Elmanın Masalı

Çizer: Ekin Aslanoğlu

Bu hikâye, yetişkin tarafımın bir akşam kendine ve içsel çocuğuma sessiz, güvenli, şefkatli bir alan açmasıyla başladı.

Masaya kâğıtlar serilmişti. Boyalar, kalemler, defterler…
Boğazıma ise kelimeler dizilmişti; yarım kalmış cümleler, söylenememiş itirazlar, aceleyle yutulmuş duygular… Dünya telaşı oradaydı. Yetişkin olmanın bitmeyen listeleri, yetişilecek saatler, gecikmeye tahammülü olmayan sorumluluklar boğazımda düğüm düğüm durmuştu.
Dışavurumcu bir sanat çalışmasının içindeydim; amacı güzel bir şey üretmek değil, olanı olduğu hâliyle dışarı çağırmaktı. Nefesimi yavaşlattım, sorular sordum ve cevapları zorlamamaya niyet ettim. O an, içimdeki yetişkin susmayı öğrendi.

İçsel çocukla temasa böyle geçilir bazen: Mantık geri çekilir, merak öne çıkar. Soru sorarsın ama cevabın cümle olmasını beklemezsin. Cevap bir renk, bir hareket, bir imge olarak gelir.

Ben de yazarak sormaya başladım.

— Neredesin? Burada mısın?

Yanıt kelime olmadı.
Bir sahne belirdi.

İçsel çocuğum beni en son buluşmamızda gizli yerine götürmüştü.

Yol, köylerin arka tarafında kalmış, büyüklerin pek uğramadığı ve hatta unuttuğu patikalardandı. Ne tabelası vardı ne de adı; ama ayak hafızası olan herkes bilirdi orayı. Toprak, bastıkça içine alan cinstendi; sert değildi ama dağılgan da değildi. Sanki “acele etme” der gibi ayağımı yavaşlatıyordu.

Etrafta rüzgârın taşıdığı kuru ot sesi vardı. Arada bir, görünmeyen bir kuş kanat çırpıyor; sonra yine sessizlik çöküyordu. Köy sabahlarının henüz kimse uyanmadan önceki hâli gibi…

Ayaklarımın altından yükselen sıcaklık, çocukluğumun süt kokulu sabahları gibi içime yayılıyordu. Annemin henüz sobayı yakmadığı, ama evin içinin yine de güvende olduğu saatleri… Bu yol sanki beni tanıyordu; ne acelemi önemsiyor ne de yetişkinliğimi ciddiye alıyordu. Sadece yürümemi istiyordu.

Taşlarla yapılmış küçük bir ev belirdi sonra. Köy çocuklarının canı sıkıldığında, “hadi bi şey yapalım” diye başlayıp ortaya çıkardığı türdendi. Harç yoktu, plan yoktu; sadece üst üste konmuş taşlar… Büyük taşlar altta, küçükler üstte; aralara çamur tıkıştırılmış, bazı yerler bilerek boş bırakılmıştı.

Duvarlar yamuktu ama düşmüyordu. Her taş, başka bir oyundan artmış gibiydi; biri dokuz taştan, biri dere kenarından, biri de anneden gizli alınmıştı belki. Taşlar birbirine yaslanıyordu; tutunarak duruyorlardı.

İçeri girince hava serinledi. Işık, taşların arasından süzülüyor; zeminde yamuk yumuk lekeler bırakıyordu. Ne tam karanlıktı ne de aydınlık. Sessizlik vardı ama boş değildi. Sanki ev, oynanmış oyunları, yarım kalmış kahkahaları saklıyordu içinde.

Kapısı yoktu. Zaten gizli yerlere kapı gerekmezdi. Girersin ya da giremezsin. O kadar.
“Gel” dedi içsel çocuğum. “Otur.”

İçeri girdim. Dizlerimi karnıma çekip yere çömeldim. Oyun oynamak istiyordu; bunu yüzündeki sabırsız parıltıdan anlıyordum.

İçsel çocuğum bir köy çocuğuydu. Ayağında ayakkabıdan çok toprak vardı.

Üzerinde rengi artık tam seçilemeyen, güneşte solmuş bir tişört vardı; bir zamanlar mavi miydi yeşil mi, karar vermek zordu. Omuzları biraz düşüktü, sanki hep bir beden büyük gelmişti. Altında dizlerini geçen, kahverengi ekose bir etek vardı; dizleri beyazlamış, kenarları yer yer sökülmüştü.

O dizlerde, düşmelerden kalma ince kabuklar duruyordu; bazıları yeni, bazıları çok eski.
Saçları güneşte açılmıştı. Ne taralı ne dağınıktı; rüzgârın ve oyunun hâline göre şekil alıyordu. Alnına düşen birkaç tutam, terle yapışmış; bazen eliyle geriye atıyor, bazen umursamıyordu.

