
Çizer: Hüleyde Şenlikçi
Griye çalan bir gökyüzü uzaklardan daha fazla bulutu çağırıyordu. Mevsim, yazın parlak rengini silerek sonbahara dönmeye başlamıştı. Şehirde kalan tek tük ağaçlar artık yeşil elbiselerini çıkartmış, sarının her tonunu barındıran cıvıl cıvıl elbiselerini giymişti. İlçenin ayakta kalan emektar hastanesi, bu ağaçlara ev sahipliği yapan nadir alanlardan birisiydi. Hastane bahçesinde esen rüzgar, ağaçların özenli elbiselerinden dökülen yaprakları romantik bir müzik eşliğinde bahçenin içinde gezdiriyordu. Gezinti esnasında bazı yapraklar, yeni boyanmış bir çift siyah ayakkabının dibinde birikmeye başlamıştı. Gideren yükselen kuru yaprak dağı, yere sabitlenmiş yorgun ayakkabıları geçerek gri çoraplara doğru ilerliyordu. Gri çorapların ve ütülü siyah pantolon içindeki bacakların sıcaklığını taşıyordu. O bacaklar desteğini çekse, üzerinde oturduğu bank hemen dengesini yitirecekti.
Arif usta, elindeki hafif kırışık test sonucu ile hastane bahçesinde tek başına bankta oturuyordu. Gözleri kışa dönmeye başlayan bu sonbahar gününde, ağaçlarıdan zemine serpilmiş yapraklardaydı. Havanın keskin soğuğu hastane bahçesinde koşturanı da usulca oturanı da pas geçmedi. Kış açık açık ben geliyorum demişti artık. Arif ustanın, yaslandığı bankın bir tarafında uzun metal sürgülü kapı vardı. Hafif yarım açılmış olduğu için girenler ve çıkanlar nehir kenarında biriken alüvyonlar gibi kalabalık oluşturmuştu. Kapıdan biraz daha orta alana ilerleyince hepsi bir birine baksın diye sabitlenmiş bankların yarattığı yuvarlak alan vardı. Kimisi çimlere yayılmış, kimisi bankta oturmuş, kimisi de elinde sigara ayakta bekliyordu. Bankın diğer tarafında akın akın gelen insanların taştığı, beş katlı köhne bir hastane binası vardı.
Kalabalığın yaratığı kaosun tam ortasında Arif ustanın bakışları elindeki kağıda takılı kalmıştı. Test sonuçlarını anlayacakmış gibi tek tek okudu. Doktordan önce teşhis koymak istiyordu. Aslında doktorlara her zaman çok saygı duymuştu. Yarım saat sonra gireceği randevuya bile tertemiz ceketi, keten pantolonu ve sabah itina ile ütülediği gömleğiyle gelmişti. Her ne kadar bu özen titizliğinden gelse bile doktor onun görüntüsüne bakıp daha iyi ihtimalleri söyler diye de umuyordu. Sadece yarım saat vardı bu sonuçların ne anlama geldiğini öğrenmesine. Bir yandan çok sevdiği kızı ile torunundan kopma ihtimalinden korkuyordu. Diğer yandan on sene önce kanserden kaybettiği eşine kavuşmanın ihtimalini arzuluyordu. On yıldır hiç zevk almadı hayattan Kızı ve biricik torunu Can’ı gördüğü saatler dışında. Tek başına yaşadı her günü. Evden tamirhaneye, tamirhaneden tekel bayiine, oradan da eve gitti. Büyük büyük sofralar kurmadı kendisine. Uzun uzun sohbetler etmedi kalan dostlarıyla. Yalnız kaldığı her akşam eşinin sevdiği müziklere yuvarladı kadehleri. Ancak Leyla ve Can’ın kollarıyla tutundu hayata bugüne kadar. Onların dertleri, sıkıntıları, sevinçleri ve maceralarıyla süsledi hayatını.
Arif usta hastane bahçesindeki bankta tahlil sonuçlarına bakarken zaman hızlı akmıştı. Telaşla kalkıp randevusuna yetişmek için hastanenin üçüncü katına koşturdu. Atmış beş yaşına rağmen hala zımba gibi merdivenleri çıkıyor ve önünde ağır yürüyenleri kıvrak manevralarla geçiyordu. Doktorun kapısına vardığında, kapının üzerindeki numaratöre baktı, kendi ismi yazmıyordu. Hafif huysuzlansa da beklemek zorlamadı onu. İlerleyen her saniye aslında onu duyacaklarından bir adım daha uzaklaştırıyordu. Oturduğu yerden pencereye doğru baktı. Her zaman bir kaçış noktası bulurdu böyle durumlarda. Hala odaya girme cesaretini toplayamamıştı. Uzun bakışlarını numaratörün keskin sesi böldü. Kafasını kaldırdı ve artık sıra ondaydı. Üç katı bir hışımda telaşla çıkan koca çınar şimdi odaya girmemek için ayaklarını sürüyordu. Her adımda biraz daha ağırlaştı ayakları. Odanın kapısını çalınca, içinden ona gel demesinler diye dua etti. Hala umudu vardı kaçmak için. Ama doktor gecikmeden seslendi ve Arif usta içeri girdi. Doktor kafasını bile kaldırmadan bilgisayarda hasta kayıtlarını incelerken, tahlil sonuçlarını uzattı Arif usta. O anda odaya bir uğultu yayıldı. Arif usta, doktorun dudak hareketini görüyor ama onu duymuyordu. Tek anlayabildiği “ileri derece”, “çok riskli” ve “uzun bir yolculuk” kelimeleri oldu.
