
Çizer: Hesna Gül
Behice Hanım seksen yaşına bastığında kimse bunun bir mesele olacağını düşünmedi. Çünkü Behice Hanım yaşı mesele yapmayanlardandı. Hatta meseleleri de mesele yapmazdı.
“Olur öyle şeyler,” derdi. “Hayat bu,” derdi. “Daha beteri var,” derdi. “Aman, en iyisi yine bizimki,” derdi…
Derdi de derdi ama gerçekten dertlenmezdi. Sanki dünyaya baştan anlaşmalı gelmişti: Sen bana çok yüklenme, ben de sana çok takılmayayım.
Eşi Hüsnü Bey’i kaybedeli on yedi yıl olmuştu. Hüsnü Bey’in ardından çok ağlamamıştı Behice Hanım. Ağlamadı diye kimse onu kınamamıştı; çünkü Hüsnü Bey de hayattayken pek ağlanacak biri değildi. Sessiz, içine kapanık, her şeye “sen bilirsin” diyen bir adamdı.
Ölümüne de kimse karışmamıştı zaten. Behice Hanım o gün de şöyle demişti:
“E napalım, o da gitti işte. Hepimiz gideceğiz. Bir şey olmaz”
Bu “bir şey olmaz ” cümlesi, onun hayat felsefesiydi. Bir şeyi küçültmenin en kestirme yolu, onu herkesin başına gelen sıradan bir şeye dönüştürmekti. Acıyı evcilleştirmenin, onu sobanın kenarına yatırıp başını okşamanın yöntemi buydu.
İki oğlu vardı Behice Hanım’ın. İkisi de iyi çocuktu. İyi çocuk olmak, onların ailede seçtikleri bir roldü; çünkü anneleri iyi anne olmayı çoktan kapmıştı.
Gelinleri ise onu neredeyse annelerinden fazla severdi. Bunun sebebi, Behice Hanım’ın gençliğinde çektiği her sıkıntıyı, bir daha kimse çekmesin diye başkalarının önüne set olarak koymasıydı. Kendi gelinliği pek bir zor gelmişti o zamanlar, o anıları hep hatırlar, “benim yaşadıklarımı yaşamasınlar” diyerek gelinlerine olağanüstü bir anlayış gösterirdi. Öyle ki bazen gelinler:
“Anne, siz de biraz kızsanız keşke,” diyecek noktaya gelirdi.
Ama Behice Hanım kızmazdı. Çünkü kızmak da meseleydi; oysa mesele yapmamayı seçmişti.
Ta ki o geceye kadar.
Rüyasını kimseye hemen anlatmadı. Zaten anlatsaydı da kimse ciddiye almazdı. Çünkü rüyalar, Behice Hanım’ın hayatında hep ikinci sınıf olaylardı. Gerçekler dururken rüyaya takılmak ona göre biraz şımarıklıktı.
Ama bu rüya öyle değildi. Bu rüya sabaha karşı onun yakasına yapışmıştı.
Rüyasında kendisini bir kız çocuğu olarak görmüştü. Ama tuhaf olan şuydu: Kız çocuğuydu ama yaşlıydı. Dizleri buruşuk, elleri lekeli, saçları beyazdı. Ama üstünde kısa bir elbise vardı. Dizleri açıktı.
O dizlerin açık olması, rüyanın en can acıtıcı tarafıydı. Çünkü Behice Hanım hayatı boyunca dizlerini örtmeyi öğrenmişti; rüyada bunu unutmuştu.
Bir de kız çocuğu ağlıyordu. Öyle sessiz, içten, hıçkıra hıçkıra değil… Bildiğimiz çocuk ağlaması. Şımarık da değil, talepkâr da… Sadece ağlıyordu.
Ve kimse gelmiyordu.
Uyandığında yataktan kalkmadı.
İlk gün kimse anlamadı.
“Uykusu kaçmıştır, yorgundur” dediler.
İkinci gün yemek yemedi.
“Canı istemiyordur” dediler.
Üçüncü gün konuşmadı. Dördüncü gün ağladı da ağladı. Hiç susmadan.
İşte o gün ev halkı anladı ki evde bir şeyler eksilmişti. Ama ne eksilmişti, kim gitmişti belli değildi. Galiba giden, Behice Hanım’dı.
Yerine biri gelmişti. Ama o biri, seksen yaşında bir kadın değildi. O biri, huysuz, ağlayan, küsen, mızmız bir kız çocuğuydu.
Üstelik ağlamasının sebebi de yoktu.
“Neyin var anne?” sorusuna: “Bilmiyorum,” diyordu.
Bu, evdeki herkesi en çok çaresiz bırakan cevaptı. Çünkü “bilmiyorum”la kavga edemezdiniz, “bilmiyorum”u ikna edemezdiniz.
Gelinler sırayla odasına girip çıktılar. Yorganını düzelttiler. Suyunu verdiler.
“Bir şey ister misin annecim?” dediler.
