma geçmişimizi, fotoğraflarımızı ve Harun’un telefon numarasını sildim. Görmek canımı daha çok acıtacaktı. Hala son aramalarda numarası duruyordu; henüz oradan da silmeye cesaretim yoktu. Telefonu elimden bıraktım… Televizyon açıktı ama ben ekrana değil, boşluğa bakıyordum. Üzüntüm ve öfkem birbirine karıştı; gözlerim doldu, yaşlar süzülmeye başladı. O sırada telefon çaldı. Gözyaşlarımı silip doğruldum. Ekranda “Melis” yazıyordu. Konuşmak istemiyordum ama yine de açtım. Hafta sonu İstanbul’da buluşacaktık; detayları anlattı, ben de hiçbir şey olmamış gibi sohbet ettim. Cumartesi en geç 12.00’de Nazım Hikmet’te buluşmak üzere sözleştik. Telefonu kapatınca hava durumuna baktım; İstanbul’da hafta sonu güneşli ve sıcak görünüyordu.

İlerleyen günlerde Sezen birkaç kez Harun’a yazmak istedi ama yazmadı. “Senden yeterince hoşlanamadım,” diyen birine yazmaya gururu izin vermedi. Harun ara sıra Sezen’i hatırladı. “Bizden zaten olmazdı,” diye düşündü. Telefonundaki flört uygulamasında profilleri sağa sola kaydırarak günlerini geçirmeye devam etti. Bazen içinde ufacık bir ses, “Acaba yanlış mı yaptım, benim için doğru kişiyi kaybetmiş olabilir miyim?” diye soruyordu. Sesin yeterince yükselmesine hiç izin vermedi. Bir yıl içinde iki kez aynı şehirde karşılaştılar ama ikisi de birbirini fark etmedi. Sezen, arkadaşlarıyla buluşmuş, Kadıköy barlar sokağında yürüyordu. Harun ise aynı sokakta arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Sezen başka yöne, Harun başka yöne bakıyordu. Başka bir gün, ikisi de aynı vapurdaydı; biri alt katta, diğeri üst katta… Hayat böyleydi, bazı karşılaşmalar yarım kalırdı, gerçek bu kadardı.

Sezen’in kırılan kalbi zamanla iyileşti, sonbahar bitti; kış ve ilkbahar da geçti. Yaz, yüzünü yavaş yavaş göstermeye başlamıştı. Sezen, elinde çok sevdiği lacivert kabin boy bagajıyla 211 numaralı kapıyı arıyordu. Uçağı sabah 07.55’te kalkacaktı, henüz rötar yoktu. Havalimanı umduğundan daha sakindi; buna şaşırmıştı. Yavaş yavaş yürürken 211’i gördü. Oturma alanında henüz birkaç kişi vardı. Gözüne ilk kestirdiği yere ilerledi, oturup bagajını yanına aldı. Çantasından kulaklığını çıkardı. Müzik dinlemek istemediğini fark etti, kulaklığı tekrar çantasına koydu. Kafasını sola çevirmiş, büyük camekandan dışarıdaki manzaraya bakıyordu. Ankara’dan iki gün önce gelmişti; Fethiye’de yapılacak bir kampa katılacaktı. Biletini Sabiha Gökçen’den almıştı. Yanında bir hareketlilik oldu. Bir kadın ve bir erkek, yanındaki koltuklara oturdu. Sezen’in aklı başka bir yerdeydi ama bir an, yanında konuşan kadınla erkeğin kullandığı birkaç kelime kulağına çalındı: Kayaköy, kamp…

Sezen başını sağa çevirdi. “Çok özür dilerim, bölüyorum ama istemeden duydum. Siz de mi Fethiye, Kayaköy’de yapılacak kampa gidiyorsunuz?” Kadın gülerek Sezen’e baktı. “Ah! Evet. Yoksa siz de mi?” Sezen gülümseyerek “Evet,” dedi. “Benim adım Hande, bu da kuzenim Engin.” Sezen, Engin’e baktı. Engin, “Çok memnun oldum,” diyerek elini uzattı. Sezen’in eli alandaki klimalar nedeniyle serindi. Engin’in elleri ortamın serinliğine rağmen sımsıcaktı.