Son bir saattir oturuyorum her yerime batan bu sandalyede. Doktorun yanından çıkar çıkmaz ilk gördüğüm, acılarımla beni taşıyacak bu sandalyeydi. Duyduklarımdan sonra neden bu kadar un ufak oldum. Yoksa her hücreme baskı yapan duymayı ümit ettiklerime olan hayal kırıklığım mıydı. Halbuki çok hazırdım bu haberi almaya. Dünden beri tekrar tekrar oynattım bütün süreci kafamda. Neler yaşayacağımı, bana neler olacağını, tedavi sürecini, saçımın döküleceğini, o iç kurutan ilaç sonrası saatlerce sürecek kusmalarımı ve tam iyi olduğum an ellerinde yeni doz ilaçla beni karşılayacaklarını. Sevgili karım Neşe, ölüm yolculuğunda bir sene uğraştı tedavilerle. Ama onun yanında ben ve kızım vardı. Günlerce yemek yemedi, gözünü açamadı, her tedavi sonrasında saatlerce kustu. Bazen kendini bile yıkayamadığı için benden yardım istedi. Ama ben hep vardım. Her düştüğünde kaldırdım, her ağladığında okşadım, her inlediğinde yetiştim. Şimdi ben kime yaslanacaktım. Oturduğum bu bankta gözlerimdem dökülen yaşlar kendim için değildi. Sevgili karımın gözümün önünde eriyip gitmesine seyirci kalmanın acısıydı. Şimdi de kızım beni izleyecekti. Bazen usul usul, bazen de isyankar. Elinden hiç bir şey gelmeyecek. Ben uyurken beni izleyecek uzun uzun. Ben onun bebeğiymişim gibi kendi elleriyle yedirecek yemeklerimi. Tekrar tekrar hem annesini hem de benim olduğum anılarını düşleyecekti. Beni yıkan artık sıranın bana gelmesi değil, kızımın bir kere daha aynı yolculukta eşlikçi olması. Babalar kızlarına bakmalı, kızları babalarına değil.
Göz yaşlarımı silerken kendimi toparlamaya çalıştım. Ne kadar zamanım kaldı. Bir türlü hatırlayamıyorum ne kadar vaktim kaldığını. Halbuki üç kere sordum doktora döne döne. Ama cevabı dinleyemedim bir türlü. Tekrar girip sorsam mı? Odadan çıkalı bir saat oldu. Hatırlar mı ki beni. Tekrar girip soramam, zaten ne fark ederdi. Bu son dönemeçti işte. Hiç sormadı tedavi olmak istiyor musun diye. Hemen yaptı tedavi planımı. Peki, ben istiyor muyum tedavi olmayı. Yapamazdım bir daha bunu, ne kendime ne de kızıma. Sessizce, yavaş adımlarla o dönemeci dönmeli.
Hiç sevemedim oldu olası ne bu kadar keskin kış akşamlarını, ne de yol kenarlarında birişmiş çamurla karışık kar yığınlarını. Akşam karanlığındaki trafiğin yarattığı kaos ve şehrin bir an önce eve varma telaşı boğmuştur beni. Kızım Leyla’ya gitmek için yollara çıkmıştım. İki kilometre mesafe için yürümek iyi gelir diye düşündüm. Ama dondu yol boyunca ense köküm. Ellerimi pantolonun ceplerinde ısıttım ama burnumun ucunu artık hissetmez oldum. Atlaya zıplaya geçtim ıslak yollardan paçalarım ıslanmasın diye. Arabalardan kaçtım, yol kenarlarındaki suları dalga dalga bana sıçrattıklarında. Tam kızımın oturduğu apartmana vardığımda bahçe kapısından girerken ayağım demir eşiğe takıldı. Bir anda öne doğru düşerken buldum kendimi. Ellerim ceplerimde, pardesümün arkası havada, öne doğru eğilmiş şekilde buldum kendimi. Yandaki duvarda tünemiş gri beyaz tüylü umursamaz kedi ve üçüncü katın penceresinde beni bekleyen Can endişeli gözler ile bakıyordu. Benim gözlerim ise yuvasından fırlamıştı. Hemen önümde birikmiş küçük gölet bu düşüşün kutsanmış finali olacaktı. Ama ben eski toprak, hızlı bir manevra ile ellerimi cebimden çıkarttım ve dengemi sağladım. Bir anda tansiyonum önce tavan yaptı, sonra yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Islanmadım ama ayakkabılarım suyun içinde batan gemiler gibi içine su almaya başlamıştı. Rezil oldum kızıma akşam akşam. Yol boyunca aksiyonlarıma rağmen, Leyla’nın beni nasıl karşılayacağını düşündüm. Son düzlüğe girdiğimin haberi duylalı sadece on gün olmuştu. İlk duyduğu anda dona kaldı ve telefonu kapattı. Sonra bir daha aramadı, ta ki bu sabaha kadar. “Efendim kızım” diye yanıtladıktan tam otuz saniye sonra “Baba” diyebilmişti. Beni akşam yemeğine davet etti, sonra kapattık. Bir dakika sürmemişti duygulardan yoksun konuşmamız. Demek ki hala sindirememişti bensiz bir hayatın var olabileceğini. Henüz tedavi olmak istemediğimi öğrenmemişti.