Behice Hanım dudak büktü. Çocuk gibi. Gerçekten çocuk gibi.
Oğulları ilk kez annelerinin küçüldüğünü fark ettiler. Fiziksel olarak değil; ruhen. Sanki kadın, yıllardır taşıdığı bütün “idare eder”leri, “napalım”ları bir gecede sırtından atmış, çıplak kalmıştı.
Sonunda “doktor” kelimesi telaffuz edildi evde. Ama Behice Hanım bunu kabul etmedi.
“Ben hasta değilim,” dedi.
“Anne, biraz konuşmak için,” dediler.
“Konuşacak bir şeyim yok,” dedi.
“Anne bak, psikiyatrist,” dediler.
İşte o zaman doğruldu. Gözlerini açtı. İlk kez net bir cümle kurdu:
“Ben çocuk psikiyatristine gideceğim.”
Ev sessizleşti. “Anne?” dediler olmaz anlamında.
“Ben çocuğum,” dedi Behice Hanım. “Görmüyor musunuz?”
Kimse bir şey diyemedi. Çünkü gerçekten de görüyordu herkes. Yatakta yatan, ağlayan, yemeyen, küsen biri vardı.
Ve o biri, seksen yaşında değildi. Yaşı yoktu. Ama yetişkin olmadığı belliydi.
Çocuklar, bir çocuk psikiyatristi buldular alelacele, bir umut telefon ettiler. Çünkü insan çaresiz kalınca telefona sarılır…
Telefonu sekreter açtı:
“Buyurun, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Kliniği.”
Oğullardan büyüğü annesinin hâlini bir çırpıda anlatmaya kalktı ama anlatamadı. Çünkü annesinin hâli, bir çırpıda anlatılacak gibi değildi.
“Annem…” dedi, “biraz… şey…”
“Kaç yaşında hastamız?” diye sordu ses, hiç beklemeden.
“Seksen.”
Telefondaki sessizlik, dünyanın en uzun sessizliklerinden biriydi. İnsan o sessizlikte kendini tartar, karşısındakini tartar, ne diyecek diye düşünür, o kısa ana bunlar nasıl sığar bilinmez.
Sonra ses yeniden geldi:
“Beyefendi, çocuk ve genç psikiyatristleri on sekiz yaşına kadar bakar.”
“Bizimki çocuk,” dedi küçük oğul. “Yani… kendisi öyle söylüyor.”
Sekreter, hayatında ilk kez böyle bir cümle duyuyormuş gibi değil; sanki her gün üç tane seksen yaşında çocuk psikiyatrisi hastası arıyormuş gibi soğukkanlıydı:
“Maalesef. Sistem böyle, erişkin psikiyatristi ile görüşmelisiniz.
Ama sistem, Behice Hanım’ı tanımıyordu.
Çocuklar ısrar etti. Rica etti. “Bir görün,” dediler. “Sadece bir kere.”
Sesleri inceldi. Erkek sesinin incelmesi, insanın gerçekten çaresiz kaldığının işaretidir.
Sekreter doktorun yanına gitti. Doktor dinledi. Biraz düşündü. Tabi ki kitaplarda böyle yazmazdı ama insanın bir yaştan sonra çocuklaştığı da doğruydu yani.
Sonra yine tıp kitaplarında yazmasa da hayatın içinde sık sık yapmak zorunda kaldığı gibi “Peki,” dedi.
İlk seans günü Behice Hanım hazırlanırken evde bayram vardı. Ama bayramlıklar yoktu. Çünkü Behice Hanım, çocuk psikiyatristine gideceğini öğrenince yıllardır yüzüne sürmediği bir ruj sürdü. Yanlışlıkla.
Sonra sildi. Çocuklar ruj sürmez,” dedi.
Saçını iki yana ayırdı. Tokalarını aradı. Bulamadı.
“Zaten ben küçükken de tokam yoktu,” dedi, kendi kendine teselli eder gibi. Ama bulduğu en renkli şeyleri giymek konusunda geri adım atmadı. Üstüne mor bir kısakollu anne bluzu, altına da beyaz fırfırlı uzun bir etek, bir de en rahatından ceyo terlikler…
Odaya girdiğinde doktor ayağa kalktı. Ama Behice Hanım saygı değil oyun istiyor gibiydi, hızlıca geçti rahat koltuklardan birine.
Ayaklarını sallamadı ama sallamak istediği belliydi.
Doktor, alışkanlıkla sordu:
— Behice Hanım, bana biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz?
İşte orada odanın havası değişti.
Behice Hanım birden kahkahalara boğuldu. Öyle ince, kibar, hanımefendi kahkahası değil… Bildiğimiz “ah be evladım” kahkahası.
Gözlerinden yaş geldi gülmekten. Dizine vurdu. Bir an için o yataktan çıkmayan, yemeyen, içmeyen, ağlayan çocuk gitmişti. Kıkır kıkır gülen bir teyze olmuştu aniden.
