
Çizer: Ekin Aslanoğlu
İstanbul’un en gözde semtlerinden birinin en bilinen sokağındaydım. Köşedeki çiçekçiler çocukluğumdan beri hep oradaydı sanki. Bir de simitçi. “Bazı şeyler hiç değişmiyor” diye düşündüm. Aslında çok şeyin değiştiğini biliyordum. Çiçekçinin arkasında kalan binanın önüne masa ve sandalye atıp, muşambadan paravan ile kaplamışlardı. Onlar yoktu eskiden. Artık mimari estetik önemsenmiyor, herkes daha çok kazanmanın derdinde. Simitçi ve çiçekçileri ardımda bırakıp sokağın içine doğru ilerlemeye devam ettim. Telefonuma not aldığım apartmanın adını ararken gözüm birkaç binaya takıldı. Eski İstanbul’dan kalma nadide bir sokak olduğu apartman isimlerinden de anlaşılıyordu. Hacı Bey, Fethiye Hanım, Arif Bey… Binaların mimarisi gibi isimlerinde de nezaket vardı eskiden. Büyük büyük dedem ikinci karısına apartman yaptırmış, karısının adını binaya vermişti. Bunu anımsayıp gülümsedim.
Evet, çok şey değişti, ben de değiştim. Bu bazen ızdırap veriyor. Çünkü çevrende anlaşılamıyorsun bazen. Bunları düşünürken aradığım adrese gelmiştim. Apartman kapısının önünde, elim titreyerek yazılı isimleri taradıktan sonra bir an duraksayıp zile bastım. Biraz daha zaman kazanırım diye asansöre binmedim. Merdivenleri ağır ağır çıktım. “Psikiyatriste gelmek de varmış kaderimde” diye iç çektim. İkinci kata vardığımda artık kaçamayacaktım. Prof. Dr. Nusret Arslan’ın kliniğindeydim. Asistan hanım kapıda beni bekliyordu, “Merhaba, ben Elif”. Gülümseyerek “Hoş geldiniz Elif Hanım” dedi, beni içeri aldı. Erken gelmiştim. Bekleyen bir kişi daha vardı. Köşedeki berjere geçip oturdum. “Çok beklemesem bari” dedim içimden.
Prof. Dr. Nusret Arslan’ın kliniği sade mobilyalar ile döşenmişti. İki berjer, bir üçlü ve bir ikili koltuk vardı. Koltukların ortasındaki genişçe kare sehpanın üzerinde sanat, seyahat ve moda dergileri duruyordu. Bir bekleme salonunda olabilecek her şey minimalist dekorla buradaydı. Elif’in dikkatini çeken ise duvarda asılı tablolar oldu. İstanbul konulu tablolarda Haliç, Beyoğlu, Adalar resmedilmişti. Elif, “Ne kadar büyüleyici. Orijinal mi acaba bu tablolar?” diye aklından geçirdi. Kulaklığını takıp müziğin sesini ayarladı. “Gerçektir herhalde, koskoca profesör sahte tabloyu kliniğinin duvarına asacak değil ya” diye kendi sorusunu yanıtladı içinden. Gülmüştü, karşısında oturmuş beklemeye devam eden kadınla göz göze gelince sesli güldüğünü fark etti. Kadın da ona gülümsemişti. Gri ceketinin önünü iliklemiş, deri koltuğun üzerinde oturuyordu. Tedirgin bir hali vardı sanki. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Onun da beklemeye tahammülü azdı anlaşılan. Belki acelesi vardı, belki anlatacaklarını bir an evvel anlatıp rahatlamak istiyordu. Nihayet bir hareketlilik oldu, profesörün kapısı açıldı. İki adam odadan dışarı çıkmıştı. Nusret Bey’in gür ama şefkatli sesi salona kadar geldi. “Haftaya bekliyorum Hakan Bey, görüşmek üzere” dedi. El sıkıştılar. Hakan kapıdan çıkmak üzereyken asistan, bekleyen kadını doktorun odasına davet etti. Kadın gri ceketinin önünü açıp iç çekerek odaya doğru ilerledi. Koşar adımlarla aşağı inen Hakan kendini sokağa atınca derin bir nefes aldı. Çıkarken gözü bir an Elif’in aynadaki yansımasına takılmıştı ama göz göze gelmemişlerdi. Bir sigara yaktı, iki nefes içine çekti. Sigarasını söndürdükten sonra sokağın başına doğru ilerledi. Caddeye çıktı. Biraz durup soluklandı. Sağ elini boynundaki dövmesinin üzerinde gezdirdi. Yıllar önce askerden döndükten sonra yaptırmıştı. Taksi çevirmeyi düşündü, vazgeçti. Sonra cadde boyunca uzun uzun yürüdü.