Eve varır varmaz, Leyla ıslanan çoraplarımı değiştirmem için yardım etti. Beklediğimden daha fazla canlı, daha fazla enerjikti. Anladım ki kabullenmesi uzun sürecekti. Utanarak aldım elinden bir çift yeni çorabı ve hızlıca geçirdim ayaklarıma. Sonra beni salona aldı ve elime bir çay tutuşturdu. Ellerimin ısınmasını beklerken, ince belli bardaktaki tavşan kanı çayı yudumladım. Leyla mutfakta bir şeyler hazırlıyordu. Önce çekinerek oturdum bir türlü alışamadığım, bana kazık gibi gelen ve her an benim yüzümden lekelenecekmiş gibi duran şu yeni nesil koltuklara. Ceviz ağacından yapılmış, döşemeleri at tüyü denilen ince dokumaya sahip bu modern koltuk aslında herhangi bir mobilyacıdan kolayca bulabilecek bir model değildi. Leyla her bir detayına kendi karar verdiği bir tasarımı ürettirdi. Koltuğun hemen önünde ahşap parkelerin üzerinde terlikle bile basmaya kıyamadığım bej, gri ve beyaz tonlarla dokunmuş halı yer alıyordu. Koltuğun tam karşısındaki duvarda siyah ince çerçeveli, renk tonlarıyla birbirinden tamamen farklı iki tablo vardı. Sol tarafımdaki ince tül perde arkasındaki geniş camlı pencereden içeri süzülen ışık, beni bu gerçek olmayan dünyadan hayata bağlayan tek umuttu. Sağ tarafımda televizyon yerine kurulmuş, ondan hiç benim zevkime göre bir müzik çıkmasını beklemediğim yeni nesil bir müzik sistemi vardı. Karşı duvarımda ise boydan boya minimalist çerçevelere sahip resimler asılıydı.
Karşı duvardaki tablolara tek tek ilk defa görüyormuşum gibi bakmaya başladım. Oldum olası bu modern sanatı da hiç anlayamadım. Neden bu yeni yetme sanatçılar var olanın güzelliğini resmetmek var iken, olmayan saçma sapan imgeleri canlandırmaya çalışıyorlar. Duvardaki hiç anlamadığım görsellerde gezinirken, kızım Leyla’nın mutfaktan gelen sesi ile irkildim. Adliye dönüşü en sevdiği pastaneden aldığı börekleri, çayın yanında sohbetimize eşlik etsinler diye telaşla koşturuyordu. Hem mutfakta çalışıyor hem de bana bugün girdiği davadaki müvekkilinin tavırlarını duyabileyim diye içeriden bağıra bağıra anlatıyordu. Çok kızmıştı adama, ama Leyla hep böyleydi. Birilerine kızar, içine atar ve ilk fırsatta hemen ağız dolusu öfkesi ile anlatırdı bana. Ama bu enerjisine çok şaşırdım. Bütün anlattıkları asıl konudan kaçmanın bahaneleriydi. Çoraplarımın utancından bakamamıştım yüzüne eve ilk girdiğimde. Leyla bir elinde dumanı üzerinde börek tabağı, diğer elinde kendisine koyduğu çay ile içeri girdi. Kızımın ağlamaktan solmuş yüzünü gördüğüm anda, içim bir kere daha parçalandı. Tedavi olmama kararımdan bir kere daha emin oldum. Son dönemece kadar beni sapa sağlam görecek, ben her gün değil bir kere ölecektim. Kızım da bana bir kere ağlayacaktı ve yasımı tutumaya başlayacaktı.
Sabırla Leyla’nın hastalık konusunu açmasını bekledim. Ben hiç konuşmak istemiyordum ama kızımı da rahatlatmalı, ona destek olmalıydım. Etrafından dolanmadan direkt sormasını beklerken, o bir anda bambaşka bir konu açtı. Okuldan öğretmenleri Can’ın problem çözmede gelişmesi ve dikkatini daha çok toparlaması için satranç oynaması gerektiğini söylemişler. Leyla sıkılarak ve utanarak ağzındaki baklayı çıkartı ve benden torunuma satranç oynamayı öğretmemi istedi. Nereden çıktı şimdi bu. Neşe’min ölümü ile kapatmıştım o defteri ben. Yıllarca karım ile oynadık, sohbetini ettik, hatta bizi kıskandığı için Leyla hiç oynamadı bizimle. Şimdi yıllar sonra tekrar benden satranç oynamamı, beni çok zorlayan o günleri tekrar yaşamamı mı istiyordu. Bu ne curet diye düşündüm ilk olarak. Sinirden bütün merhametimi bir anda kaybettim ve kaşlarımı çattım. Leyla benim asılan suratımı, çatılan kaşlarımı ve titreyen ellerimi gördüğü anda beni sakinleştirmek için önce elimi tuttu ve hızlı hızlı konuşmaya devam etti. ‘Bunu Can için yapar mısın Baba?’ dedi. O anda eridi içimdeki bütün sinirden oluşmuş buz dağları. Can’ım için ne olursa yapardım. Can’ın ders çıkışları bana gelebileceğini ve bir saat kadar zaman kalmasının yeterli olacağını söyledim. Sonra anladım bu planın asıl nedenini. Son iyi zamanlarımda torunumun bana moral olmasını istemişti. Kızımın endişesi, korkusu, hüznü ve çaresizliği yüzünden okunuyordu. Karşımda yedi yaşındaki Leyla’m oturuyordu sanki. Ürkek ve gözlerimin içine bakarken attığı yardım çığlıkları hiç değişmemişti. Zaman dursun istedim. Ezbere bilsem bile bu güzel yüzünü uzun uzun izledim. Yıllarca kızıma baskı yapmıştım satranç oynamayı öğrensin diye ama benim biricik kızım değil denemek, ilgilenmemişti bile. Madem kızımı pas geçtim, artık babamın emanet bıraktığı işlemeli satranç takımını bu sayede yeni sahibine devredebilirdim.