— Ne çocukluğu ah be çocuğum! dedi. Bizim çocukluk dediğimiz şey, şimdiki çocukların tenefüs arası kadar sürerdi.
Ve başladı.
— Dört kız bir oğlanlı evin üçüncüsüyüm, dedi. Üçüncü ama en irisi, en güzeli. Annem derdi bunu, yalan değil.
Doktor not aldı mı almadı mı belli değildi, ama Behice Hanım devam etti.
— Dokuz yaşında bir boy attım, geçtim ablalarımı. Sırma saçlar, yeşil gözler… Köyde bir gezmeye çıkardım, millet yanıma gelip yaşımı sorardı. Dokuz derdim. İnanmazlardı. Sanki aynı köyde doğmadık, sanki anamın karnından çıkmadım da gökten düştüm.
Bir an durdu.
— Anamın karnı, dedi, şu dünyada rahat ettiğim tek yerdi.
Doktor, kalemiyle oynadı.
— Benim aklım oyundaydı, diye devam etti Behice Hanım. Ama anam iş beklerdi. Ablalarım biri on altı, biri on dört. Koca beğenmezler. Bana sinir olurlar. Dışlarlar. “Küçük zaten” derler. Arkadaşlarımın yanına gitsem bu sefer de onlar almaz içine boyun uzun git ev işi yap sen diye.
— Anlayacağın evladım, dedi Behice Hanım, koca köyde dokuz yaşında tek başıma kaldım. İşte o zaman başladı kendi kendime konuşma işi. Bir bebeği sallayıp kulağına ninni söylemek gibi…Kendime derdim ki ‘’bir şey olmaz’’. Ben de kendi kendime gezer eğlenirim.
Sonra gözleri parladı.
— Ama bak, dedi, hayat boş durmaz. Ben öyle güzel ve de yalnız gezen bir kız olunca, hangi genç oğlan yanımdan geçse az sonra bir mendille çıkagelirdi.
Oğlanların verdiği mendillerin içindeki lokumları yediğini anlattı. Mendillerin kendisini değil, içindekini sevdiğini itiraf etti. Takı tokaları ablalarına sattığını, üç beş kuruşla köy bakkalına koştuğunu anlattı.
— Leblebi tozu, çiklet, saman gofret… Ne bulursam. O zamanlar mutluluk, gramla satılırdı.
Üç yıl böyle geçmişti.
“Sonra,” dedi Behice Hanım, sesini biraz kısarak, “bir oğlan geldi köye. Oğlan 17 yaşındaydı, ben 12. Bir baktı ki,” dedi, elini göğsüne koyarak, “içimi yaktı taa ciğerimi.”
O da mendil uzatmıştı. Ama bu sefer lokumu yiyememişti Behice Hanım. Mavi boncuklu kolyeyi takmıştı boynuna. Bir yüzük takılmıştı hemen 3 gün sonra parmağına.
“Askere gidecek,” dediler. “Üç yıl sonra gelip alacağız kızı.”
Ankara’yı anlattılar. Altınları, bilezikleri saydılar.
— Saymasalardı da verirdi anam beni, dedi Behice Hanım, bir boğaz eksilsin yeterdi. Ama saydıkça onların da gözleri parladı. Fakirliğin gözü kör olsun, “bize de yardımı dokunur” dediler herhal.
“Mektuplar geldi. İki ayda bir. Abayı yaktım ben o mektuplarla,” dedi. “Ne güzel şeyler yazardı, maniler, film gibi cümleler. Gerçi kitaplardan bakıp bakıp yazarmış sonradan öğrendim ben bana özel sanırdım o vakitler… Günler geceler çabuk geçer. Geldi dönüş zamanı.
Bir çıktı geldi adam… Benim o on yedi yaşındaki masum yavuklu nerede,” dedi, “adam olmuş, serserinin ilahı. Ama gönül işte… Sormadım,” dedi Behice Hanım. “Sen ne ettin, ne işledin?” diye. Hemen evlendim. Ankara’ya gelin gittim yani.
Ve tam orada sustu.
Doktor başını kaldırdı
— Sonra? dedi.
Behice Hanım baktı. Uzun uzun baktı.
— Sonrası mı? dedi. Sonrası hep “bir şey olmaz” evladım.
Behice Hanım anlatmaya devam etti.