Bu kliniğe gelmek genelde güvende hissettirse de bazen beni zorluyor. Bazı günler aynı şeyleri anlatıp duruyormuşum gibi geliyor. Kız kardeşim geçen sene öldü, dayım ise altı ay önce. İkisi de kalp krizi. Annem demans hastası. İnsan bu hayatta en son evladını unutur sanırdım. Yanılmışım. Annem hep dayımı soruyor. “Hakan, oğlum, abim nerede? Neden gelmiyor? Ne oldu?”. Her defasında farklı kalıpta benzer sorular… Çok ağlıyor dayımı hatırladıkça. Evladını kaybettiğini ise tam idrak edememiş olmalı. Aynı karından doğmak başka bir bağmış demek ki ya da annem bu şekilde yaşıyor duygularını. Bilemiyorum. Ben de o sormadan konuşmuyorum yanında, ne sorarsa o kadar anlatıyorum. Ama zormuş, insan kendi derdini unutuyor, acısını yaşayamıyor sanki. “Ben de unutur muyum bir gün her şeyi? Kardeşimin kaybını unutur muyum? İstiyor muyum unutmak? Peki unutmaya fırsat kalmazsa, bana da bir şey olursa aniden?”. Bu kaygılarımı sıraladım Nusret Bey’e. “Hakan Bey” dedi, gözlerime bakıp, “Zaman ne gösterir bilemeyiz. Hatırlamayınca kaygı da azalabilir bazen”. Ah zalim zaman, geçmiyor bazen. Kendimi dışarı zor attım. İçeride bekleyen kadının aynadaki yansıması kapıdan çıkarken dikkatimi çekti. Dalgın gibiydi, beni görmediğini düşündüm. “Buraya gelen herkesin derdi acısı türlü türlü” dedim içimden, merdivenleri koşar gibi inerken. Güneş ışığına kavuşmaya, sokaklarda olmaya ihtiyacım vardı. Kalabalığa karışıp fark edilmez olma hissi biraz rahatlattı beni. Nereye gideceğimi bilmeden uzun süre yürüdüm, ayaklarım bedenimi zorlukla taşıdı yol boyu. Açlıktan bayılmak üzere olduğumu fark ettim. Dün öğlenden bu yana bir şey yememiştim. Üzgünken iştahım olmaz hiç. Biraz soluklanmak için bulduğum ilk kafeye attım kendimi. Bir tost ve çay söyledim, hızlıca yiyip dışarı çıktım. Orada da kalamamıştım, eve gidip kendimi koltuğa bırakmak istiyordum.