Sıcak ve güneşli bir bahar günün öğleden sonrasıydı. Hafta içi olduğu için şehirlilerin gürültüsü kenar mahallelerde birbirine karışmıştı. Arif Ustanın tamirhanesinin bulunduğu sokak artık genişleyen şehir yapısı ile sıradan bir kenar mahalle sokağı olmuştu. Eskiden işlek caddelerin canlılığını severdi ama artık son yolculuğunda sessizlik peşindeydi. Sakinleşen tamirhane sokağıda Arif usta için tam bir inziva yerine dönüşmüştü artık. Bir süredir bu sessizliği müşterilerin dışında bozan sadece torunu Can’dı. Her gün yakışıklı sonuna biraz daha yakınlaşırken, tek kaygısı torunu Can ve kızı ile daha fazla zaman geçirebilmekti.
Sıcak ve güneşli bir bahar öğleden sonrasıydı. İnsanlar kendini en ufak bahane için dışarı atmış, yeşeren ağaçların arasından sevgilisine, arkadaşına, devlet dairesine ya da alış veriş yerlerine varmanın telaşı içindelerdi. Doyumsuzca genişleyen şehir yapısı, Arif ustanın tamirhanesinin bulduğu ilçeyi de unutmamıştı. Eskiden belediye binasından iki sokak ileride işlek bir caddenin köşesindeyken, şimdi ise ilçenin arka sokakları haline gelen eski belediye binasının, kimsenin uğramadığı, arabaların bile bozuk yollardan zor ilerlediği sokakların birisinin köşesindeydi. Eskiden dert edinmesine rağmen artık Arif usta için bu ıssızlık son yolculuk hazırlığının bir parçasıydı. Elinde tamir etmesi gereken sadece eski model bir araba kalmıştı. Çok yorgun düştüğü için gün içinde sadece 3 saat çalışabiliyordu. Arif Usta eski belediye binasını geçtik sonra yavaş adımlarla ilerledi sokak üzerinde. Tamirhanesine vardığında cebinden eski deri anahtarlığını çıkarttı, düğmesini açtı ve sakince dükkanın demir kapısını açtı. Kapının iç tarafında dünden içeri koyduğu ahşap masa ve sandalyeler duruyordu. Kapıdan içeriye doğru bakınca iki yana yağlı tamir tezgahları uzanıyordu. Altındaki çekmeceler yıllarca toparladığı aletler, çıkma parçalar ve metal parçalarla doluydu. Soldaki tezgahta tamirhanenin köhneliğine aykırı tertemiz, işlemeli bir satranç kutusu vardı. Kutu o kadar asil parlıyordu ki, diğer aletler yüzünü utançtan karanlığa dönmüştü sanki. Sol taraftaki tezgahı dönünce duvarda sırasıyla kırmızı 70 model bir Porsche, yanında mavi Ford Mustang ve 80 model bir Maserati asılıydı. Gençliğinde hep bu posterlere bakıp bir gün en az birisine sahip olmayı düşlerdi. Sağ taraftaki duvar ise daha özel bir postere ev sahipliği yapıyordu. Koca duvarda asılı tek başına 90 model kırmızı bir BMW yarış motoru. Fotoğrafçı, motoru pistin en keskin virajını dönerken, yarışçının dönüş anında neredeyse dizini yere değdireceği anı ölümsüzleştirmişti. Fotoğraf o kadar yakından ve etkileyici çekilmişti ki, motorcunun arkasından süzülen rüzgar sanki görülebiliyor, sesi duyulabiliyordu. Arif ustanın çocukluk hayaliydi motor yarışçısı olmak ama babası hiç izin vermemişti iki tekerin üzerinde durmasına. Can’da tamirhaneye gelince en çok bu postere bakar ve santim santim incelerdi. Posterli duvarların tam ortasında, krikolarla kaldırılmış parlement mavisi eski model araba, kapıdan giren Arif ustayı selamlıyordu. Arabanın altında beton zeminde yer yer eski arabaların hediye bıraktığı kurumuş yağ lekeleri ve sağ tarafında kullanılmaya hazır lokman takımları vardı.
Arif usta tamirhaneye girdiği anda içini dolduran huzur ile önce ahşap masayı ve sandalyelerini itina ile dışarıya çıkarttı. Sonra üzerini değiştirmek için arabanın arkasındaki alana doğru ilerledi. Hafif yağ ve ter kokan tulumunu giydiği anda gücünü toparladı. Aldığı kilolara ve hastalığına rağmen zorlanmadan önce lokman takımını düzenledi, sonra bir çırpıda neredeyse dört aydır teslim edemediği arabanın altına girdi. Müşteri eskileren bir arkadaşlıydı. Arif ustanın durumunu öğrendiği an teslimi için tek bir soru bile sormadı. Elindeki on yedilik anahtar ile tam burnunun ucundaki somunu sıcakken, bir an durdu ve anahtara baktı. Yıllar önce ustasının yanından ayrılıp, bu tamirhaneyi devraldığında ilk aldığı takımdan kalan son anahtardı. Biliyordu, anahtarda on yedilik delikanlı değildi artık. Yani tam olarak ona benziyordu. Her yerinde, anılarına ev sahipliği yapan çizikleri, sıkma ağzında yılların verdiği aşınmışlık ve yaşını belli eden kalkmış kaplaması. Hala yeni yetme çin malı anahtarlara göre çok daha sağlamdı. Eski topraktı neticede, aynı Arif usta gibi.