-Gittim Ankara’ya gelin olarak… Beni bir allayıp pulladılar ki sorma. Küçücük kolum bilezikten görünmez olmuş, halay çekmeye çıkardılar, o davulun zurnanın içinde duyuluyor şıngırtısı bileziklerin kolyelerin… Bir yatak odası yapmışlar bana… O gardırobu gördüm ya, hani masallarda çocuklar bir gardıroba girer de başka bir evrene açılır; cüceler çıkar, konuşan aslanlar çıkar, karlar yağar… İşte o an sandım ki benimki de öyle bir gardırop. “Herhalde ben de girince başka bir dünyaya geçeceğim,” dedim içimden. Bir de ne göreyim… Masanın üstünde çiçekler, ipek gecelikler, sabahlıklar, tüylü terlikler… Sanki gelin değil, masal kahramanı olmuşum. Çocuğum tabii, bana hepsi rüya gibi geldi. Derken akşam oldu. Akşam dediğim, masallarda “kötü kalpli üvey annenin ortaya çıktığı vakit” gibi bir saat. İşte o vakit anladım. Nasıl bir acıdır o, anlatamam yavrum… Senin çocuğun var mı? Varsa bilirsin; ama iki oğlumu doğururken öyle acımadı canım. Meğer insanın canı hiç acımazmış, eğer belli şartlar sağlanırsa…
Burada anlatırken doktora göz kırptı; doktor da anlamış gibi başını kaşıdı ama anlamadığı belliydi. Sonra düşününce anladı ne demek istediğini…
-Çok acıdı ama… Çok. Adam acı macı dinler mi? Her gece başımda… Ben o gardırobun içine girip kapanmak istiyorum, kaçmak istiyorum. On beş yaşındayım daha, küçücüğüm; sığarım da üstelik. Ama kaçamam… Kaçacak yer yok. Kaçmak için insanın kapısının dışını bilmesi gerekir. Ben Ankara’nın adını daha doğru dürüst söyleyememişim.
Neyse… Geceler böyle. Gündüzler kayınvalidemin askerî eğitim kampı gibi. “Bu şuraya konacak! Bu böyle yapılacak! Babası börek sever! Oğlu kahve sever! Misafir gelir, kek yap! Misafir gider, evi topla!” Ben var ya doktorcuğum, köle cariyeyim köle… Kayınvalidem Haseki Sultan gibi kasım kasım kasılır. Ev bizim değilmiş de saraymış gibi. Ben de o sarayın en küçük cariyesi.
Üstelik bir de televizyon var bizde. Mahallede sadece bizde. Akşamları bütün mahalle bizde. Kayınvalidem ortada, ben mutfaktan çıkamıyorum. Ellerim bir hamur, bir su, bir tepsi…
Yemeden içmeden kesildim bir zaman sonra. O al yanaklarım vardı ya… Soldu. Belim zaten inceydi, iyice inceldi, minicik kaldım.
Annemle babam köyden ziyarete geldi… Babam beni görünce ağladı.
Şimdi herkes der ki babalar ağlamaz… Ama benim babam ağladı. Anneme değil, kardeşlerime değil… Hep bana düşkündü o. Anneme laf geçiremezdi ama yine de severdi beni.
Babam ağlayınca ben de bir tuhaf oldum.
“Baba,” dedim, “bana bir şey olmaz. Bilmiyor musun? Ben keçi gibi inatçıyım, öküz gibi güçlüyüm.” Bak annemle ablalarım da söylerdi bana hep.
Babam inandı mı inanmadı mı, yoksa inanmak için kendini mi zorladı bilmiyorum.
Giderken kulağıma eğildi:
“Kendine oyun gibi bir şey bul,” dedi. “Sen oyunu seversin.”
Ah canım babam… Nur içinde yatsın… Ben de hep derdim zaten: “Benim hayatta bir şeylere tutunmam, babamın bana öğrettiği oyun oynama işi sayesinde.”
Onlar gittikten iki gün sonra mahalleye kadın eğitimleri var diye dolmuştan anons yapan bir grup kadın geldi.
“Genç kızlar, genç kadınlar toplanın! Eğitim var! İş öğreneceksiniz!” diye bağırıyorlardı. Ben de gittim. “Terzilik ve peynir yapmayı öğreteceğiz,” dediler.
Dedim peynir bizde olmaz, inek yok. Ama evde bir dikiş makinesi var…
Bir ışık yandı içimde. Kafama yattı bu. Hem evden kaçmak için bahane hem oyun gibi. Hem de küçükken bulduğum çaputlardan bebek yapar, onlara cicili bicili elbiseler diker dururdum ya… İşte o duygu.
Başladım kursa.
Ama doktor, ben sana şöyle diyeyim: Ben kursa gidiyorum ama sanırsın lunaparka gidiyorum! Ruhum şen, ayağım yerden kesilmiş.
Bir dalıyorum dikişe, bir bakıyorum ki saatler geçmiş… Ne çay içmişim ne sohbet etmişim ne insan yüzü görmüşüm. Dikiş benim için nefes almak olmuş.
Hocamız bir gün dedi ki:
“Sen en küçüğüsün bunların ama senin elinde bir sihir var kızım. Dikişlerin düzgün, renklerinin uyumu başka bir şey… Seni okutsaymış annenler sen modacı olurdun vallahi.”
Bir yıllık eğitimden sonra, modacı olamasam da oldum mu ben terzi? Hem de ne terzi! Önce ünüm mahallede yayıldı. Sonra yan mahalle… Sonra onların yanı… Derken Ankara’nın öbür ucundan bile geldiler bana! Kayınvalidem eski kafalı kadın olsa da baktı ki ben bu işte ustayım:
“Behice, sen yap kızım bu işi. Ben ev işlerine bakarım,” dedi.