Elif metro durağına gelmiş, sarı çizginin ardında treni bekliyordu. Kestane rengi dalgalı saçları, yeşil renkli paltosunun üzerinde omuzlarından aşağı dökülmüştü. Çivit mavisi gözleriyle etrafı süzüyordu. Makyajı dağılmış, gözleri kızarmıştı. Üzerinde seans sonrası sersemlik hali vardı. İlk günün bu kadar zor geçeceğini tahmin etmemişti. Birkaç metre ötedeki uzun boylu, esmer, gür saçlı, boynunda dövmesi olan adam dikkatini çekti. Klinikte gördüğü Hakan Bey’di. “Beni mi takip ediyor?” diye düşündü kısacık bir an. “Sanmam, tesadüf olmalı. Ahh, bu şüpheci halim… Yanına yaklaşsam yanlış anlaşılır mı acaba?” diye düşündü. Yanına doğru birkaç adım atarken tren gelmişti. Şansına boş yerler vardı. Gidip adamın yanına oturdu. “Merhaba, ben Elif. Sizi bugün Nusret Bey’in yanında gördüm” dedi. Tanımadığı adama bu kadar rahat yaklaştığına kendi de şaşırmıştı, belki de tanıyordu. O his gelmişti içine, aynı psikiyatriste gitmenin sırdaşlığı gibi bir his. “Ahh, evet. Kusura bakmayın, fark etmemişim. Hakan ben, memnun oldum”. Böyle tanıştılar. 10 durak yolları vardı. Hakan, “Siz ilk defa mı geldiniz Nusret Bey’e?” dedi, merakını içinde tutamayarak. Elif’in ağzından, nasıl olduğunu anlamadan, kelimeler dökülüverdi. Eşinin 5 sene önce pandemide vefat ettiğini, iki çocuğu olduğunu, birkaç sene sonra Zonguldak’a ailesinin yanına gidip yerleşmek istediğini ama çocukların okulunu beklediğini sıraladı. “Bazen canım hiç istemese de iyi olmak için dışarı çıkıyorum. Çocuklar büyüdüler, artık biraz yalnız bırakabiliyorum. Bana çok düşkünler ama arada yalnız kalmaya da alışmaları gerek. Biri 15, diğeri 7 yaşında. Babaanneleri Sarıyer’de, bir yıldır görüşmüyor bizimle. Küstü, nedenini anlayamadık. Zonguldak’a sık sık gitmeye çalışıyoruz çocuklarla. Büyük kızım liseyi bitirince oraya yerleşiriz. Şimdi zor, çocukların düzenini bozamam” diye anlattı da anlattı. Birkaç durak sonra karşılarına yaşlıca bir adam gelip oturunca aralarında bir sessizlik oldu. Elif, susunca “Çok mu konuştum?” diye düşündü. Dudaklarını ısırdı. Bir mahcubiyet hissi gelmişti yine ama rahatlamıştı da. Bugün ne çok konuşmuştu. En çok ihtiyacı olan şey buydu belli ki. Hakan, Elif’in karşı camdaki yansımasına baktı. Gözleri yerdeki bir noktaya odaklanmış gibiydi. Sağ eliyle yanağına düşen saç tutamını kulağının arkasına alışını izledi. Elif’e sarılıp, “Yalnız hissetme kendini. Seni anlıyorum. Kendini iyi hissetmek için çabalamak önemli” demek istedi ama yapamadı. Tanımıyordu ki kadını, belki de sadece birinin dinlemesine ihtiyacı vardı. Hem ne diyeceğini bilemedi hem de bugünkü seansta çok bitkin düşmüştü. 10 durak geçivermiş, trenden inip aktarma noktasına birlikte yürümüşlerdi. Hakan, “Memnun oldum. Yakında tekrar karşılaşırız umarım” dedi. Elif ise biraz mahcup bir ifadeyle “Ben de memnun oldum. Görüşmek üzere” diye yanıtladı. El sıkışıp ayrıldılar. Elif’in ardından kısa bir süre baktı Hakan, burnunda hafif bir sızı hissedip iç çekti. Elif ise ardına bakmak istemiş yapamamıştı. Baksa belki göz göze gelirlerdi. Ayrıldıktan sonra Hakan’ı konuşturmadığını, bir şey sormadığını fark etti ama o gün için artık çok geçti. “Hayat uzun. Kim bilir belki de kısa. Ama elbet bir gün…” diye geçirdi kalbinden.
Kalabalığa karışıp yollarına devam ettiler. İkisinin de aklındakiler ve söyleyemedikleri havaya karışıp uğultuya dönüşüverdi. Orada asılı kaldılar. Kimse fark etmedi, ikisinden başka.
Her şeyin bir zamanı vardı. Elbet…
Nihan Makaskesen
Sevgili Nihan, evvela kelâmına ve gönlüne sağlık olsun. Elif’in iç sesleri ne kadar da insani değil mi…
Hikâyenin sonunda “Elbet bir gün buluşacağız” şarkısı canlandı içimde. Belki bu hikâyenin devamı gelir ve Elif ile Hakan yine karşılaşır, bu sefer Hakan çok konuşur🤗
Yeni hikâyelerde buluşmak dileğiyle🌹🙏🏻
Sevgili Saime, hikayenin sendeki hislerini okumak mutlu etti. Teşekkür ederim. Belki devamı gelir, belki karşılaşırlar🤗 Sevgiyle🌹