On yedilik bijon anahtarıyla olan anılarımı düşünürken, tamirhanenin kapısından doğru bir tıkırtı sesi duydum. Bu kuvvetli ve hızlı hızlı tıkırtıların hemen benim küçük adamın ayak sesleri olduğunu anladım. Önümdeki somunu, son kez incitmeden on yedilik delikanlım ile sıktım. Hafifçe sağ omuzumun üzerine eğilerek, arabanın altından dışarıya doğru baktım ve tertemiz bir çift beyaz ayakkabı gördüm. Belli ki parmak ucunda tezgahın önünde duran ayakkabıların sahibi, incecik bacaklarını örten gri okul pantolonu ile tezgahın üzerinde bir şeyleri aşırmanın derdindeydi. Terlemiş sarılı beyazlı bıyıklarımın altından gülümseyişim görülmedi elbette. Geçen hafta bu ayakkabıları alırken, Can’ıma çok yakışacağını biliyordum. İşimi bitirdiğim gibi kolumdaki emektar saatime şaşkınlıkla baktım. Düne göre çok daha erkenden yanıma gelmişti. Ya son dersini astı kerata ya da okuldan çıkar çıkmaz tamirhaneye son sürat koştu. Genelde Can daha geç gelir, iştahsız satranç oynar, biraz sohbet eder ve eve giderdi. Bu iştahsızlığının sebebi, daha iyi oynasın diye ona fazla yüklenmem miydi acaba. Torunumu burada bazen zorla tuttuğumu düşünüyor ve üzülüyordum. Ama söz vermiştim bir kere biricik kızıma.
Arif usta arabanın altında yavaş yavaş tamire devam ederken, Can koşarak soluk soluğa geldi tamirhaneye. Bugünkü aceleciliği onu ter içinde bırakmıştı. Sırtı sırılsıklam, alnı boncuk boncuk terli ve nefesi çok hızlıydı. Bir süre dedesini uzaktan izleyerek dinlenmek istedi. Zamanı durdururcasına dedesinin her hareketini beynine kazımaya başladı. Hangi aleti kullanıyor, nereyi tamir ediyor, nasıl duruyor. Giderek normale dönen nefesi ile izledi tamirhanenin dışından. Sakinleştiği anda kolu ile alnını sildi, çantasını sırtından çıkartarak ahşap masanın üzerine fırlattı ve bir solukta tamirhanenin içerisine fırladı. Büyük bir gürültü ile tezgaha vardı, tüm gücüyle yukarıya uzanarak ve güneşin altında bu ıssız adada hazine sandığı gibi parıldayan satranç kutusunu kaptı. Emin olmak için kutuyu araladı ve taşlara hızlıca göz gezdirdi. Kutuyu incitmeden kapattı ve arkasına bile bakmadan doğrudan dışarıdaki ahşap masaya koşarak yerini aldı. Bu gürültü ile dedesini oyuna çoktan davet etmişti bile. Özenle taşları çıkartmaya ve tahtanın üzerine koymaya başladı. Eline aldığı bir siyah piyon bir anda dikkatini çekti. Diğer piyonlara göre, güneşin altında daha farklı parlıyor ve işlemeleri daha çok belli oluyordu. Nedenini anlamadı ama bugün bir değişiklik yapıp beyaz taşların yerine siyah taşları seçmeye karar verdi.
Annem ve babam salonda oturmuşlar kısık sesle bir şeyler konuşuyorlardı. Ben ise gökyüzü mavisine boyattığım odamda, yarış motoru desenli nevresimleri serdirdiğim yatağımın karşısındaki çalışma masamda, bir matematik sorusuna bakıyordum. Kafayı takmıştım bir kere bu soruyu çözmeye. Öğretmenin “Çözmenize gerek yok, sadece araştırın” diye yazdırdığı bu soru bütün gün kabusum olmuştu. Gittiğim her yerde ne yapıyor olursam olayın nasıl çözüleceğini düşünmüştüm. Boşuna dememişti öğrenmen sadece araştırın diye. Bir yandan da kafam dedem ile yaptığımız satranç maçlarındaydı. Kazanacağım onca maçı bile bile kaybetmek canımı sıkıyordu. Ama dedemin hastalığı, dünyanın bütün suralarını içsemde boğazımdaki düğümdü. Hala orada olması canımı acıtıyor ve ne yaparsam yapayım gitmiyordu. Kimse bilmiyordu benim de bildiğimi. O yüzden soramadım bir türlü neler olduğunu, neden tedaviye gitmediğini, nasıl iyileşeceğini ve çok korktuğum o günün ne zaman geleceğini. Annem sadece satranç öğrenmem için dedemin yanına gitmemi ve ona iyi davranmamı istemişti. Halbuki ben satranç oynamayı biliyordum. Matematik ve satranç en büyük ilgi alanımdı. Bu yüzdendi okulun kütüphanesindeki satranç kitaplarını kurcalamam. Bana hem matematiğin stratejisini hem de bilinmezliğini andırırdı. Dedem ile oynamaya başlayana kadar, annemler görmesin diye sadece çevrimiçi sitelerde oynadım. Annem hiç anlatmadı nedenini ama ne satranç oynamayı severdi ne de oynayanı. Satranç oynamaktan çok keyif aldığımı üzülmesin diye söyleyemedim bir türlü. Dedemin bana satranç öğreteceğini duyduğum anda esaretimin bitişine o kadar çok sevindim ki, annem dona kaldı karşımda. Ama baş roldeki dedem sayesinde katlandı sevinç çığlıklarıma.