Ben de ona neler neler diktim doktor… Pardösüler, eşarplar, bluzlar, etekler… Evi o çekip çevirdi, ben dikiş diktim akşamlara kadar.
Ama bir şeyi unuttuk.
Kocayı.
Ben yorgunluktan uyuyorum, adam da “hadi uyu bugün” diyor. Meğer başka kadınlara gidiyormuş… Kayınvalidem fark etmiş, benim oğlum demedi, Allah verdi demedi, bir dövdü bir dövdü…
“Bu kız evde seni beklerken sen ne yapıyorsun!” diye.
Kayınbabam da kızdı. Adam döndü bana geri. Döndü dönmesine… Ama benim ona olan sevgim dönmedi. Evin yolunu buldu ama gönlümün yolunu bulamadı bir daha.
O arada ben büyük oğlana gebe kalmışım… Yine başladı bende o yememe içmeme hâli. Bir kilo verdim ki sorma… Sonra bir mucize… Yavrum kıpırdadı karnımda.
Doktor… O nasıl bir duygu bilir misin?
İşte orada anladım: Kocan kim, dünya kim… Hiçbir önemi yok. Orada biri var. Bir can. Sen olduğun için olan bir can. Sana tutunan. Sana dayanan. O can kıpırdayınca dedim ki:
“Bir şey olmaz bize yavrum. Sen varsan ben de yaşarım.”
Döndüm yine dikişe. Yıllar başladı yine uçarak geçip gitmeye. Adam da zamanla düzeldi. Çocuklar doğunca uslandı. O serseri kılıklı âşık olduğum genç gitti… Uslu puslu, sessiz sakin bir babaya dönüştü.
Ama bana dönmedi. Hiç. Dersen ki “Aşkı ne kadar tattın bu hayatta, Behice?”
Ben derim ki: Bir gün. O mavi boncuğu boynuma taktığı gün. Onu sevdiğim gün.
Ben bir hayale âşık olmuşum meğer. O adam hiç benim adam olmadı. Ama ben yine de dedim ki:
“Bir şey olmaz.”
Kayınvalidemin arkadaşları konuşurken aşklarından, ben de dinlerdim onların hikâyelerini… Onlarınki benimkinden bin beter… Çünkü aşk dediğin…Herkese paylaştırılan ve kimseye doyacağı kadar düşmeyen bir düğün pastası gibi… Benim payıma da bir gün düşmüştü. Bir şey olmaz, herkese böyle zaten der avuturdum kendimi.
Ah, çocuklar varken ev nasıl da neşeliydi doktor… İnan ki bazen düşünüyorum da o zamanlar sanki evin tavanında melekler dolaşıyordu da biz duymuyorduk seslerini. Daha dün gibi büyük oğlanın birinci sınıfa başlaması… Bir hafta kapıda bekledim o yaramazı. Ağlayıp bacaklarıma sarılıyordu, sanki dünya batacak da bana sarılırsa kurtulacak gibi.
Öğretmeni her sabah:
“Behice Hanım, artık gidebilirsiniz,” dediğinde bile gidemedim, okulun köşesinde pusup yine bekledim. Öğretmen de alıştı zaten. Tam 2 hafta sonra alıştı hınzır, gelmez oldu eve okul çıkışında oynayacağım arkadaşlarımla diye.
Sonra ikinci oğlan… O da ağabeyinden geri kalır mı? Üç yıl sonra aynı gösteriyi o da tekrarladı sağ olsun.
Ama ne yalan söyleyeyim, hoşuma da gidiyordu o sarılmalar, o yapışmalar, o “gitme anne”ler…
İnsanın kalbi işte; yakayı kaptırıyor çocuğa. Hâlâ aklımdadır o küçük sarı saçlarının mis gibi bebek kokusu… O kokuyu bir kez duysan dünyaları unutursun doktor. Nasıl, ne ara büyüyüp de boyumu geçen birer genç oldular, mezun oldular, iş sahibi oldular, sonra da evlerinin babası… Vallahi anlamadım.
Bana desen ki:
“Behice, senin oğlanlar ne zaman yedi yaşındaydı?” Yemin ederim dün gibi… Dün!
Dizlerindeki sokak yaraları, yüzlerindeki masum gülücük, r’leri söyleyemeyişleri… Hepsi dün doktor, hepsi dün. Mezun oluşları da dün, baba oluşları da dün.
Ben anlamadım bu hayatı. Sanki bir yerden sonra insanın eline iki kelime veriyorlar dünyada: Bir dün, bir de bugün. Gerisi yok zaten.
Neyse işte doktor… Yıllar geçti, kaldım ben adamla baş başa.
Sevmiyorum adamı ama kıyamıyorum da.
“Seviyormuş gibi yap Behice,” diyorum kendime, “bir şey olmaz.”