Yüzü yuvarlaktı ama çocuksu bir ciddiyetle bakıyordu. Burnunun üzerinde, güneşin dokunup geçtiği çiller vardı.
Gözleri koyu renkti; merakla bakarken büyüyor, yaramazlık yapacağı zaman hafifçe kısılıyordu. Dudakları hep bir şey söyleyecekmiş gibi aralıktı; ya bir itiraz ya bir kahkaha ya da aniden gelen bir soru…

Elleri hep meşguldü. Çamura bulaşmış, tırnaklarının arasına toprak dolmuştu ama bu onu rahatsız etmiyordu. Dünyayla teması buradan kuruyordu.

Yanı başımızda çamurdan yapılmış kap kacaklar vardı: eğri büğrü kâseler, kulpu yarım kalmış minik tencereler, dudak payı fazla kaçmış bir bardak… Henüz kurumamışlardı; parmağın değse izi kalacak cinstendi. Toprak kokusu havaya sinmişti. O kaplar ne bir işe yarıyordu ne de bir yere ait gibiydi; sadece oyunun kendisi için varlardı.

İçsel çocuğum, çamura bulaşmış elleriyle onlara dokunuyor, bozuyor, yeniden yapıyor; bozulmasına üzülmeden, tamamlanmasına sevinmeden. Oyun dediği buydu belki de… Neticesi olmayan, aceleye gelmeyen anlık bir hâl.

Ama çamur elime bulaştığında irkildim. Parmaklarımın arasına dolandı, avucumda ağırlaştı. Yapışkanlığı beni huzursuz etti. Silmek istedim, temizlemek, düzeltmek… Ellerimin böyle kirli, belirsiz ve kontrolsüz kalmasına alışık değildim.

İçimde bir ses “dağılma” dedi, “üstünü başını toparla. Şu yaşta yaptığına bi baksana seni aptal!”
İçsel çocuğum bunu fark etti. Hiçbir şey söylemeden baktı bana; elleri çamurlu, yüzü sakin. Sanki şunu diyordu: Oyun bazen kirletir. Ama kir, temizlenmeyi yeniden öğrenmek içindir.

Ansızın dünyaya ait o tanıdık acele içimi dürttü. Yapılacak işler, yetişilecek sorumluluklar, gecikmeye tahammülü olmayan cümleler…

“Gitmem gerekiyor” dedim. “Ama söz, yine gelirim.”

Yüzü düştü. Sanki gökyüzünden bir bulut kopup gözlerinin önüne indi.

“Üfff” diye homurdandı arkamdan. “Hep böyle yapıyorsun.”

Bu cümle, o anda taş evin duvarlarına çarpıp uzun süre yankılandı.
Evet, hep böyle yapıyordum. Kaçıyordum. Mütemadiyen…

Oyun başlayacağı anda geri çekiliyor, temas derinleşecekken işi, zamanı, sorumluluğu öne sürüyordum. Yaklaşmak yerine erteliyor, hissetmek yerine düşünmeyi seçiyordum. Direniyordum; dağılmaktan, kirlenmekten, kontrolü yitirmekten. İçsel çocuğun daveti bana hafiflik değil, risk gibi geliyordu. Çünkü onun dünyasında garanti yoktu. Ve ben, uzun zamandır garantisiz hiçbir şeye cesaret edemiyordum.


Dün akşam yeniden gittim gizli yere. Bu kez ev sessizdi. Taşlar yerli yerindeydi; kimse dokunmamış gibiydi ama yine de bir eksiklik vardı. Seslendim. Yanıt gelmedi. Tam geri dönecekken bir hışırtı duydum. Başımı kaldırdım.
Bir ağaç…

Dallarından birinde, kuşun hafifliğiyle çocuğun yaramazlığı arasında asılı kalmış küçük bir cimcime vardı. Çıplak ayakları kabuğa değiyor, çizik dizleri çoktan yaşanmış oyunların izini taşıyordu. Gözlerinde saklanan muziplik, bu dünyanın kurallarına pek de bağlı olmadığını ele veriyordu.

“Sen de çıksanaaa” dedi; sanki çıkmak dünyanın en doğal, en basit işiymiş gibi.
“Ben yapamam” dedim. “Ağırım. Ya düşersem?”

Cümle ağzımdan çıkarken daha da ağırlaştı.

“Korkarım.”

Omuz silkti. Dizlerindeki çizikler çıtırdadı.

“Denemeden bilemezsin ki” dedi. “Düşersen düşersin. Düşmek kötü bir şey değil ki. Orada kalmak kötü. Hem sonra kalkarsın. Olmazsa… bir daha denersin.”

Kikirdedi.

“Ağaç kırılmaz merak etme. Sen de o kadar kolay kırılmazsın sert değilsen eğer.”