Matematik sorusuna odaklanmaya çalışırken içeriden annemin bastırmaya çalıştığı ağlamasını duydum. İçime bir kaygı tomurcuğu düştü o anda. Dedem ile ilgili kötü haber mi geldi, bir şey mi oldu ona diye düşündüm. Odamın kapısını, kolundan yavaşça kavradım, ağır çekimde aşağıyıya indirerek ses çıkartmayacak şekilde açtım. Fark ettirmeden salona doğru gidip, neler olduğunu anlamak istedim. Odadan dışarı adımımı attığım anda incecik koridor, gözümde bir anda uçsuz bucaksız bir tünele dönüştü. Uzun koridorda, neredeyse nefes bile almadan süzülmeye başladım. Tek duyduğum, hızlanarak bedenimden fırlayacak kadar atan kalbimdi. Her an geri dönebilirdim fark edilme korkusunun bedenimdeki her hücreye yayılmasıyla. Ama sonunda salonun kapısına ulaştığımda sakinleşmek için bekledim. Kalbimin yavaşlayan ritmi hala konuşmaları baskılıyordu. Sakinleştiğim anda konuşmalara usulca kulak kabarttım. Hemencecik dedemin son durumunu konuştuklarını fark ettim. Bu seferde kalbim dede korkusuyla hızlanmaya başladı. Dikkatlice dinleyince son yapılan testlerin kötü çıktığını ve ağır bir tedavi sürecine başlaması gerektiğini öğrendim. Bu yüzdenmiş dedemi her gördüğümde neşesinin azaldığını fark etmem. Çok az zamanı kalmıştı. Hızlanan kalbim bu seferde acı acı batmaya başladı. Ben her şeyin farkındayken, benim bir şey bilmediği düşünmeleri acımı da yalnızlaştırıyordu artık. Dedemle bir konuşamadık hiç hastalığı. Elimden tek gelen, üzülmesin diye bütün oyunları bilerek kaybedişimdi. Çünkü onu hep neşeli hatırlamak istiyordum. Annem, ağlamaklı halinden biraz daha sakinleştiğinde bu sefer de dedemin benimle ilgili olan endişesinden bahsetti. Bana çok üzülüyormuş. Satranca karşı ilgisiz, konuşmaktan çekinen ve pısırık biri olduğumu düşünüyormuş. Konuşmaları duyduğum anda doldun kaldım. Acıyan kalbimin derinleşen sızısı ile doldu gözlerim. Ben o üzülmesin diye kaybettim bütün oyunları. Üzülmesin diye hep güldüm, sustum ve dinledim. Artık yarın gerçek Can’ı ona göstermeliyim diye hırslandım. Çatık kaşlarım, acıyan kalbim ve yarının heyecanı ile sessizce odama döndüm.
Arif Usta, torununu fark edince hemen arabanın altından çıktı. Telaşlı hareketleriyle ellerindeki yağı temizlemeye çalıştı. Etrafı dağınık bırakmamak için her bir aleti özenle ait olduğu yere yerleştirdi. Hiç vakit kaybetmeden torununu sevgiyle selamladıktan sonra kapının hemen önündeki ahşap masada, Can’ın tam karşısında yerini aldı. Arif ustanın kelleşen kafası en belirgin özelliği olmuştu son yıllarda. Üzerinde mavi tamir önlüğü ve içinde yağlı tulumu vardı. Ahşap masanın üzerinde işlemeleri ile göz alan bir satranç tahtası çoktan kurulmuştu. Tahtanın yanında tamirhanenin eski atmosferine yakışmayacak kadar detaylı işlemeleriyle, taşların barınağı tahta kutu duruyordu. Can kutuyu kendine doğru döndürmüş, çoktan içinden istediği siyah taşları almaya başlamıştı. Can okuldan doğrudan okuldan geldiği için okul kıyafetleriyleydi. Alnında hala devam eden terlemenin ince ıslaklığı, sırtından çıkarıp bir kenera fırtlattığı çantasının gömleğinde bıraktığı izler ve elindeki siyah piyondan ayırmadığı gözleriyle oyuna hazırdı. Arif usta yerine oturup, el çabukluğu ile beyaz taşlarını bir çırpıda doğru yerlerine yerleştirdi ve ilk hamlesini beklemeden yaptı. Artık beyaz Piyon E5 karesine doğru yola çıktı ve yeri alınamaz oyun başladı.
Uzun zaman sonra ilk defa beyaz taşlarla oynayacaktı Arif Usta. Genelde torunu önce başlasın diye beyaz taşları ona verirdi. Arif usta basit bir açılış hamlesi ile başlamasına rağmen, Can ünlü bir satranç ustasının açılışı ile devam etmişti. Gözlerine inanmadı Arif usta torununun bu hamle bütünlüğüne. Hem bir taraftan çok sevindi, hem de çocuksu bir endişe ile yenilmemek için oyuna konsantre oldu. Arif usta ve Can’nın ortasında duran işlemeli taşlar, sakince sıranın onlara gelmesini bekliyorlardı. Siyah piyonlardan birisi hafif kıpırdanıyor, etrafındaki taşları izliyor ve Can’a bakıyordu. Bu canın daha önceden de fark ettiği siyah piyondu. Neredeyse Can ile konuşmaya başlayacaktı. Anlaşılan bugün oyunun kilit taşı bu siyah piyon olacaktı.