Ama romantik diziler, filmler izliyorum gizli gizli… Yaşamadığım aşkları bari biraz hissedeyim diye. Ne yapayım, kadınız sonuçta. Okumam yazmam da kıttır; bir ilkokula gidebildim anca… Ama roman okurdum hep. Zamanla romanlar yetmez oldu bana, kütüphane kartı bile aldım o yaşta.
Öyle okurdum ki doktor, sana anlatamam. Gece okuyup bitirir, sabah yeniden başlardım. Aşk romanları en çok… Belki yaşamadığım aşkların acısını romanlarla dindiriyordum, belki de başka yaşamlar fikri güzel geliyordu. Sakın yanlış anlama, Müslümanım çok şükür, Allah da günah yazmasın ama, az bence bir kadına bir hayat, şu yeniden dünyaya gelinen din var ya, ah o gerçek olsaydı derim bazen kendime.. Komşularla filan da işim olmazdı hiç. “Hep işim var,” derdim.
İşim kendimleydi aslında. Çok sever olmuştum o aralar kendimle kalmayı.
Hem hayatımda ilk defa bir şey bana huzur veriyordu: Sadece kendi sesim.
Derken bir akşam… Benim adam pat diye düştü yere. Bayıldı sandım.
“Hadi kalk,” dedim. Kalkmadı. Hastaneye götürdük, kalp krizi dediler. “Beyin damarlarından biri tıkanmış,” dediler. Eee? Felç kaldı. Adamcağız bir daha konuşmadı doktor. Konuşabiliyordu ama konuşmadı hiç.
Belden aşağısı zar zor tutuyor… Eh ona da şükür dedim.
Ne yapayım? Tuttuğuna da çok şükür, tutmadığına da. Tam on iki yıl öyle yaşadık.
Ben baktım hep. “Bir şey olmaz Behice,” dedim kendime. “Kader böyleymiş. İyiyken iyiydi de kötüyken mi kötü davranacaksın? Ne olur bakıversen? Elini mi ısırır?”. Kimi zaman gece gündüz döndürdüm, kimi zaman altını aldım, kimi zaman başucunda sabahladım. Kadın kısmıyız ya… Kime ne denir ki? “Bakarız,” der geçeriz. Sonra yine bir akşam vakti… Ben sandım ki uyuyor. Meğer…Uyuyormuş. Ama uyanılmaz bir uykuymuş. Adam uçuverdi gitti.
Önce bir kötü oldum. Böyle içimden bir şey çekildi sanki.
Sonra dedim ki kendime:
“Behice, sanki vardı da üzülüyorsun gitti diye. Zaten hep yalnızdın ki sen. Bir şey olmaz sana.” Baktım kitaplar var, dikiş makinem var… Zamanla unuttum bile adamı. Ayıplama beni doktor…Hatta sevdim bile yalnızlığı. Neler yaptım neler!
Kayınvalidemlerden, babaanneden, dededen bana bayağı bir para kaldı. Bir de emekli maaşı… Oh mis yani! Gezdim tozdum önceleri ama sıkıldım sonra o işten, insanın evi gibisi yok. Yeni kitaplar aldım, para bol, okudukça okudum…
Bahçeye domates, biber ektim. İnanmazsın bir ara resim kursuna bile gittim.
Ama bir yerden sonra gözler görmedi tabii…E n’olacak…Olmuşsun altmış üç!
Altmış üç de nasıl çok gelirdi gözüme doktor…
Vallahi insan kırklara gelince kendini yaşlandı sanıyor, elliye gelince “ben daha yeni başlıyorum” diyor birden, altmışı görünce içinden bir ses “yok canım, o kadar değil, bitmiş işte yolun çoğu” diye itiraz ediyor başka bir ses… Ama ben altmış üçken içimde hâlâ otuz yaşındaki Behice duruyordu.
Hatta belki otuz değil, romanlardaki kadınlardan birazcık büyük ama hiç de fark edilmeyecek kadar… Hani yüzüne bakınca anlarsın ya, “bu kadın çok şey yaşamış ama hâlâ genç görünüyor” dersin; ondan işte.
Torunlar da doğdu büyüdü o arada. Vallahi ne yalan söyleyeyim, onların doğumu oldu bana ikinci bahar, büyümeleri de oldu kirazlı yaz mevsimi.
Tam altı tane torunum var… Büyük oğlanın iki, küçüğünün dört.
Küçüğün ikizleri var: ikisi kız, ikisi oğlan.
Kızlardan biri var ya… Adı Beril… İlk adı Behice olsun dedi oğlan.