Engin ve Sezen’in bu ilk temasında, onların henüz fark etmediği; zamanla büyüyecek bir şeyin tohumu ekildi. Çok eski zamanlardan beri birbirini arayan atomları, birbirleriyle konuşmaya başladı. Bedenlerinin içinde farkına varamayacakları kadar küçük bir kimyasal reaksiyon başladı. Bu, ikisinin yeryüzündeki ilk karşılaşmasıydı. Hande, Sezen’e dönüp sorular sormaya, kamp hakkında konuşmaya başladı. Sezen, içinde Hande’ye karşı bir sıcaklık hissetti. İkisi de aylar önce bir sabah bir metro durağında karşılaştıklarını hatırlamamıştı. Hiçbir zaman hatırlamayacaklardı. Kimi karşılaşmalar yarım kalmışlık hissi verir, kimileri tamamlanmışlık. Her biri görünmeyen ağlarla birbirini besler ve birbirine bağlanır. Bazıları ise köklerini çok daha derine salar.


Yıllar sonra sıcak bir yaz günü, Sezen ve Hande Ayvalık’ta küçük bir kafenin bahçesinde oturmuş, sohbet ediyorlardı. Engin, bir yıl önce aniden geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmişti. Engin’in gidişinden sonra Sezen ilk defa şehir dışına çıkmıştı; kalbi hala yastaydı. Soğuk sodasından bir yudum aldı. O sırada karşı masada oturan adamı fark etti. Adamın saçları ve sakalları beyazdan griye çalıyordu, güneş ışığı yüzündeki çizgileri ortaya çıkarmıştı. Sezen bir an duraksadı, bu yüzü tanıyordu. Harun’un gözleri, Sezen’den ayrılmıyordu. Rüzgar usulca esmeye devam ederken Sezen bakışlarını çevirdi.


*Bu öykü, “Sarı Çizginin Ardında Sessiz Bir Karşılaşma”da başlayan yolculuğun devamıdır.*

Tuğba Atamer

“Karşılaşmalar” için 6 yorum

  1. Özlem Sivas Gül

    En heyecanlı kısmını okurken birden yazı bitti.
    Su an yarım kaldım 🙂
    Merakla yazının devamını bekliyorum 🙂

  2. Yasemin Korkmaz

    Sevgili Tuğba,
    Öykün yine çok akıcı, sürükleyici ve merak uyandırıcı. Ankara’nın griliğiyle İstanbul’un açıklığı, metroda üşüyen beden, elbiseye değen serinlik gibi ayrıntılar okuru hemen sahnenin içine çekiyor. Sezen’in durup nefesine, bedenindeki duyuma ve içinden geçenleri fark edişi çok sahici; okurken kendimden çok şey buldum. Karakterler tek boyutlu değil; Harun’un heyecanı, Sezen’in temkini ve ikisinin de susmayı seçmesi çok gerçekçi. İlk öykünü de okumuştum; bu metni okurken de aynı tanıdık hissi yaşadım. Sanki anlattığın dünya yavaş yavaş genişliyor ve ben de onun içinde kalmak istiyorum.

  3. Saime Korkmaz Ceylan

    Sevgili Tuğba’cığım,
    Evvela yüreğine, ifadene, kalemine sağlık olsun.
    Öykünde kalbimi kucaklayan pek çok cümlen vardı. Biri de “Kırılarak açılan bir kalp, tüm evreni içine alabilir” di.
    Muhakkak ki bir kalp ancak içerden açılır.
    Hayatımıza dahil olmuş tüm insanlar bizi, biz yapmak için…
    Gelir ve giderler. Kim bilir belki yeniden gelirler… Yahut gelseler de bulduğu geçmişteki biz değilizdir.
    Bir önceki hikâyenin devamı olduğunu fark etmekle birlikte devamı geleceğini de ümit ediyorum.
    Yenilerinde buluşmak dileğiyle arkadaşım🌹🙏🏻

  4. Sevgili Tuğba’cığım,
    İlk hikayeni okumuştum, devamı da çok güzel. Hayatımızın içinde fark etmeden ne çok karşılaşma, karşılaşamama yaşıyoruz kim bilir. Herkes sevdiğine duygularını açıkça söylemeyi, heyecanını göstermeyi başarabilse hayatlar bambaşka olurdu belki.
    Ben de bu hikayenin devamını merakla bekliyorum.🤗🌸

  5. Çok etkilendim ve devamını büyük bir heyecanla bekliyorum. Engin’in ölümünü beklemiyordum başka bir satırda öldü 🙂

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top