…
Siyah bir piyon olmak, alnıma çalınmış kara bir leke miydi?
Kutunun hafif aralık kapağından içeri süzülen ışık artık günün ortası olduğunu müjdeliyordu. Sevemedim oldu olası gecenin sessizliğinde, karanlık bir satranç kutusuna tıkılmayı. İçeri süzülen ışık, zeminin ve duvarların ahşap dokusunu daha belirgin gösteriyordu biz piyonlara. Evet benim için kutudaki bütün taşlar bir piyondu. Çünkü her birimiz farklı taşlar olsak bile aslında farklı görevleri yerine getiren aynı piyonlardık. Bugün ilk defa, içimde uzun zamandır işgalci gibi kurulmuş ağır umutsuzluk duygusu olmadan çıktım kutudan. Ateş böcekleri uçuşuyordu sanki bu cılız bedenimde. Tadını çıkartmak istedim bir süre, ama içim içime sığmamaya başladı. Neredeyse içimdeki sevinç tohumlarını, diğer piyonlarla anlatacaktım. Uzun zaman olmuştu diğer kaderdaşlarımla konuşmayalı. En son hayallerimle alay ettiklerinde çizmiştim keskin sınırımı. Karanlık ve hissizlikle sınırlandırıldığımız bu kutuda, hayallere yer yoktu. Hayal kırıklıklarının aksine. Kendi çizdiğim ruhsuz sınırlarımda bir daha ağzımı açmamak üzere bir başıma kalmıştım. Kendi inşa ettiğim köşemde yeni hayal kırıklıklarına yer kalmasada, hızlanan kalbim “Bugün faklı bir gün!” diye haykırıyordu.
Tam kalbime söz geçirmeye çalışırken, bizim küçük adam Can hızlı adımlarla tamirhaneye girdi. Kutudan bile hissedebiliyordum onun da içindeki heyecanı. Son on oyundur Arif usta biz zift karası taşları seçiyor ve beni hep tahtanın ortasına yerleştiriyordu. Bütün oyunlarda da sıkılmadan ilk beni feda ediyordu. Kaderimizin bir parçası gibi feda edilenlerdik biz piyonlar. Ama bizim kaderimiz feda edilmek değil, diğer taşların sahip olmadığı istediğimiz taşa dönüşebilmekti. Sadece biz basit gibi görünen piyonlar yapabilirdi bunu. Son kareye kadar hayatta kalabilirsek, o kareye ayak bastığımız anda ister ihtişamlı bir vezire, kıvrak bir file ya da güçlü bir kaleye dönüşebilirdik. Tek hayalim son kareye kadar gidip, o görkemli vezire dönüşmek ve oyunu kazanmaktı. İşte o zaman tam olarak bu kutunun bir taşı olacaktım. Beni o zaman kabul edecekti diğer taşlar.
İlk zamanlar her oyun başında kalbimin sesi, üzerinde durduğumuz tahtayı titretirdi. Ama zamanla Arif Ustanın ellerine her kaldığımda, beş hamle sonra oyunu kenardan izlemeye başladım. Hissediyordum bugün, küçük adam beni seçecek ve biz çok büyük işler başaracaktık. Kutu açıldı ve küçük adam ilk defa biz siyahları seçti. Artık içimdeki umut tohumları, bir fidana ve hatta ağaca dönmüştü. Tahtanın üzerine ayak bastığım anda anladım. Bugün o gündü.
Oyun daha yeni başlamıştı ve orta alan çok hareketliydi. Karşılıklı benzer açılışlar yapılmış, benim gibi diğer piyonlar orta ön alanda birbirlerini koruyacak şekilde sırt sırta vermişti. Arif usta bugün karşısındaki rakibini tanımamanın verdiği şaşkınlığı hızlıca atmıştı üzerinden. Artık daha dengeliydi oyun. Torununun gerçek bir satranç oyuncusuna dönüşmesini sevkle izliyordu. Bizim küçük adam ilk hamlelerinde ciddi avantajlar yakalasa da dedesi tecrübesiyle oyunu dengeledi. Önce umutsuzluğa kapıldı küçük adam, sonra tekrar kazanma hırsıyla oyunda büyüdü. Tahtanın orta alanında çok ilginç bir hamle kombinasyonu oluşmuştu. Beni sıkı sıkıya arkamda iki piyon, bir at ve çaprazdan bir fil koruyordu. Sonunda kendimi o kadar önemli ve vazgeçilmez hissetmiştim ki, herkes en kilit taş olarak beni koruyordu. Ben düşersem oyunu kaybederdik. Bir süre bu küçük dünyamdaki krallığım devam etti. Tahtanın diğer köşesinde daha kanlı savaşlar vardı. Kaleye kale, ata at ve hatta vezir fedaları yapıldı. Hayretle izliyordum bu değişimleri uzak köşeden.