“Olmaz,” dedim, “o eski isim. Ben koymam bu ay parçama o adı. Beril olsun… ‘B’si benden olsun.” Öyle oldu. En çok o sever beni. Babaanne babaanne diye peşimden ayrılmazdı. Beş yaşından on ikisine kadar, tam yedi yıl, birlikte Barbie elbisesi diktik. Birlikte derken öyle yanında durmak değil… Ben dikerim, o moda tasarımı yapar… “Parlasın babaanne!” der. ‘’Fırfır olsun!” der. “Eteği döndükçe havalansın!” der. İnsanın vallahi canı çekiyor Barbie bebek olmayı, o elbiseleri giyip salına salına yürümeyi… Ortalığı toz dumana katmayı…
Sonra bir gün… Beril on ikisine bastığı yıl… Ben düşüvermişim evde. Hatırlamıyorum bile. Bana sorsan “uyudum uyandım” diyeceğim. Ama nerdeee… Meğer iki ay yoğun bakımda yatmışım. Uyutmuşlar beni ilaçlarla. “Her şeye hazırlıklı olun…” demişler.
Ben yokken Beril’im çok ağlamış. “Babaanne ne olur biraz daha kal…” diye.
Kız çocuğu gözyaşı var ya doktor… Dünyanın en helal gözyaşı. Ben onun duasıyla uyandım vallahi. Uyandım ya… Bir de baktım beş yıldır onların evindeyim. Bir daha da yollamadılar beni. “Anneme bir şey olursa…” diye ödleri kopuyor.
Ama sorarsan… Ben köyü özlüyorum doktor. Dağları, kuzuları… Sonra bana verilen o lokumları… Dikiş makinemi…Diktiğim elbiseleri, eşarpları… Hatta inanmazsın bak…
Kayınvalidemi bile özlüyorum. Benim annem beni çok sevmedi herhalde. Ama kayınvalidem…O sevdi. Kızı gibi sevdi beni. Kimi insanın gerçek annesi, başkasının annesi olabiliyor. Kader işte.
Oğlanların beslenme çantalarını hazırladığım günleri de özlüyorum. Önlüklerini, yakalıklarını bembeyaz yapıp ütülediğim günleri özlüyorum. Sonra okuduğum romanları özlüyorum… O romanlarda tanıştığım adamları, kadınları…Gerçek hayatta tanısam belki çok seveceğim insanları… Hepsini özlüyorum doktor.
Yaşayamadığım aşkları özlüyorum en çok. Ama bir şey olmaz…Sonuçta herkesin hayatı böyle işte. Aşk…Kimi bir gün yaşar, kimi bir ömür arar. Bana bir gün düştü.
O da mavi boncuğun verildiği gün. Hayat dediğin ne ki zaten doktor? Bir gün, bir dün… Bir şey olmaz…Bir şey olmaz…
Birkaç kez daha tekrarladı Behice Hanım ‘’ Bir şey olmaz, bir şey olmaz…’’
Doktorun aklında bir ışık yandı o anda.
Daha çok, akşam karanlığında mutfakta ışığı açık unutursun da uzaktan belli belirsiz sızar ya; öyle bir ışık. Yeni öğrendiği bir terapi yönteminin minicik bir parçası…
Hani kitapta okurken “bunu bir gün uygularım” dediğin, ama o günün gerçekten geleceğini pek düşünmediğin türden. Behice Hanım’ın anlattıkları doktora masal gibi gelmişti. Dinlemesi güzel… Ama yaşaması, belli ki insanın belini büken cinsten.
Usulca konuştu doktor. Bölmek istemez gibi… Sanki birinin omzuna dokunurken “pardon” demeyi ihmal etmeden:
— Biliyor musunuz Behice Hanım, dedi, her yaşımız içimizde bir yerde hiç değişmeden durur.
Behice Hanım başını kaldırdı. “Ne diyor bu çocuk?” der gibi baktı ama sesi çıkmadı.
Doktor devam etti:
— Lahanaları bilirsiniz… Hani önce topraktan iki yapraklı bir filiz çıkar. Sonra o iki yaprağın üstüne bir yaprak daha… Bir daha… Bir daha… En sonunda “lahana” dediğimiz şey olur.
Bir an durdu. Kendi anlattığı benzetmeye kendisi de şaşırmıştı. Ama geri dönmedi.
— İşte biz de öyleyiz, dedi. Bir yaşındaki halimiz, on yaşındaki halimiz, seksen yaşındaki halimiz… Hepsi aynı yerde durur. Taa içimizde.
Behice Hanım’ın yüzü ciddileşti. Gülümsemesi çekildi. Ama kızmadı.
Doktor sürdürdü:
— Bazen… O yaşlarda karşılanmamış bir ihtiyaç, bir yara açar, içimizde bir yerde çürümeye başlar. Fark etmeyiz. Üstüne yaprak yaprak hayat gelir. Ama içteki yara durur.
Sonra sordu. Kendi de neden sorduğunu tam bilmeden:
— Acaba rüyanızdaki Behice kaç yaşındaydı?
O an Behice Hanım donakaldı.
Doktor bile şaşırdı. “Bu kadar mı ağır bir soru sordum?” diye geçirdi içinden. Sanki “çay ister misiniz?” demişti de karşısındaki bayılmıştı.