İşte bu kadar basitti onun dünyasında. Düşmek, bir son değil; sadece bir ihtimaldi, bir deneyimdi.
Dallar sertti, kabukları avuçlarımı acıttı. Kalbim yıllardır unuttuğu bir ritmi, bedenim ise bir beceriyi hatırlamaya çalışır gibiydi. Zorlandım ama çıktım. Yanına oturdum. Galiba ağaç da bizi kabul etmiş olmalıydı; rüzgâr yumuşadı, dallar nefes alır gibi gevşedi. Saçlarımızın arasına dolandı.

Elinde kocaman, kıpkırmızı bir elma vardı. Güneşte parlıyor, kabuğu neredeyse cilalanmış gibi ışığı geri yansıtıyordu. Masalların içinden kopup gelmişti sanki; Pamuk Prenses’te cadının uzattığı o elma gibi, hem davetkâr hem de temkin isteyen. Isırıldığında ne olacağı bilinmeyen türdendi.

Uzattı.

“Bi sen ısır, bi ben” dedi.

Isırdık. Elmanın suyu çenemizden akarken güldük. Birkaç ısırıktan sonra aniden kaşlarını çattı.

“Senin ısırığın benimkinden büyük amaaa” dedi, sesi uzadıkça uzadı. “Bak, benimkine bak… Seninki kocaman! Daha çok yiyorsun.”

Bak sen şu cimcimenin yaptığına!

Elmayı iki elimizle tutmuş, sanki halat çekme oynuyorduk. O sayıyor, ben itiraz ediyorum; o kaşlarını çatıyor, ben kahkahayla gülüyorum. Bir ısırıkların boyu ölçüldü, bir diş izleri karşılaştırıldı. Seslerimiz birbirine karıştı.

“Bu sayılmaz!” dedi. “Benimki daha minicik oldu.”

Ağzımı açtım. Bir şey söyleyecektim. Öğreten, düzelten, tartan bir cümle… Gelmedi. Dilimin ucunda kaldı.
Onun dünyasında teraziler yoktu; orada ölçü, keyifti. Haklı olmak değil, birlikte gülmek mühimdi.

Bir elma kavgası başladı aramızda; muzip, abartılı, bol mimikli… Bir anlık küslükler, anında barışmalarla dolu. Kimsenin gerçekten kazanmak istemediği, kaybetmenin de mesele olmadığı türden. Çocukça, gürültülü, gereksiz ama bir o kadar sahici.

“Peki” dedim sonunda. “O zaman her seferinde sen iki defa ısır, ben bir defa. İster misin?”

Gözleri parladı. Dökülmüş dişlerinin arasından dil çıkardı bana. Hemen kabul etti.

Isırmaya devam ettik.

Birden durdu. Elmayı işaret etti. “Aaa… elmada çürük var. Kurt çıkar mı kiii? Ben korkarım, ıyyyy!”
“Ver bakayım” dedim.

Dikkatle bakınca elmanın kalbinde beyaz bir kurtçuk gördüm. Canlıydı. Oradaydı. Saklanmıyordu. Kendi yaşam yolundaydı. Deneyimliyordu.

Gösterdim ona.
Yüzünü ekşitti.
“eee, ne yapalım o zaman elmayı?” dedim.

“Yemeyelim” dedi o.
“Atalım. Kurt yesin. Hıh.”

Elmayı bıraktık. Toprağa yuvarlandı. Kurtçuk, payına düşenle baş başa kaldı.

Bazı elmalar kimseye yar olmazdı. Bazı deneyimler, onlara alan açıldığında kendiliğinden genişlerdi. Bazı çürükler, inkâr edilince değil; olduğu gibi görülünce anlam kazanırdı.

Ağaçtan inerken dizlerim titriyordu ama içimde garip bir hafiflik vardı. İçsel çocuğum, dalın üzerinde sallanarak el salladı.

“Bir dahaki sefere neredeyim, biliyor musun?” diye seslendi.

Gülümsedim. “Henüz bilmiyorum” dedim.

“İyi” dedi. “O zaman yolun bana düşecek.”

Bu elmalı hikâye burada, şimdilik bitti.

Ama gizli yerler bitmez; insan büyüdükçe yer değiştirir sadece.
Çocuklar beklemez, çağırır; sesleri duyulmadığında imgelerle konuşur.

Ve bazı sözler vardır ki; tutulmadığında içte bir boşluk olur, dönüldüğünde ise masala dönüşür.

Gökten düşsün üç elma.
Biri içsel çocuğumun avucuna, oyunu yarım kalmasın diye.
Biri yetişkin tarafımın kalbine, aceleyi unutsun diye.
Biri de bu hikâyeyi okuyan kim varsa onun yoluna, gizli yerini hatırlasın diye.

Saime Korkmaz Ceylan

“Elmanın Masalı” için 4 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top