Bu nasıl vahşi, acımasız ve heyecanlı bir maç böyle. Böyle bir oyunun parçası olmayalı çok uzun zaman olmuştu. Kenardan izlemek yerine oyunun içinde olmak, sıranın bana gelmesini beklemek ve hayalime bir kare daha yaklaşmak. Benden çok uzaklarda düşen kaleleri, vezirleri, atları ve filleri izlemek bir yandan korkutucu, bana dokunmadığı için de keyif vericiydi. Belki şimdi daha iyi anlamışlardı gerçek bir piyon olmayı. Neticede hangi taş olursak olalım feda edilene kadar önemliydik. Can her bana dokunduğunda daha iyi anladım artık sahnenin ben de olduğunu. En başından beri planı beni korumak, saklamak ve vezir olma hayallerimi gerçekleştirmekmiş. Tahtanın diğer alanlarındaki savaşlar bitmiş, geriye sadece ben ve korumalarım kalmıştı. Bir kaç hamle ilerledikten sonra, nihayet ezelden beri kurduğum vezir olma hayalime sadece son iki kare uzaktım. Tek engelim beyaz şah önümde beni almak için bekliyor, arkamdaki at ve bir piyon koruması sayesinde yapamıyordu. Endişeyle Can’nın ne yapacağını bekledim. Korkmuyordum ama gelecek kaygısı bütün hücrelerimi ele geçirmişti. Bir anda atın arkamdan, bana manidar bir gülümseme ile baktığını fark ettim. O anda içimi inanılmaz bir karanlık kapladı. Bir anda beynimde çakan şimşekler ile o gülüşün manasını anladım. Yeniden feda edilecek ve bu sayede at şahı sıkıştırıp mat edecekti. Haykırdım sessizce neden hep feda edilenim diye. Kafam öne eğildi, teslim oldum kaderime. Umutsuzca bekledim küçük adamın ensemden tutup beni yem etmesini. İçime yayılan karanlık, rengim gibi yapmaya başladı umutlarımı. Tükeniyordum artık. Ben yok oluşuma hazırlanırken, Can’ın eli bir anda bana değil, arkamdaki ata doğru manevra yaptı. At, beyaz şahın sağına doğru kaçtı ve şahı benden uzaklaştırmak için kendini feda etti. Bu sefer bütün hücrelerime kadar dondun ve durmuş olan zaman içinde ata baktım. Gülümsemesi hala parlıyordu inci inci. Tekrarlamaya başladım içimden. Son bir bekleyiş. Zafer çelenkleri ile süslenmiş son yolculuğuma doğru son bir hamle. Eğer beyaz şah, benden uzaklaşarak atı almayı denerse ben artık vezir olacaktım. İşte o zaman kimse engelleyemezdi beni. Ama şah benim yanımda kalıp kaçmayı seçerse artık hiç şansım kalmazdı. Sıradaki feda denemesi ben olurdum. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atarken, bir anda bizim yaşlı kurt seçimini yaptı. Beyaz şah benden uzaklaşarak atı aldı. Artık özgürdüm ve tüm ihtişamımla vezirdim. Son kareye ayak bastığım anda içimde yayıyılan inanılmaz bir sıcaklık hissettim. Dönüşüyordum. O andan sonrası bir çırpıda geçti. Sadece beş hamlede beyaz şahı sıkıştırdım ve mat ettim. Oyunu zekam ve bileğimin hakkıyla ben kazandım. Ben siyah bir piyon olarak başladığım bu oyunu, güçlü bir vezir olarak kazandım.
Biricik karım, Neşemi kaybettikten sonra torunum ile oynamaya başlamıştım. Can, bugün oyunu durdurulması çok zor atakları ve nefes kesen mücadelesi ile kazandı. Her hamlesini olağan bir hamle olarak kabul edebilirim ama son andaki at fedası çok zekiceydi. Hırsıma ve kibrime yenildim. O andan sonrası çok normaldi, oyunu devam ettirmeme bile gerek yoktu. Bir piyonun vezir olması bilinen ve beklenen bir hamledir, ama kurnazca yapılmış at fedası kolay kolay kenar mahallelerdeki satranç oyunlarında görülecek bir hamle değildi. Sadece bir at fedası ile inanılmaz bir zafer kazandı sevgili torunum. Oyun sonunda konuşmadık. Tebrik bile edemedim onu yaşadığım şok ile. Ben bunları düşünürken Can kutuyu kapattı ve bana uzattı. Tam o anda fark ettim en güzel tebrik yolunun nasıl olacağını. Hafifçe gülümseyerek, artık babamdan bana kalan bu antika satranç takımı ona uzattım. Ağzımdan o anda döküldü cümlelerim. “Bu antika satranç takımı babamdan bana yadigar. Ona benden daha iyi oynayan çocuğuma vereceğime söz verdim. Artık bu takımın yeni sahibi sensin oğlum.”.
Öner Hatipoğlu
Sevgili Öner,
gönlüne, emeğine
ve kelâmına sağlık olsun.
Arif’in;
kızı, vefat etmiş eşi, torunu ve satranç oyunu arasındaki geçişlerini çok sevdim.
“Babalar kızlarına bakmalı, kızları babalarına değil.”
“Ama bizim kaderimiz feda edilmek değil, diğer taşların sahip olmadığı istediğimiz taşa dönüşebilmekti.”
“Siyah bir piyon olmak, alnıma çalınmış kara bir leke miydi?” gibi pek çok kalbime dokunan ifade vardı hikâyende.
Böylesine uzun yazıp dengeyi sağlamak takdirlik.
Yolun açık olsun. Yeni hikâyelerde buluşmak dileğiyle🙏🏻🌹
Saima,
güzel yorumların için çok ama çok teşekkür ederim. Çok sevindin beğenmene ve kendine hikayeden farklı cümleler ayırmana ☺️