Derken Behice Hanım hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Ama öyle sessiz, kibar bir ağlama değil. Çocuk ağlaması bu. Burnunu çekerek, arada nefes alamayarak…
— Ah be doktor… dedi. Sen şimdi bunu sorunca…
Bir an durdu. Başını yanındaki boş koltuğa çevirdi.
— O kız geldi… dedi. Oturdu oraya.
Doktor istemsizce baktı. Koltuğun boş olduğunu biliyordu ama bakmadan edemedi.
Behice Hanım konuştu:
— Görüyorum onu… Pırıl pırıl bakıyor. Neşeli gözleri var. Tam dokuz yaşında. Uzun boylu… Kırmızı yanaklı… Bal dudaklı bir kız.
Ağlaması hafifledi. Ama sesi titremeye başladı.
— Bana diyor ki… “Bir şey oldu işte bana.”
Doktor sustu. Bu cümleyi bölmek istemedi.
Behice Hanım devam etti:
— “Bak,” diyor, “hep bir şey olmaz dedin. Ama oldu. Bak ben hiç çocuk olmadan yaşlandım.”
Bir hıçkırık geldi, sonra bir tane daha.
— “Şimdi diyorsun ki gidelim… Ama ben daha yaşamadım ki… Gitmek istemiyorum…”
Bir süre sessizlik oldu. O sessizlikte ne terapi vardı ne yöntem, ne kitap.
Sadece bir kadın… Ve içinde dokuz yaşında kalmış bir kız çocuğu.
Behice Hanım burnunu sildi. Sonra doktora baktı.
— Ben hep susturmuşum onu, dedi. O ağlayınca “bir şey olmaz” demişim. Aç kalınca “idare et” demişim. Korkunca “ayıp” demişim.
Sonra buruk bir gülümseme geldi.
— Meğer… dedi. Bir şey olmaz dediğim her yerde… bir şey olmuş.
Başını iki elinin arasına aldı.
— Doktor… dedi. Bu kızı şimdi ne yapacağız?
İşte o an doktor da anladı. Bu hikâye artık sadece bir depresyon hikâyesi değildi. Bu, 71 yıl gecikmiş bir çocukluk talebiydi.
Ve doktorun aklındaki o küçük ışık birden büyüdü.
Doktor, Behice Hanım’a yavaşça, tane tane söyledi:
— Seksen yaşında olmak sadece bulunduğunuz yaprağın sayısıdır, Behice Hanım, uzaklık değil. O çocukla konuşup şimdi onu teselli edebilirsiniz. Ona “Her şeye rağmen seni korudum, içimde büyüttüm, sana hep çok iyi baktım; yaptığım her şey senin içindi,” diyebilirsiniz. Sizi duyacaktır.
Behice Hanım başını hafif yana eğdi. Bir an düşündü. Sonra gözlerinde hem merak hem yaramaz bir gülümseme belirdi.
— Yani, dedi, lahananın en içindeki yaprağı aç… Onu usul usul çıkar… Bir güzel sar sarmala… Sonra da sev mi diyorsun doktor?
Doktor gülümsedi.
— Öyle de denebilir, dedi.
Behice Hanım birden ayaklandı.
Öyle ağır ağır değil… Sanki az önce seksen yıllık hayatı anlatmamış gibi çevik, hızlı, kararlı.
— Tamamdır, dedi. Çok dinledin beni, vakit de doldu. Bak dışarıda çocuklar bekliyor. Sen artık onlara bak, yavrum.
Yaramazca göz kırptı doktora. Sonra da geldiği gibi pat diye çıkıverdi odadan.
Behice Hanım’a iki hafta sonrasına randevu ayarlamışlardı.
Ama randevuya gerek kalmadı.
Tam iki gün sonra, bir sabah, uykusunda… Bir çocuk gibi masum, yüzünde hafif yaramaz bir gülümsemeyle göçüp gittiğini öğrendiler çocuklarından.
Randevu teyidi için aradıklarında telefonu büyük oğlu açtı.
— Hocam, dedi, biz sizden döndükten sonra annem iyiydi aslında. O eski neşesi yerine gelmişti.
Bir an durdu.
— “Ben lahana yapmak istiyorum,” dedi. “Anne,” dedik, “yazın ortasında lahana nereden bulalım?”. Dinlemedi. Bir gebe manavından bulduk lahanayı. Haşladı… Bir bir ayırdı yapraklarını. Kendi elleriyle, her zamanki gibi, o leziz lahana dolmasından sardı bize. Ama bir tuhaftı hocam… Sanki yaprakları sararken sever gibiydi. Bir yer buruşmuş mu, çürümüş mü diye bakıyor… İncitmeden ayırıyordu. Orayı alıp sanki okşar gibi…
Sustu.
Sonra kısık bir sesle ekledi:
— Annemin son yemeğiydi doktor hanım… Bize veda yemeği…
Hesna Gül
Harika. Okurken içim ısındı. Zaman zaman gözlerim doldu. Kaleminize sağlık.
Kalemine sağlık Hesna 🙂